Loading

KIZIMA MEKTUPLAR

Bir Bahçe Fotoğrafı

 

 

 

 

 Kızımın halasının armağanı olan bu defterin ilk sayfasında halanın satırları vardır.

                      Kapak düzeni olarak yerleştirilen fotoğrafın bizlerle ilgisi yoktur.

 

 

Aşağıdaki satırlardan anlayacağınız gibi –bir anı kitapçığına—günlük olayların kaydedildiği bu mektuplar, kızıma bebeklik ve gençlik günlerini biraz olsun yaşatıp düşündürebilmek içindi.

Konuların büyük çoğunluğu, kişisel anılardan çok, yurt ve dünya olaylarıyla ilgili. Çok istediğim halde sık yazamadığım, yaşam savaşı nedeniyle biraz savsakladığım satırları biraz daha sürdürmem gerekirdi diye, düşünmüyor değilim. Tam 18 yaşına girdiği gün kızıma teslim ettiğim bu kilitli defter; belki, yakın geçmişimizi çok kısa özetleyen bir belge olarak değerlendirilebilir.

Bugün 60 yaşını geride bırakan, 30 yaşındaki oğlunu benim sezgilerimle izleyip değerlendiren kızımdan izin alarak o mektupları yayımlıyorum. Teknolojinin bu denli gelişip hızlandığı şu günlerde, sanki birkaç kişiyi yazmaya özendirir; okuyanlara da yeni bir görüş kazandırır, düşüncesiyle sizleri okuma zahmetine yöneltiyorum.

Kullandığım Türkçeye – o gün de- çok önem verdiğim halde; kimi sözcükleri okudukça ben de şaşıyorum. Demek ki; “Uzay” yokmuş “Feza” diyormuşuz,  “Evren”  yokmuş “Kainat”tan söz açıyormuşuz. “Uydu”yu hiç duymamışız ki; “Sunî peyk” diyerek bilimsel konuşuyormuşuz(!).

Kızım 18 aylıkken yazmaya başladığım bu mektupları, okur olarak siz nasıl bulacaksınız merak ediyorum.

 

 

 30 Ocak 1966

 

Kızım,                                                                                             

Aklıma estikçe, vakit buldukça yazacağım sana. Ama sen bu yazdıklarımı ancak yıllar sonra okuyabileceksin. O kadar gizli kalacak ki bunlar, şimdiye dek hiçbir şeyimi gizlemediğim annen bile habersiz olacak bunlardan.

Yazacaklarım ne bir hatıra ne de duygularım olacak. Sadece günün olaylarını, bu olayların bana düşündürdüklerini ileteceğim sana. Yıllar sonra bu ve buna benzer olaylar mutlaka tekrarlanacak. Çünkü hep hareket halindeyiz. Monteigne’in dediği gibi, dursak bile. Düşünce çemberimiz bizi aynı noktaların üstünden tekrar geçirecek. İşte o ikinci geçişte birincinin hatalarını birlikte meydana çıkaracağız seninle. Seninle diyorum, çünkü seni arzuladığım gibi bir insan olarak yetiştirmek istiyorum. Elimden ne gelecek bilmiyorum; ama hayatı tanıman için imkânlar hazırlayacağım sana. Hele bol bol okuman için…Çünkü yaşantımızın anlamı, sadece nefes alıp vermek değil. Mutlaka birşeyler yapmamız gerekli. Giderken bir eser bırakmamız lâzım; ama bu eser bir tabloda renk veya topluma yararlı bir fikir olabilir. İşte bunun için de yaşantımıza yön vermemiz gerekli. Bu yön; kitapların ve hayatın bize öğrettiklerini gerektiğinde uyguladığımız zaman kendiliğinden ortaya çıkacak.

 

 

 

 

 

 

 

 

Bunun ilk belirtilerini görüyorum sende. Eve döndüğüm zaman          “Baba gazti” diyerek elimdeki gazeteye sarılıyor, kitaplarımı büyük bir ciddiyetle karıştırıyorsun. Öyle mutluyum ki bir bilsen. Demin bir kitap vardı elimde; Pierre Jalie’nin “Yoksul Ülkeler Nasıl Soyuluyor” adlı eseri. Bir ara elimden bıraktım dinlenmek için. Sen koşarak geldin küçücük ayaklarınla ve kitabı alıp bana uzattın. Sanki; “Ne duruyorsun, okuman lâzım okuman, çağımız böyle kitapları okumayı gerektiriyor”  der gibi.

Yıllar sonrasını görüyorum şimdi. Sen çalışma masasının başında, kitapların arasında yeni bir fikir, yeni bir görüş peşindesin. Bu defterin bazı sahifeleri önünde açık duruyor. Çeviriyorsun bazılarını, yeni bilgilerinle eleştiriyorsun yazdıklarımı ve çoğu fikirlerimin günün şartlarına göre ne kadar yanlış olduğunu ispatlıyorsun bana. Benim gözlerimden mutluluk akıyor ve içimden “İşte eserim” diyorum; ”Bir tabloda renk de olabilir, topluma yararlı bir kişi de…”

                                                                                                                 

 

 

 

                                                                                                                                    12 Şubat 1966

 

Günler ne çabuk geçiyor. İşte sana yazmayalı tam iki hafta olmuş. Büyük olaylarla dolu iki hafta. Bu haftaların ilkinde Ay’a ilk suni peyki indirdi Ruslar. Luna-9’un Ay’dan yolladığı sinyalleri radyolar aldı. Korkunç bir başarı bu, günümüz için. Belki sen okurken güleceksin; ama haklısın. Bizim, sinyallerini dinlediğimiz radyo yerine, belki sen televizyondan Ay’daki bir röportajı izleyeceksin.

İlkokul kitaplarında öyle okutmuşlardı bize: “Ay o kadar o kadar uzakmış ki dünyadan, insan ömrü yetmezmiş yanına varmak için”. Herhalde yaya gidileceğini düşünmüş olacaklar.

 

Son bir yıldır epey deney yaptılar Ay’a varmak için. Hedefe ulaşılmasına rağmen iniş sert olduğundan sonuç alınamıyordu. Süratin aniden kesilmesi çok zor bir işti. Geçende okuduğum bir yazı bunu şöyle anlatıyordu: Karşındaki adama tabancayla ateş edip; kurşun adamın kafasına isabet ederken hızını kesip durduracaksın. Gerçekten de saniyede 3 km. hızla giden bir aracı frenlemek zor. Zor; ama yirminci yüzyılın kafası olmazlık duvarını aşıyor. Sanırım en fazla iki üç yıl sonra ayda ilk insanı göreceğiz (Sonraki yıllar için ek bilgi: Ben de çok iyi tahminde bulunmuşum. Tam üç yıl sonraki aya inişi, Finlandiya televizyonundan canlı olarak izlemiştim)  Çünkü feza araştırmaları son yıllarda öyle gelişmeler kaydetti ki…

Sonuç ne olacak acaba, Bu çalışmalar insanlığın mutluluğuna mı? Hiç sanmıyorum. Bir sen ben kavgasıdır gidiyor; Amerika ve Rusya arasında. Fezada soğuk, yeryüzünde ise sıcak harbi devam ettiriyorlar. Vietnam’da binlerce insan can veriyor şimdi kurşunlar altında. Ama Ay’a karşı gösterilen hassasiyeti masum insanlara karşı göstermiyorlar. Kesemiyorlar kurşunların hızını. Biri, insanlık uğruna, diyor; günde 10 milyon dolar harcıyor yaban ellerinde. İnananlar var bu cici yalanlara. Oysaki Amerikan harp sanayii aralıksız işliyor yeni pazarlar açıldığı için. Bu pazarlar masum insanların kalpleriymiş; ne çıkar. Amerikan doları ayakta duruyor ya…

 

 

 

 

 

 

 

 

29 Mart 1966

Sana bir aydır yazamamışım kızım. Günler mi çabuk geçiyor; yoksa olayların hızı yanıltıyor mu beni? Anlayamıyorum. Şu geçen bir ay içinde öyle olaylar yaşandı ki, gelecekte bugünlerin tarihini yazacaklar sanırım bunlar üstünde kuvvetle duracaklardır.

Önce bir “av” salgını başladı Türkiye’de. En kuvvetli halk ozanlarından 15 yaşındaki ortaokul öğrencisine kadar çeşit çeşit kimseler boy gösterdiler savcılıklarda. Can Yücel’ler, Yaşar Kemal’ler, Orhan Kemal’ler vardı bunların içinde. O yazarlar ki geride bıraktıkları her satırda fakir halkımız vardı; biz vardık. Hemen bütün eserlerini okumuştum Yaşar Kemal ve Orhan Kemal’in. En ufak ayrıntılarıyla anlattıkları bir gerçekti. Fakir ve sömürülen namuslu insanları anlatıyorlardı hep; ama bu acı gerçekler hoşuna gitmiyordu baştakilerin. Çünkü halk yavaş yavaş uyanıyordu. Bu uyanmayı engellemek gerekiyordu. En kestirme yol, sert çıkışlarla bu sesleri kesmekti. Öyle yaptılar onlar da. 15 yaşındaki öğrenci Gürbüz Şimşek’i bir tarih ödevinde “Atatürk ile Lenin’i karşılaştırdı” diye tevkif ettiler. Oysa çocuk, çocuksu fakat bilinçli ifadelerle kendini müdafaa ediyordu:” Herkes Atatürk’ü Çörçil’le, Kenedi ile karşılaştırdı; benimkinden farkları ne” diyordu.

Orhan Kemal’i bir köfteci dükkânında sol propaganda yapıyor diyerek tutukladılar. Kurulu düzeni yıkmaya teşebbüsten suçlanıyordu. Ve hâlâ tutukluydu Orhan Kemal.

Geçtiğimiz günlerde üstüste büyük mitingler yapıldı. “Kahrolsun Komünizm” diye bağırıldı. Evet! gerçekten kahrolmalıydı. Bize hiç uygun olmayan bir sistemdi; ama peşinden “ Açılsın Ayasofya” demenin anlamı neydi?

Amaç gün gibi apaçıktı. İktidar, kendinden olmayanları solcu olarak damgalayıp, ortadan kaldırmak istiyordu. Ama bu kolay bir iş olmayacaktı. Artık köy odalarında Battal Gazi destanları değil, Çetin Altan ve İlhan Selçuk’un yazıları münakaşa ediliyordu. Ve İnönü ”vahim günlerin eşiğindeyiz” diyordu.

 

Gürsel komaya gireli elli gün oluyor; yurda döndü artık. Ve doktorlar rapor verdiler “görev yapamaz” diye. Dün 5. Cumhurbaşkanı olarak Cevdet Sunay seçildi; Gürsel hâlâ ecelle pençeleşiyordu.

 İşte böyle kızım; geride kalan bir ayın özeti. Belki sizin gününüzde bu olaylar olmayacak; ama o günleri bu karanlıklara borçlu olduğunuzu unutmayasın diye yazdım bunları.

 

                                                                                                                                            10 Aralık 1966 

Evet, koskoca bir yaz geçti, tek satır yazamadım sana. Hoş yazmaya niyetlensem de vakit bulamazdım ya. Sen Samsun’dasın şimdi annenle.  Bana mektuplar yazıyorsun kargacık yazılarınla; her gün annene “Babam ne zaman gelecek” diyorsun. Oysa birkaç gün sonra buluşacağız seninle. Masallar anlatacaksın bana: “Kurt Kırmızı Şapkalı kızı yutmuuuuş ”diyeceksin. Ve hayatımızın bir kurtlar sofrası olduğunu bilmeden söyleyeceksin bunu. Sonradan öğreneceksin Darwin teorisini; kuvvetli zayıfı daima yenermiş diyeceksin. Ama birşeyler yapmalı ezilmemek için; kim, ya da ne olduğumuzun bilincine varmalıyız hiç olmazsa..

Örneğin düşünmelisin “Ben neyim, ne verebiliyorum topluma ve ne alıyorum? Emeğim değerleniyor mu, yoka değerinden fazlasını mı alıyorum?  Ben toplumu sömürüyor muyum yoksa toplum mu beni? Nedenleri ne? Düzenin değişmesi mümkün mü?”

Ne tuhaf değil mi Ilgın? Ben, şu yukarıda yazdığım satırları açıkça söyleyemem bir toplantıda. Suç bunlar günümüzde; ama sen okurken “suç olacak nesi varmış” diyerek baştan bir daha inceleyeceksin.

Sana “Birdenbire Geçen Yaz” dan ne anlatayım bilemem ki: Varto’da büyük bir deprem olup iki binden fazla vatandaşımızın öldüğünü mü? Bu korkunç depremde yıkılmayan tek yapıtın Atatürk heykeli olduğunu mu? İlerici gazeteci İlhami Soysal’ın başkentin ortasında güpegündüz kaçırılıp dövüldüğünü mü? Dövenlerin her ne hikmetse polis tarafından bir türlü bulunamadığını mı? Batı’da bir hükümet düşürecek bu umursamazlığın bugüne kadar hâlâ devam ettiğini mi? Yoksa kendi başımdan geçen ilginç olayları mı anlatayım sana…

 

                                                                                                                                            2 2 Haziran 1971

Biricik Kızım,

Bıraktığım yerden başlıyorum yine; ama çok uzun zaman ihmâl etmişim seni. Son yazdığım günden bugünün tarihini çıkartsan, tam 4 yıl 5 ay 22 gündür defterini elime almadığımı, alamadığımı göreceksin.

Eskiden günlerin geçtiğine şaşardım; şimdi yıllar çabucak geçiyor artık. Ağaran saçlarıma bakıp “Baba, şunları boyat da gençleş biraz” diyorsun. Kocaman bir kız oldun. Ben artık masal anlatmıyorum sana. Sen küçücük kitaplarından hikâyeler şiirler okuyorsun bana. O kadar seviyorsun ki kitabı ve okumayı…

 

Şu yukarıda bahsettiğim dört buçuk yılın özetini yapmak istiyorum: 1967 yılının Mart ayında Ankara’ya tayinim çıktı ve karlı bir günde yollara düştük. Hayli maceralı bir yolculukla 4 saatlik yolu 36 saatte gelerek zaman zaman ölümle pençeleştik. Bir metreden daha yüksek kar yığınlarına defalarca saplanıp kaldık. Sen o kadar şaşırıp kalmıştın ki, ağlamayı bile akıl edemiyordun. Ankara’ya geldiğimizde hepimiz yeniden doğmuş gibiydik.

 

 

Emek Mahallesi’nde bir ev kiralamıştık. Kaloriferi vardı. Bunu özellikle yazıyorum; dağ başından gelip de böyle bir eve yerleşmenin lüksünü bilmem tahmin edebilecek misin? Pis havası, düzenli yolları ve telaşlı hayatıyla tipik bir memur kentiydi Ankara. Annen aynı yıl bir özel okulda çalışmaya başladı. Şimdi senin devam ettiğin okulda.

Ben yeni işimden memnundum. Ormancılık Araştırma Enstitüsü’nde çalışıyordum. Köylüyle kentliyle hiçbir ilgim yoktu. Kendimi yetiştirmek için okuyor, okuyordum. Yazın tatil de yapabiliyorduk artık. Düzenli bir memur hayatımız olmuştu. Dört yıl öncesinde olduğu gibi, izne çıkabilmek için kar yağmasını beklemiyorduk.

Ve 1967 yılı pek olağanüstü bir durum göstermeden gelip geçti. Tek değişiklik sende oldu tabii. Küçücük ellerin, ayakların biraz daha büyüdü. Hattâ o kadar büyüdün ki komşu çocuklarıyla flörte bile başladın.

Yıl 1968 oldu. Baharda evimizi değiştirdik. Gençlik Caddesi’nde bir ev kiraladık. Annenin ve senin okuluna yakındı. Sen de yuvaya gidiyordun artık. İlk günler bize nasıl sıkıntı çektirdin bilsen. Bir türlü okula alışamadın. Bir ay kadar sürdü bu. Sonra, okulda geçen günlerini akşamları gelince özetlemeye başladın. Her gün yeni yeni oyunlar öğreniyordun. Öyle seviniyordum ki; topluma alışmıştın artık.

68 yılı benim de öğrencilik yılım oldu diyebilirim. Yedi ay kadar lisan okuluna devam ettim. Akşamları hepimiz bir köşede ders çalışıyorduk. Hiçbir yere çıktığımız yoktu. Banka kredisiyle bir ev almayı planlamıştık. Paraya ihtiyacımız vardı. Çok hesaplı davranıyorduk. Şimdi Gençlik Caddesi’ndeki evi hatırladıkça, çok karanlık bir duvarın arkasında, göremeyeceğim şeyleri görür gibiyim.

Ve planlamamız 1969 yılının Nisan ayında olumlu sonuç verdi. Senin içinde büyüyeceğin, çocukluğunun en tatlı, gençliğinin en unutulmaz günlerini yaşayacağın bu evi satın aldık.

Annenle seni başbaşa bırakarak 2 aylığına görevli olarak Finlandiya’ya gittim ben. Avrupa’ya ilk gidişim olduğu için tatlı-buruk bir heyecan vardı içimde. Belki senin zamanında bu gidiş gelişler pek kolay olacağı için enteresanlığı kalmayacak. Oralarda gördüklerimi uzun uzun anlatmamın anlamı yok. Unutamayacağım tek şey “İnsana sevgi-İnsana saygı”nın var olduğu. Ve bir de 24 saat gündüz yaşamamız. Geceler o kadar kısalıyor ki 21-22 Haziran gecesi tamamen aydınlık bir 24 saat yaşanıyor.

Finlandiya’dan dönüşümü dört gözle beklediğini biliyor musun? Çünkü kocaman bir bebek getirecektim sana. Ve getirdim de… O günkü sevincini ve mutluluğunu ömrün boyunca yaşamanı o kadar arzularım ki…

Dönüşümden iki ay sonra yeni evimize taşındık. Sen hazırlık sınıfına gitmeye başladın ve 1969 yılı böylece sona erdi. 1970 yılından pek ilginç şeyler anlatamayacağım sana. Tatilimizi güneyde geçirdik, denizi ve dağları pek sevdin sen. Sonbaharda ilkokula başladın. Önlük giyme heyecanından iki gece doğru dürüst uyuyamadın. Minik beyaz yakan ve kırmızı çantanla öylesine tatlı olmuştun ki… Aradan dokuz ay geçti şimdi. Yarından sonra okulun tatile girecek ve sen öğretmeninle birlikte yaz aylarını geçireceksin.

Ilgın’ım. 1971’in yarısındayız. Üç yıldır sürüp giden ülke olayları hâlâ için için devam ediyor. Sıkıyönetim ilan edileli neredeyse 2 ay oluyor. Biraz daha uzayacağa benzer. Bizi bugüne getiren koşulları kısaca özetleyeyim sana: Üniversitelerimizdeki öğrenci olayları 1968’de başladı. “Üniversite Reformu” isteğiyle beliren dilekler giderek eylemlere dönüştü. Boykotlar ve işgaller aldı yürüdü. Bu arada öğrencilerin ideolojik görüşleri daha belirgin bir hal aldı. Halka dönük ve devrimci eylemleri gerçekleştiren öğrencilerle, tutucu çevrelerdeki öğrenciler arasında silahlı çatışmalar başladı. Sınavlar yapılamaz derslere girilemez oldu. Baştaki Demirel Hükümeti olayların çok gerisinde kalıyor ve çözüm yolu getiremiyordu. Getiremiyordu çünkü tarafsızlığını ortaya koyamıyordu. Katiller izlenemiyor, olaylar gün ışığına çıkarılamıyordu. Silah kullanmak, dinamit patlatmak ve “Molotof Kokteyli” atmak gibi olayları olağan karşılıyorduk. Ülkede sağ alabildiğine örgütleniyor; Nurculuk ve Süleymancılık adı altında cahil halk tabakalarına yayılıyordu.  Sol daha bilinçli görünmesine karşılık halkla bir diyalog kuramıyor ve aydın çevrenin dışına çıkamıyordu. Sol ve sağ kendi içlerinde parçalara bölünmüşler birbirlerini anlayamaz olmuşlardı.

 

                                                                                                                                           8 Ağustos 1982

Ilgın’ım

Zamanın ne denli göreli bir kavram olduğunu şu defteri okurken bir kez daha anladım. İlk sayfaları yazarken “birkaç gün” benim için pek uzun bir süre imiş. Sonra “ birkaç ay” yazamamışım; daha sonra da “birkaç yıl”… En sonunda “birkaç” sözcüğü de çekilmiş aradan ve kocaman bir “on yıl” geride kalmış sana yazmayalı.

“Kızıma Mektuplar” adıyla başlattığım bu izlenimler dizisini düzenle sürdürebilsem kuşkusuz güzel olacaktı; ama iletişim koşulları öylesine gelişti, olaylar öylesine yoğun bir biçim aldı ki; günün olaylarını sana özetlemenin anlamı kalmadı. Yıllar önce uzaya uydu fırlatıldığını sana haber olarak vermem, şimdi senin o uydular aracılığıyla bir TV programı izlemenin yanında en azından gülünç oluyor; ama yine de birşeyler yazabilirdim. Olaylar akıp giderken ben- o akıp giden- olayların bendeki tortusunu sana aktarabilirdim. Bu konuda tembellik yaptığımı söylersem kendimi fazla mı suçlarım bilemiyorum. Eğer bu “tembellik” ise, senin de bunda payın yok değil. Gözlemciliğinin çok ileri boyutlarda oluşu, çevrene eleştirel gözle bakma alışkanlığın ve yorum yapabilme yeteneğin, biraz da benim tembelleşmeme neden oldu.

Son on yılın tüm olaylarının hemen hemen içinde yaşadın. Dünyada olup bitenleri ise TV ile günü gününe izleme olanağına sahiptin. Bana yazacak bir şey kalmıyordu ki…

İnanılmaz bir hızla geçen 18 yılın ardında bugün üniversiteli bir genç kız var. Ve de yasal olarak “erginlik yaşı” na ulaşmış.

Geçen yılların ardından kendimi sınava çekiyorum, daha doğrusu denetliyorum şimdi. “Acaba daha neler yapabilirdim, kızımı yetiştirmek için eksiklerim oldu mu?” diye soruyorum kendi kendime. İçimden gelen yanıtların benden yana olduğunu söyleyebilmenin erinci var içimde. Ve inanıyorum ki; annen de aynı duygular içinde. Görevini yapan insanların mutluluğunu tatmaya hak kazandığımızı sanıyorum. Kuşkusuz bu bizim yorumumuz. Sizin kuşağın yorumlarıyla ters düşebilir. Tüm amacım da bu zaten. Sizin –o bize ters gelen- düşüncelerinizi öğrenebilmek. O yalın gerçeğin, sizlerin görüş ve düşünceleri altında yattığına inanıyor ve sizden geri kalmamak için düzenli ve sürekli okumaya çalışıyorum. Açık söyleyeyim kıskanıyorum sizi. Çok çağdaş yaşayacaksınız, çok şeyler görecek öğreneceksiniz diye yaşamı “ertelemeyeceksiniz”. Bizim kuşak ve bizden öncekiler gibi hep “yarın”ı düşünmek uğruna bugünü ıskalamayacaksınız. Bütün bunlara karşın yürek dolusu “mutluyum” diyebilecek misiniz? Çok merak ediyorum.

İnan bize, annen de ben de mutluyuz. Çünkü senin gibi bir kızımız var. Ve bir kat daha mutlu olacağız, bu satırları ilkel bulsalar bile torunlarımız olursa.

Erginlik yaşınla başlayan bu yaşantı kesitinde tüm sağlık ve mutluluk dileklerimiz seninle olsun.

                                                     **************

 

Etiketler:
Yalçın Anıl
Standart Üye / 45 Yazı / 369,9K Okunma

1938 Samsun doğumlu Orman Y.Müh. Emekli


Yorum Yap

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.

ya da üye olmadan yorum yap ve onaylanmasını bekle.
ÜST