Loading

Sömürgecilerden Önce Afrika

Sömürgecilerden Önce Afrika Halklarının Genel Tarihi

afrika kültürü motifleri

XIX. ve XX. asırların batılı sömürgecileri Afrika’ya “Kara Kıta” ismini verdiler. Sömürgecilere göre bu kıta tarihten ve uygarlıktan bihaberdi; İnsanlıktan bihaber Oxford’lu Prof. Egerton’a göre Afrika’daki yaşa “boş, can sıkıcı ve vahşi bir barbarlıktan ibaretti”. Bu saygıdeğer profesörü, dönemin İngiltere’sindeki veya Avrupa’nın herhangi bir sanayi beldesindeki işçilerin yaşamlarına doğru bir gezintiye çıkarsak, gerçek barbarlığı görürdü. Ya da zaten bunların bilincinde “yüksek ilim” faaliyetlerine devam ediyordu, bilemeyiz. Batı’da Afrika’ya dönük ön yargılar o denli kuvvetliydi ki, XII. asırda Zimbabwe kentine gelen ilk Avrupalılardan olan jeolog Carl Mauch, bu kentin lokal bir köken taşıyamayacağına, zamanında kuzeyden gelmiş beyazların, kendi yapılarına benzer (Süleyman mabedi gibi) yapıların kopyalarını yaparak buraları inşa ettiklerini ileri sürmüştür.  1965 yılında tutucu bir İngiliz tarihçi olan Hugh Trevor-Roper, “Afrika’da yalnız Avrupalıların tarihi ardır. Gerisi büyük ölçüde karanlıktır” ifadesini güçlü bir cehalet ve kötülükle yazacaktır.

Öte yandan Avrupa, Asya ve Amerika’da uygarlığı yaratan aşamaların hepsi Afrika kıtasında da vuku bulmuştu. Hem de bir sefer de değil, pek çok sefer. Bilindiği üzere bunun en somut örneği Mısır’dır. Ne kadar ki Mısır uygarlığını salt Afrika uygarlığı olarak tanımlayamasak da, Mezopotamya kültüründen karşılıklı etkileşim söz konusu çünkü. Mısır’ın kökenleri Nil'in yukarlarında Afrika’nın derinliklerinde yatıyordu. Heredoros MÖ. 1000 senesinde kısa bir müddet Mısır’ı ele geçiren, kendi özgün yazı sistemlerini geliştiren Nübyeli “Kuş Uygarlığı”ndan bahseder. Romalılar, Hristiyanlığın erken dönemlerinde bu dini benimseyen ve İslam’ın ilk yıllarında Müslümanlara kucak açan ve kendi alfabelerine sahip Etiyopya Aksum uygarlığını çok iyi bilmekteydiler. İslam devletlerinden, Hindistan, Çin ve uzak doğunun diğer coğrafyalarından gelen tüccarlar, Mozambik’in güney sahasındaki doğu Afrika kentlerinin neredeyse tamamıyla ilişki içerisindeydiler. Ünlü seyyah İbn-i Batuta 1331 yılında, Tanzanya’daki Kilva kentini yeryüzündeki en güzel kent olarak anlatıyor. Avrupalıların Leo Africanus diye isimlendirdikleri Granadalı Hasan el-Vazzan XV. Asırsın ilk yıllarında Sahra Çölü’nü aşıp Nijer Irmağı havzasınca iki düzine kraliyete uğradığından söz eder; Timbuktu’dan (Tambo) “çokça hakim, işinin ehli doktor ve din adamlarıyla beraber binlerce kişiyi barındıran, Berberi (Kuzey Afrika) topraklarından gelen yüzlerce el yazması kitap pazarına sahip bir kent olarak söz eder. Günümüz Uganda’sından Buganda’dan kuzeyde yer alan Angola’ya değin uzayan Kongo Krallığı’ndan, Afrika’nın geniş orta kuşağı boyunca ve kıtanın batı kıyılarının ormanlık coğrafyalarında pek çok uygarlık yer alıyordu. Benin’i ilk ziyaret eden Portekizliler buradan oldukça etkilenmişti.

Afrika kıtasındaki uygarlıkların peşi sıra varoluşu, temelde Asya, Avrupa ve Amerika’yla benzerdir. Bazı coğrafyalarda insanlar, komünal oluşumlarda belli başlı kan bağları ve diğerleri arasındaki kamplaşmaların oluşmasına yol açabilecek, ihtiyaçtan fazla ürün elde edebilecek toprak işleme yöntemleri geliştirdiler. Arkasından söz konusu belli başlı soy gruplarından kimileri, toplumu sömüren yönetici sınıflar halini alacaktı. Bununla beraber köylülerin ve çobanların yanında işinde ustalaşmış zanaatkar ve tüccar kitleler doğdu.

Zaman zaman bu hadiseler diğer uygarlıkların tesiriyle ivme kazandı. Mısır doğrudan Nübye’yi tesir altında bıraktı; Arabistan toplumları karşı kıyıdaki Etiyopya’yı etkiledi, Arap, Hint ve uzak doğulu tüccarlar, doğudaki Afrika şehirlerini etkiledi. Bu durum sadece, söz konusu etkilerden faydalanabilecek eğilimlerin bağımsız biçimde meydana gelmiş olmasıyla olasıydı. Tüccarlar, sadece kıtanın güneyindeki alışveriş sağlayacak olan, karışık birer topluluk olmuş yerlere gidiyorlardı.

Kıtanın farklı halklarının yaşamlarını sürdürme yöntemlerindeki ciddi değişiklikler, esas olarak dış müdahalelerden bağımsız bir biçimde meydana geldi. Bu vaziyet, bitkilerin evcilleştirilmesini göz önüne alırsak, başka hiçbir sebeple değil ise bile, Avrasya ve Nil havzasındaki eski bitkilerin Sahra altı Afrika’sı ikliminde yetişemeyeceği için de doğruydu. Bunun ötesinde Afrika toplumları kendi özgün tarım yöntemlerini geliştirdiler. Benzer dorum daha sonraları, demircilik için de geçerliydi. Afrika’nın batısındaki demirciler, aşağı yukarı MÖ. 1000’de Avrasya’da yeni demir madeni işlemenin uygulandığı dönemde, demiri eritmeyi öğrenmişlerdi. Fakat kullanılan teknikler farklıydı, bu durumda Afrika ve Avrasya arasındaki bağımsız gelişmeye dikkat çekmektedir.

Tarımdaki ilerleme ve demir Sahra altı Afrika’sının gidişatını oldukça değiştirdi. Yeni teknikleri ilk uygulamaya başlayan Afrika’nın batısındaki Bantuca konuşan halklar, nüfuslarını hızla arttırdı. Bu durum MÖ. 2000 ve MS. 500 arasında, güney ve orta Afrika avcı-toplayıcı halklarının çoğunu yerlerinden edecek vaziyete geldi. Yüksek miktarda fazla tarımsal ürün elde etmiş olan veya ticaret yapabilen kişiler, MS. VI. yüzyıldan sonraki bir aşamadan itibaren, sınıfsal ayrımlara ve de kentleşmeye başladılar. Ticari faaliyetler Afrika’nın doğu kıyıları ile Asya’nın Hint Okyanusu kıyılarındaki halklarla temasa geçirdi. Batı Afrika kentleri bir taraftan Mısır, bir taraftan da Fas ve Cezayir topraklarıyla ilişkiler kurdular. Afrika halkları geniş anlamda ticari ağlar yaratmıştı. Zamanla yazı sistemlerini geliştirmemiş halklar Arapçayı kullanmaya başladılar ve bununla beraber bazı halklar İslam dinine yöneldiler. Zira değişen yaşam biçimi, üretim ilişkileri, ticaret ve kentleşme eski Pagan inançlardansa Semavi dinlere daha uygundu.

Zamanla Afrika’ya özgün hadiseler, sırasıyla Mısır, Nübye ve Etiyopya medeniyetlerini doğuruştur. XV. Asra varıldığında, sınırın berisinde ya da hatta kimi dönemler sınıf öncesi halklarda yaşam süren “ilkel” topluluklarla karışmışsalar bile, kıtanın bir kıyısından diğerine farklı uygarlıklar vardı. Avrupalılar Afrika’ya ağızları sulanmış vaziyete ayak basmadan evvel, Afrika İslamiyet yoluyla dünya ticaret ağına bağlıydı.

Afrikalılar, nihayetinde meydana çıkmakta olan dünya sistemine yem oldular. Öyle boyutlara vardı ki, uygarlıkları, onlara “insan-dışı” muamelesinde bulunan ırkçı ideolojilerce tarihsel literatürden neredeyse silindi. Fakat bunun nedeni bir yerde coğrafyanın azizliğinden kaynaklanır.

Doğudan batıya uzanan Avrasya’da hemen hemen benzer iklimi yaşayan, geniş arazilere sahip, netice itibariyle benzer ürünlerin, tahılların geniş bir alanda yetiştirilmesine olanak sağlar. Ayrıca hayvancılık içinde uygun coğrafi ve iklimsel koşullara sahiptir. Dolayısı ile tarımdaki gelişmeler nispeten hızlı bir biçimde yaygınlaşabilmekteydi. Zira bu durum, benzer şartlarda tarımsal faaliyet yürüten halkların komşuluk ilişkileriyle (iletişim, ticaret vs.) gelişiyordu, gerçekleşiyordu. Yine büyük kitlesel insan hareketlilikleri hızlıca gerçekleşebiliyordu. Hunlar ve Moğollar örneğinde olduğu gibi, her ne kadar kan ve talan getirdikleri daha çok ileri sürülse de bunun yanında, yeni teknikler ve bilgi de getirebiliyorlardı.

Buna karşın Afrika kıtası malumumuz, kuzeyden güneye doğru uzanır, bunun neticesiyle de kıtada farklı iklim kuşakları görülür. Akdeniz kıyısı, Fas-Cezayir hattı ya da Mısır bölgesinde üretilen ürünler savana ikliminde yetiştirilemez. Bununla birlikte, bu bölgelerde yetişen bitkiler, ekvatora yakın tropik bölgelerde bir fayda sağlamaz. Doğal olarak tarımsal teknikler üzerindeki lokal düzenlemeler, devrim niteliğindeki yeni ulaşım biçimleri, iklimsel engelleri aşmaya imkân sağlayıncaya dek, güçlükle lokal ehemmiyet üstlenmekten ileri gidebiliyordu. Öte yandan büyükbaş hayvancılığın kıtanın doğusuna yayılmasına mani olan doğal bir engel de mevcuttu; çeçe sineği. Evcilleştirilmiş sığırları olan tarım toplumu, büyükbaş hayvancılık için elverişli olan kıtanın güney topraklarına ulaşmakta problem yaşıyorlardı. Derin denizlere sahip olan kıtanın batı kıyılarında ulaşım XV. Asra kadar neredeyse imkansızdı. Çünkü o zamana kadar güçlü rüzgarların üstesinden gelebilecek gemicilik imkanı, yeryüzünün hiçbir köşesinde yoktu. Doğu kıyılarına ise daha ulaşım rahattı. Fakat burada da büyük yüksekliklere sahip karanın içlerine ulaşmak oldukça zordu. Aynı zamanda Sahra Çölü, büyük kıtayı Atlantik’ten Nil’e kadar bölüyordu. Bu büyük çöl, MS. 500 senelerinde ehlileştirilmiş devlerin kullanımından sonra dahi, gözü kara seyyahlar dışında tüm insanlar için ciddi bir engeldi.

Avrupa’da bulunan Almanlar, İskandinavlar ve Britanyalılar benzeri nispeten daha geri kalmış toplumlar, ‘Karanlık Çağlar’da dahi Hindistan’da, Çin’de ve Ortadoğu’da cereyan eden yenilikleri ve gelişmeleri öğrenebilmekteydi. Avrupa, yeryüzünün en büyük kara parçasında olup bitenlerden faydalanabiliyordu (az evvel söz ettiğimiz coğrafi ve iklimsel nedenlerden dolayı). Sahra altı halkları ise sadece kendi öz kaynaklarıyla idare etmek mecburiyetindeydi. Avrasya’nın hemen hemen yarısı boyutundaki ve nüfusu da altıda biri kadar olan Afrika, coğrafya ve iklim tarafından nispeten yalıtılmış bir haldeydi. Fakat bu durum tarihsel süreç çerisinde peş peşe görülen Afrika uygarlıklarının varlığıyla da anlaşılacağı üzere, toplumların gelişmesi önünde aşılmaz bir engel teşkil etmiyordu. Ama Avrupa’dan gelen, Asya’nın bilgi ve teknolojisine de çok evvelden ulaşmış, bunları geliştirmiş, aç gözlülerle yüz yüze geldiklerinde, bahsi geçen engeller Afrika halklarını ölümcül bir dezavantaj ile karşı karşıya bırakmıştı.

Kaynaklar

Chris Harman: Halkların Dünya Tarihi

Neil Faulkner: Marksist Dünya Tarihi

Yuval Noah Harari: Hayvanlardan Tanrılara Sapiens

Onur Köse
Redaktör / 49 Yazı / 263,9K Okunma

| 🌿🐢 Yol, Tarih ve Doğa


Yorum Yap

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.

ya da üye olmadan yorum yap ve onaylanmasını bekle.
ÜST