Loading

Tarihte Sınıflı Toplumlardan ve Devletten Öncesine Marksist Bir Bakış

Tarihte Sınıftan Öncesi; Böyle Gelmedi, Böyle de Gitmez

kaya resmi

21. yüzyılda dünyamız zenginlik ve yoksulluk arasındaki büyük uçurumlar, açgözlülük, eşitsizlik, ırkçılık ve savaşlar dünyası olmuş durumdadır. Yeryüzünün her zaman böyle bir yer olduğuna, dolayısı ile başka bir dünyanın da mümkün olamayacağına inanmak basittir. Bu yöndeki yargı, çokça düşünür, yazar, felsefeci, tarihçi, sosyolog siyasetçi ve psikiyatrist tarafından söylenir. Söz konusu kişiler itaat, hiyerarşi, zorbalık ve açgözlülüğü insan davranışının “doğal” halleriymiş gibi anlatırlar. Fazlaca meşhur “bilimsel” kitaplar, benzer görüşlerin çığırtkanlığını heyecanla yaparlar. İnsan eylemlerinin “taş devri karikatürleri”, yaratılan algı, yazılı tarihten evvel yüzlerce nesil boyunca “ecdadımızın” yaşam tecrübelerince desteklenmiyor. Bilimsel delillerin ışığında bakıldığında, eski toplumların rekabet, zulüm ve eşitsizlikle açıklanamayacağı görülmektedir.

Dünya genelinde elde edilen deliller (insan davranış kalıpları ile ilgili), şimdilik ortalama 5000 yıllık bir geçmişe sahip. Öte yandan bir parantez açıp, MÖ:10.000’li yıllara tarihlenen ve gizemini koruyan Göbeklitepe üzerinde yürütülen çalışmalar bizlere yeni şeyler söyleyebilir belki de. Nitekim şimdiye kadar pek çok yönden insanlığı şaşırtan ve genel kanıları ters yüz eden önemli bilgileri de insanlığa sunmuştur diyerek bir açıklamayı yapıp parantezi kapatmak gerek. 5000 yıllık bulgulardan hareketimiz, tabii ki devletin oluşumu ile ilişkili bir tarihtir.

Antropolog Richard Lee, devlet ve toplumdaki eşitsizliklerin ortaya çıkmasından önce, insanlığın binlerce yıl küçük klanlar şeklinde, akrabalık bağlarıyla bağlanmış topluluklar halinde yaşadığını hatırlatarak, söz konusu dönemde klanların, kaynakları, toprağı ve kolektif mülkiyetlerini; gıdanın dağıtımında genelleştirdikleri bir karşılıklılık ve siyasi anlamda bir eşitliğin yaşandığı ilişkiler ağı içerisinde oldukları şeklinde bir ifade de bulunur. Özetle toplum, yönetilen-yöneten ve fakir-zengin olmaksızın, paylaşıyor ve yardımlaşıyordu. Bilindiği gibi Engels bu dönemi ilkel komünizm olarak adlandırmaktadır.

Türümüz Homo Sapiens Sapiens ortalama 100.000 yıldır yaşamını sürdürüyor. Günümüzde “insan doğası” olarak dile getirilen davranışların çoğu, bu zamanın %95’inde görülmüyordu. Bu kısmı lütfen tekrar okuyunuz. Çağımız insanlarını, zamanımızda olduğu gibi yapan, biyolojimize kazınmış herhangi bir şey söz konusu değildir. Yaşanan tüm kötülükler buraya, bu bahaneye yüklenemez.

Homo Sapiens Sapiens öncesi insanların ataları, diğer memeli türlerinden daha çok işbirliği içerisindeydi. Yiyecek bulmak, basit alet yapmak (ki diğer canlı türlerini düşündüğümüzde hiç de basit değildirler) ve diğer canlılara karşı savunma gibi işbirlikleri içerisindeydiler. Yaşamlarını günümüze kadar aktarmalarında temelde nu işbirliği yatmaktadır. Binlerce yıl boyunca bu işbirliği, diğer memeli canlılardan farklı bir türün evirilmesiyle neticelendi.

Söz konusu canlı, diğer türlerden korunmak, kaçmak ve ısınmak için yeterli fiziki donanıma sahip değildi. Pençeler, kürk, güçlü dişler, kanatlar, hızlı koşabilecek bacaklar vb. yoktu. Bunun yerine insan türü çevresindeki dünya ile esnek ilişkiler kurabilecek şekilde evrimleşti. Yani cisimleri tutmak, onları biçimlendirmek için elini, iletişim kurmak için seslerini kullanabilmekte. Etrafındaki dünya ile ilgili araştırma yapabiliyor, genelleme ve incelemelerde bulunabiliyordu. Doğan çocuklarıyla uzun süre ilgilenen insan, bilgilerini yeni nesillere de aktarabiliyordu.

Bütün bu durum neticesinde büyük beyinlerin toplumsallaşma isteğinin ve yetisinin gelişmesini zaruri kıldı. Bu da insanların diğer canlılardan, bazı farklı iletişim kanalları (dil gibi) geliştirmesine ve bu yolla soyut şeyleri kurumsallaştırabilme yetisine yol açtı. Dolayısıyla bunlarda, çevresini ve onun içerisinde bir canlı olarak kendisini kavrama becerisinin gelişimini doğurdu. Daha sonra Homo Sapiens Sapiens’in ortaya çıkışı ise yaşanan sürecin zirve noktasıydı.

Takip eden 90.000 senede günümüz insanlarının ataları Afrika’dan ayrıldı ve dünyaya yayılmaya başladı. Neandearthaller gibi pek çok insan türünün de yerlerini işgal ederek yayılımını sağladı. Antarktika dışındaki tüm kıtalara en geç 12.000 yıl önce insanlık ulaşmıştı. Küçük klanlar halinde yaşayan kimi insan gurupları, binlerce yıl başka insanlarla karşılaşmadan yaşamlarını sürdürdü. İnsanların farklı coğrafyalarda, farklı iklim koşullarında yaşamaları ve kimilerinin izole yaşamaları dillerini değiştirdi. Bununla birlikte fiziksel farklılıklar da doğdu. Bunların yanında genetik mirasların ortaklığı söz konusuydu. Klanlar arası iletişim kabiliyetleri, farklı kültürlerle ve dillerle karşılaşınca bunları anlama, entelektüel yetilerde bütün insanlar eşitti. Bütün insan topluluklarının ilerlemesi genetik kodlarında değil, yaşadıkları ortamla olan ilişkileri, yaşamak için geliştirdikleri el becerilerini ve işbirliğini nasıl kullandıklarına bağlıydı. Bununla birlikte yaşam şekilleri, insan topluluklarının kendilerine özgü tutum, gelenek, mitoloji ve ritüelleri arasındaki çeşitliliği de belirledi.

İnsan toplulukları 10.000 sene önceye kadar bazı temel ortak özelliklere sahipti. Bunun sebebi ise barınma, yiyecek ve kıyafetlerinin benzer biçimde “toplayıcılık” ile sağlanmasıydı. Doğada mevcut ürünleri benzer şekilde elde ediyor ve yine benzer şekilde kullanıyorlardı. Meşhur “avcı toplayıcı toplumlar” işte bunlardır. Yakın zamana kadar bu şekilde yaşayan ve hala insanlığın geri kalanının nüfuzundan korunmuş topluluklar söz konusuydu. Antropologlar geçmiş toplumların yaşam etkileri üzerine incelemelerini yaparken, bu toplulukları gözlemleyerek pek çok veri toplamışlardır.

Netice itibari ile elde edilen gerçek, batının inşa ettiği imgelerden oldukça farklıydı. Avcı toplayıcılar doğa içerisindeki “kültürsüz vahşiler” değildi. Istırapla ve kanla dolu mücadeleler yapan, herkesin birbiriyle savaştığı, yaşamı “kısa, sefil, iğrenç ve vahşi” bir şekilde geçiren insanlar değillerdi. Ortalama 30-40 bireylik gevşek bağlı topluluklar biçiminde yaşıyorlardı ve kimi zamanlar başka topluluklarla birleşerek ortalama 200 kişilik topluluklar meydana getirebiliyorlardı. Fakat bu şekildeki büyük topluluklardaki yaşam, tarım ve sanayi toplumlarındaki milyonlarca kişinin yaşamından kesinlikle daha güç değildi. Bazı antropologlar bu toplumları “ilk refah toplumu” olarak addeder.

Söz konusu toplumlarda patronlar, yöneticiler veya sınıfsal ayrımlar yoktu. Antropologların ve tarihçilerin çalışmaları ortaya koyuyor ki, bu toplumlarda bir ailenin yiyeceği kontrol etmesi, buradan bir güç devşirmesi söz konusu değildi. Cinsiyetler arası ayrımcılık söz konusu değildi. İş bölümü tamamen bireylerin inisiyatifindeydi. Yani kadınlar toplayıcılık yapardı, erkeklerde avlanırdı gibi bir ifade klişeleşmiş bir bilgi kirliliğinden başka bir şey değildir. İşbirliği ve yardımlaşma toplumun temelini oluşturuyordu ve bu temele herkes katkıda bulunuyordu. Yiyeceklerin insanlarla paylaşılması yaşamın bir parçası durumunda ve sıradan bir görevdi. Özel mülkiyet söz konusu bile değildi. Yakın zamana kadar benzer niteliklere sahip topluluklar, kendi özgün normları ve eşitlikçi yaşam tarzlarıyla yeryüzünde varlığını sürdürüyorlardı.

Tabii tarihin derinliklerindeki insanların atalarının her şeyin güllük gülistanlık olduğu bir yaşamı olduğu, hiç şiddetin yaşanmadığı sonucunu da çıkarmamak gerek. Bir alanın kontrolü, için grupların mücadeleleri oluyordu. İnsanların bu mücadeleler için kendilerini hazırladıkları da biliniyor. Ama insanların savaşmak adına yaptığı enerji ve zaman harcaması, sonraki zamanlarda insanların yaptıklarına bakılırsa hiçbir şeydir. Topluluklar arası çatışma veya topluluk içerisindeki husumetler ekseriyetle tarafların birbirlerinden uzaklaşmasıyla çözülüyordu.

Kanıtlar, sınıflı toplumların ortaya çıkmasından önce, insan yaşamının devam etmesinin başat rolünü işbirliğine ve eşitliğe veriyor. Oysa nedense bu dönemler için, ölümcül mücadelelerle dolu bir insanlık tarihi imajı çizilmekte ısrar edilir. Katliam, kölelik, yamyamlık, iğdiş etme içgüdüsel bir haz ve bu haz günümüzde sadece “uygarlık” örtüsüyle gizlenebilmekteymiş gibi gösterilir. İnsanlığın geçmişinde mevcut ve çok uzun zamanlar hâkim olan, paylaşımcı ve eşitlikçi deneyim yokmuş gibi davranılır. Günümüzde, sınıflı topluma görünürde bir uyum ve yeryüzündeki insan hakları ihlallerine rağmen, insanlık kökleri çok daha derinlerde olan eşitlikçilik ve işbirliği duygusuna sahiptir.

İnsan doğası temelde daha önce de değindiğimiz gibi esnektir. Zamanımız toplumlarına bakarak kimi iktisatçı, filozof, sosyolog, tarihçi vs. heyecanla savunduğu “rekabet ve hırs toplumu” düşüncelerine kapılabiliriz. Bu anlamda sınıflı toplumlarda görülen katliam, işkence, kitlesel tecavüzler, yerleşimleri yakma, zevk için insan katletme benzeri vahşetlere de güzel bir yol ve kılıfta bulabiliriz. Ancak sınıflı toplumdan önce, avcı toplayıcı halklarda hayat daha farklıydı, yaşamın sürmesi için diğerkâm ve eşitlikçi olmak gerekmekteydi. Av sadece birinin yapabildiği bir iş değildi, toplayıcılıkta aynı şekilde. Örgütlü bir eylem birliğine sahip olma gerektiriyordu. Hayvan avlamak için birden fazla insan beraberce bir plan dahilinde ilerlemekteydi. Yine toplayıcılık yapanlar, ürünlerin toplanmasında, nerede ne tarz ürünlerin olduğunun bilinmesinde, kaynakların kontrolünde ve taşınmasında işbirliği yapma durumundaydı. Bu halkanın dışında hareket edenlerin yaşamını idame ettirmeleri oldukça güçtü.

Cinsiyetler meselesinde ise erkeklerin kadınlar üzerinde bir iktidarı söz konusu değildi. Cinsiyetler arası zaman zaman işbirliği ve iş bölümü yapma durumları vardı. Kadının hamilelik döneminde ve çocuklarının küçük olması durumlarında, topluluğun üremesinin de korunması adına avcılık ve bazı toplayıcılık eylemlerinden uzak durma durumları da söz konusuydu. Fakat bu durum bizim düşündüğümüz bir anlamda erkek egemenliğine neden olmadı. Klanın akıbeti, göçler, topluluklar arası ayrılıklar ve birleşmeler gibi karar alma mekanizmalarında kadın erkek beraber katılmaktaydı. “Evlilik” bağı oldukça esnekti. Eşler birbirlerini istedikleri takdirde terk edebilmekteydiler. İnsan doğasının ortasına oturtulan zorlama bir sav olan “erkeklerin üstünlüğü” söz konusu değildi. Beraberinde hem bu bağlamı içerisine alan hem de bu konunun dışındaki her şeyi kapsayan, özel mülkiyet saplantısı yoktu.

Toplulukların sayısı besin kaynaklarıyla ilişkiliydi. Topluluklar bir av ve bitki kaynağından bir başkasına hareket halindeydi. Devamlı hareket eden toplumda birilerinin birikim yapabilmesi zordu. Her şeyin rahat hareket edebilmeye uygun olması gerekiyordu. İnsanların yanlarında taşıdıkları ürünler oldukça sınırlıydı. Bunlarda genelde av ve bitki elde etmeye yarayacak bazı aletler ve süs eşyalarıyla sınırlıydı. Yani kişisel servet oluşturma gibi bir durum yoktu. İnsanların yaşadığı şartlar, günümüzde olmazsa olmaz kabul edilen egemen fikirlerden daha farklı fikirler ve toplum yaratmak adına bir aradaydı.

Tarih, kendisi, dostları ve sevdikleri için güzel bir yaşam oluşturmaya çalışan, bazen dünyayı olduğu gibi kabullenen, bazen de dünyayı değiştirmek adına eylemlerde bulunan kişilerin hikayesidir. Bunlarla beraber, insanlığın doğa içerisinde “geçim” yaratma yetisinin artması “ilkel komünizm’in” ilkel maddi şartlarının aşılması; diğer taraftan da insanların küçük ayrıcalıklı bir kesimin menfaatine, sömürü ve baskı altına alındığı toplum örgütlenmelerinin meydana gelmesi, bu hikâyeden ortaya çıkan iki şeydir.

Tarihsel süreci izlediğimizde, sonuç olarak çağımız dünyasının nasıl meydana geldiğini anlamak mümkündür. Gelinen noktada çağımızda bu dünya, atalarımızın hayal edemeyeceği zenginliğin üretildiği, bunun yanında sınıf sömürüsünün, şiddetin ve baskının tüm zamandan daha fazla yer ettiği bir dünyadır. Milyarlarca insan umudu elinden alınmış bir sefaletle yaşamakta. Toplumlar içerisinde yer etmiş savaş, güvensizlik ve iç savaşla boğuşan milyonlar var. Geçmiş gözümüzde çok kötü resmedilir, halbuki kötü olan bu çağdır, kıyaslanamaz bile.

Baskıyı, sömürüyü, adaletsizliği ve şiddeti oradan kaldırmak, binlerce yıl süren ilkel komünizm deneyimine dayanarak yaratılan zenginliği bölüşmek ve başka bir toplumsal yapı, başka bir dünya inşa etmek olanaklı mıdır? Bu sorunun cevabı ve günümüzün hikayesi tarihte, tüm çarpıtmalara rağmen tarihte ve hala canlı. Gelinen noktada her şeyi anlamak ve yeni bir yaşam inşa etmek için, insanlık tarihinde kırılmayı yaşatan sınıflı toplumlara ve devletin nasıl meydana geldiğine bakmak gerekmekte. Sadece %5’lik bir yaşam süresinde olup bitenler, diğer %95’lik bir hikâyeyi manipüle etmekte kullanılmakta. Hali hazırda içinde olduğumuz dünyayı ve yakın geçmişi (insanlık tarihinin %5’ini) size göstererek, “böyle gelmiş böyle gidecek” diyenlerin söylediklerine itibar etmeyiniz. Bu söylemin hangi sınıfın çıkarına, kimlerin işine geldiğine bakmak gerek.

"Böyle bir geceyi bütün varlığımızla içemeyişimizin sebebi, kafamızın birçok saçma şeylerin doldurmuş olmasıdır. On bin, yirmi bin sene evvelki insanlar gibi olabilsek, tabiatı onların gözüyle görsek, muhakkak ki şimdi burada böyle sükunetle oturmazdık. Onlar güneşi, ayı, falanca büyük tepeyi veya filan bulutu ve yıldırımı babalarının hayrına mı Allah yaptılar? Onlar tabiatta saklı duran ruhu bizden iyi anlamışlardır. Halbuki bizim bunu yapmamıza imkan yok. Minimini kafalarımızı ukalaca kitaplar, birbirinden çürük bilgiler, neticesi olmayan hesaplar ve Allah kahretsin, karmakarışık menfaat düşünceleri dolduruyor. Söyle, hangi ilim, hangi şiir, hangi aşk, hangi devlet bu manzaradan daha güzel, daha muhteşemdir?" - Sabahattin Ali

Kaynaklar

Chris Harman: Halkların Dünya Tarihi

Neil Faulkner: Marksist Dünya Tarihi

Sabahattin Ali: İçimizdeki Şeytan 

Onur Köse
Redaktör / 41 Yazı / 177,1K Okunma

| 🌿🐢 Yol, Tarih ve Doğa

Emre AKKAYA 27 Mayıs 2021 - 15:30:59

Yanıtla

👏👏


Yorum Yap

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.

ya da üye olmadan yorum yap ve onaylanmasını bekle.
ÜST