Loading

Seni Çok Özledik Anne

Çocukluk ve gençlik anıları...

Ekin tarlası

                         SENİ ÇOK ÖZLEDİK ANNE

 

Annemi bana anımsatan ilk olay neydi diye düşündüğümde; Samsun’daki evimizin önünden hergün aynı saatte geçen sirkeci dede gelir aklıma. Merkebinin iki yanına yüklü uzun tahta kaplar içindeki satılık sirke için “Sir-Keeeeci –Gidiyor” diye bağırdığında saat tam 11 olurmuş, annem öyle derdi. Ben o zamanlar saati, zamanı, sirkeciyi düşünecek durumda değildim. Değildim; ama annemin bana dönerek “Haydi bakalım şimdi kucaklaşma vakti” dediğini dün gibi anımsıyorum.

 Ev işlerini, yemeği falan tamamlamış olacaksın ki; benimle gülüp oynamaya özel zaman ayırıyordun anne. Söylediğin şarkıların Türkçe tangolar olduğunu, Feride’nin Çalıkuşu’ndaki öğretmenliğini yıllar sonra öğrendim. 11 yaşında tamamladığın hafızlığından 2 yıl sonra kabul edilen Latin harfleriyle okuyup yazmayı öğrenmişsin. Anneni kaybettiğin için de ev işlerinin sana kalması nedeniyle babamın ve daha sonra benim ilkokulumuz olan Fazılkadı’daki Millet Mektebi’nin sadece 1,5 gün öğrencisi olmuşsun. Gerisini evde tek başına tamamladığın bu okuma ve yazmalar, bizlerin hayat yolumuza tuttuğun ışıklar oldu. Senin kimi satırlarını bana ezberden okuduğun romanlar, ilk senden duyduğum tango sözleri, çocuk yanağımı göstererek bana “Done mua ön beeze” (Bana bir öpücük ver)demen aydınlattı bizleri.

Anne! “Gel bakalım şimdi kucaklaşma vakti” dediğinde babamın öğle tatili yaklaşmış olurdu. Sen beni kucağına alır, öper, severdin. Eskiden babalar öğle yemeği için çoğunlukla eve gelirler, eğer uygun zamanları yoksa işyerlerine sefertasıyla yemek götürmüş olurlardı ki; babamın hemen her gün eve geldiği kalmış aklımda.

Ne kadar ilginç değil mi Anne? Şu anda ben senden tam 21 yaş, babamdan 12 yaş daha büyüğüm. 88 yaşıma adım atmakla birlikte hâlâ sizlerin dünkü çocukları olmak bana kıvanç veriyor.

Babamın güler yüzlü otoritesinden; iş yapmayı, çalışmayı zevk haline dönüştürmeyi, nasıl öğrendiysem; senden öğrendiklerim bambaşka. “İnan Olsun” şeklinde bana öğrettiğin yemini en kutsal söz olarak “Vallahi” sözcüğü yerine hep inanarak kullandım. Türk tarihinde yeri olan bir yemin olduğunu daha sonra da kitaplardan okudum ve hep kullanırım.

Çok top oynadığım, çok terlediğim için seni üzdüğüm çocuksu futbol maçlarından “İnan Olsun oynamayacağım” diye yemin ederek 2-3 yıl kaleci durdum ve topa ayağımı sürmedim. Ben de ummazdım; ama mahalle takımının gol yemez kalecisi oldum. Benim yalvarışlarıma dayanamadığın için kendi aramızda seninle düzenlediğimiz bir törenle, 3 yıl sonra yeminden dönüş yaptık, yemini yok saydık.

Zaman gözetmeden yazıyorum sana Anne. Yaşlandıkça seni öyle özledim ki; üniversitedeyken 10 -15 günü aşmayan mektuplaşmalarımız geliyor gözümün önüne. Benim sınav günlerimdi, 1957-58 yılları olmalı, sana yazmayı biraz geciktirdiğimden telgrafla ulaştın bana. Şöyle yazmışsın telgrafında: “Günü gününe gelen doğum gününü kutlar, gözlerinden öperim”. Ben sınavlarla uğraşırken              4 Temmuz Pazar gününü anımsatıyorsun bana.

Benim nüfus kâğıdımda hemen ikinci sayfada babamın çok güzel yazısıyla şöyle bir not vardı:

“ 3 Temmuz Yalçın’ın Doğumu”. Gece saat 1.30’muş, siz öyle söylersiniz de ben babamın 3 Temmuzunu, 4 Temmuz olarak düzeltmez miyim hiç. Düzelttim de ne oldu sanki? Nüfus kâğıdımda 12 Eylül 1938 yazıyor, ona bir şey yapamazdım ki…  Zaten ben bunun,   devlet kayıtları dijital döneme girmeden önce, farkında bile olmuyordum; yalnızca Doğum Yeri ve Yılı hepimize yetiyordu.

Bırakın doğum tarihini, Anne senin adının “Suriye” olduğunu ben üniversite kaydımı yaptırırken öğrendim. O zamanlar fotokopi diye bir araç yoktu ki; kimlik kayıtları ve her şeyin sureti resmi makamlarca ya da noterce onaylanıyordu. Fakülte sekreterliğinde bağırarak “Annemin adı Süreyya, ben onun için öyle yazdım, neden onaylamıyorsunuz” deyince, sonradan öğrenci işleri müdürü olduğunu öğrendiğim bey “ Kimlikte ne yazıldı ise o onaylanır, bir nokta bile değiştiremezsin, Annenin adı ‘Suriye’ imiş senin haberin yok” dedi; ben de “Yok Irak” demiştim. Sonra sana sormuştum Anne bu olayının aslını. “Süreyya adını uygun görmüşler; ama babası askerde, kızımız onu sürüklesin de babasına kavuşsun, adı Süriye yazılsın” demişler. Memur da Karadenizli olduğundan “Ü”yü “U” yazmış ama bildim bileli annem, arkadaşları ve akrabalar arasında,  hele bizim için  “Süreyya Hafız” olarak bilinir.

Anne, bazı konuları oturup konuşmamıza zaman mı olmadı; yoksa o günlerde bunları gereksiz mi gördük. Şimdi öyle pişmanım ki; babaannemin Bafralı olduğunu, babamın kimliğinde okuduğum kadar, sizin nikâhınızın 30 Aralık 1937’de kıyıldığını; benim doğumum 12 Eylül 1938 diye yazılınca benim ancak 6 aylık doğmuş olabileceğimi ben hep 80 yaşımdan sonra düşünmeye başladım.

Bu olayları danışıp tartışacağım hiçbir kaynak yok şimdi Anne. Kendi mantığımı yürüterek,  bu yanlış kayıtları şöyle çözüyorum: Bana kimlik çıkarmak için babam nüfusa başvurunca, nüfus memuru “Bu olamaz, ya evlilikten önce hamilelik var; ya da çocuk 6 aylık belki de geri zekâlı biri “demiştir. Babam bunu kabul etmiyor tabii. O zaman memur şu çözümü buluyor: “Sizin nikâh işleminiz Aralık ayından önce yapılmış; ama nüfus kâğıdına işlenmesi geç olmuş yani 30 Aralık 1937 olarak görünüyor.

Bana göre nüfus memuru, iyi niyetli ve işini bilen biri. Babamın söylediklerini mantıklı bularak benim 4 Temmuz doğumumdan 9 ay 10 gün geriye gitmiş ve “ Sizin nikâh tarihiniz Aralık değil, Ekim 1937 içinde oluyor” demiş galiba. Hattâ annemin nikâh işlemleri için diye notu olan fotoğrafın tarihi 09 Şubat 1937. Arkasına babam tarih  atmış; annem ve babamın imzaları çok net okunuyor.

 

 

Samsun,

 

Zaten bugün resmi kayıtlarda benim doğumum 12 Eylül 1938; ailem ve arkadaşlarım arasındaysa 4 Temmuz. Bu tarih farklılığı ilkokula kayıt yaptırırken seni epey yormuştu anne, çok iyi anımsıyorum.

O zamanki Başöğretmen göbekli Hayri Bey, Eylül doğumlu olmamın kayıt için erken olduğunu söyleyince Temmuzda doğduğumu, senin arkadaşın Zehra öğretmen de onayladı. Benim kaydım yapıldı ve ben Zehra Öğretmenin öğrencisi oldum. Bütün bu tatlı tartışmaları, senin elinden tutarak, sizlerin bacakları hizasından izlemiştim.

 

Anne! Hiç unutmadığım bir konu da seninle mahalle çeşmemizden su taşıyarak evimizi yapan ustalara su yetiştirmemiz. Bizim sokakta hemen hiçbir evde su yoktu. Harç karılması için devamlı su gerekiyordu. Seninle bu işi başardık anne. Kollarımın biraz uzun olmasını sen buna bağlardın; ama mutluluğumuz sonsuzdu. Küçücük olsa bile başımızı sokacak bir evimiz oldu. Babam, Emlak ve Eytam Bankasına evi ipotek ettirerek 3500 lira kredi çekti. Ayda 75 lira ödememiz gerekiyordu. Hiçbir ay borcumuzu tam zamanında ödeyemedik ilk aylarda. Postacı önce sarı kâğıtlı bir ödeme yazısıyla gelir, 10 gün içinde ödeyemezsek haciz tarihini bildiren kırmızı uyarı yazısı olurdu elinde. Eğer kırmızıyı bekliyorsak pencerede postacıyı titreyerek gözlemeni, beni de yanına çağırmanı sanki bugün gibi anımsıyorum Anne! Bir iki kez kırmızı kart gördük; ama babam buldu buluşturdu her ay düzenli ödeme yaptı. Sucu Sami suyumuzu bağladı, ilk kez duş denilen delikli bir yerden akan sıcak su ile yıkandık. Elektriği herkesin ustası komşumuz Necati Bey bağladı ve sen her zaman olduğu gibi Edison’a cennet yollarını açacak dualar ettin.

Anne seni doyasıya özlediğim bir olay da; Samsun’dan Ankara’ya bize gelişin oldu. Ben o günlerde ODTÜ’de bir görüşme yapmış ve lisansüstü ders görmeye özel öğrenci olarak kabul edilmiştim. Daireden izin alıp haftada iki-üç gün öğleye kadar derslere giriyordum ki; ilk üç ayın sonunda öğrenci olayları patlak verdi. Senin geldiğin akşamüzeri bizim yan sokağa sivil polisler gelmiş bizim bahçedeki gül dipleri dahil her yeri aramışlar, tek tek bizim dairelere de gelerek silahlı gençlerin bizleri rahatsız edip etmediklerini soruyorlardı. Kapımıza gelen görevlilere bizim böyle bir olayla karşılaşmadığımızı söyledim. İçeri girdim, sonra komşulardan öğrendim ki; Aşağı Ayrancı’da bir apartmanda kalan öğrenciler yer değiştirmişler, acaba buralara gelmişler miymiş? Aramaların nedeni buymuş.

Anne seninle henüz hasret gidermeden önce, Ankara’nın politik havasına girmiş oldun, bizlere Samsun’u anlattın; sonra yattık. Ertesi sabah dersim olduğu için ben biraz erken kalktım. Giyindim ve senin yattığın odadaki ODTÜ öğrenci kimliğimi almaya girdim odana. “Anne benim kimliğim masanın üstündeydi” dememe zaman kalmadan sen yataktan doğruldun ve göğsünden bir şey çıkarttın. Nemden biraz buruşmuş, fotoğrafı sallanan benim kimliğimdi bu. “Anne ne yaptın bu kimlikle ?”diye merakımı gidermek istedim. “Oğlum, o kimliğin benimle ilgisi yok; ama polislerin konuşmalarından ODTÜ’yü duyunca korktum, senin masa üstündeki kimliğini saklayayım dedim”. “Biz kadınların en dokunulmaz aranmaz yeridir göğüsleri, yatarken de çıkarmayı unutunca bu hale gelmiş” diyerek merakımı gidermiş oldun. Fotoğrafımı zor tutturduğum kimliğimin bendeki anısı aşağıda Anne !

 

 

 

 

 

                                                               

 

 

Babamın da benim de doğduğumuz, depremlerde tüm koşuların bizim eve sığındığı o her yanı ahşap evden sonra kiraya çıktığımız ilk ev, Çiftlik Mahallesinde İnce Sokakta 74 numaradaydı. Ev sahibimiz hemen bize bitişikte kalan Ramazan Aga ve Havva teyzeydi. Sakalık yapan, Selanik göçmeni Ramazan Aganın eşeği ilk zamanlar bizim altımızda, yani evin giriş katındaydı. Güzel sesiyle (!) bizi her sabah erkenden uyandırırdı.

1947 yılı, ilkokul 3. Sınıftayım, yaşım 9. Küçük kardeşim Ayşe yeni doğmuş, üç kardeş olmuşuz. Babam – 22 yıl yanında çalıştığı tütün tüccarının iflas etmesi sonucu – işsiz. Bir buçuk odalı bir evde kiracıyız. 25 lira olan kirayı iki aydır veremiyoruz. Babaannem safrakesesi ameliyatı olacak ama Samsun’da yapılamıyor, İstanbul’a gidilecek. Amcam ve halalarım gereken masrafı üstleniyorlar. Babaannemi İstanbul’a götürme görevi işsiz olan babama veriliyor.

Babaannemin düğün armağanı olarak anneme verdiği küpe ve yüzüğü annem, duvar komşumuz Samiye teyzeye “rehin” bırakıp borç alıyor. Bu sözcüğü ilk kez duyuyorum; “rehin”. Borcumuzu ödediğimizde, Samiye teyze geri verecekmiş aldıklarını.

 

 

                                                

 

Hafta sonu olmalı ki evde sedirin üstünde ders çalışırken biryandan da aşağıdaki şiirle uğraşıyor, heceleri tutturmaya çalışıyorum. Başında beyaz yaşmakla küçük kardeşime mangalda nişasta bulamacı pişiren anneme- çocuksu özlemlerle dolu-  şiirimi okuyorum. Annem, durumu biraz abarttığımı, kısa sürede toparlanacağımıza beni inandırıyor; ama ben 2 yıl sonra ortaokula başlarken bile, komşunun çöpe attığı okul çantasını babama onartarak, 125 kuruşa pazardan alınan ve kaçıncı el olduğunu bilemediğim ortaokul şapkasına sarı şerit ve kokart takıp ortaokula başlıyorum.  

 

      F A K İ R L İ K

 

Ah bu fakirlik yok mu?

İnsanı mahveden o.

Ne yemek var ne ekmek

Zenginde var bal börek.

Para yok ki alacak,

Bir lokma ekmek olsun,

Karnını doyuracak.

Ey ! zenginler zenginler,

Şükredin halinize.

Allah insaf versin de

Yardım ediniz bize.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Yalçın Anıl
Standart Üye / 47 Yazı / 387,3K Okunma

1938 Samsun doğumlu Orman Y.Müh. Emekli


Yorum Yap

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.

ya da üye olmadan yorum yap ve onaylanmasını bekle.
ÜST