Loading

KIRIK DÖKÜK ANILAR

Geçmiş yılların anı birikintilerini mercek altına almak...

Anı Defteri Kapağı

                                                       KIRIK DÖKÜK ANILAR

                                                                                                        Yalçın ANIL

 

Belki “Kuzen” deyip geçerim; ama güzel dilimizdeki tanımlamalardan birini kullanmak istiyorum. Halamın torunu Selim ile yaş yakınlığımız bizi akran arkadaşlar gibi yapmıştı. Selim benden 6 yaş küçüktü. Anne ve babasından sonra o da Almanya’ya gitti. İstanbul’daki Alman Lisesini bitirdiği için dil derdi olmadı ve orada mimarlık eğitimi aldı.

Almancasının çok iyi olması, kendine başka kapılar açtı. Bir işyeri kurduktan sonra girdiği yeminli çevirmenlik sınavlarını yüksek derecelerle kazanıp bu işi meslek edindi. Bütün bunları anlatmam rahmetli Selim’i anlatmak için değil, konuyu; onun mahkemelerden tanıdığı Alman yargıçlardan birine getirmek için köprü kuruyorum.

 Flux olarak tanıdığımız hukukçu, iş hukuku konusunda kuzey Almanya’da çok tanınan yargıçtı, Selim’in yakını, bizim de dostumuz oldu. Almanya’ya gittiğimizde bizi evlerine davet ediyorlar, karşılıklı kültür alışverişini geç saatlere kadar sürdürüyorduk.

Bay Flux bizden büyüktü, İkinci Dünya Savaşı sonrasında askerliğinde; Dortmund yakınlarındaki İngiliz birliklerinde çevirmenlik yapmış, İngilizcesini akıcı duruma getirmişti. Bizlere söylendiğine göre; oralarda bir bürokratın ölümü kolay kolay TV haberi olmazmış; ama emekliliğinde vefat edince  Flux’a bayağı bir yer vermişler haberlerde.

Benim anılar böyle en az 40 yıllık oluyor; günü gelirse Flux ailesi ile söyleşilerimizi, benim merakım nedeniyle girdiğim Türklerin “azülcü” olmak için başvurdukları mahkemeleri, üniversite dersliklerinde eşim ve kızımla Türkçe okumalar yaptığımız günleri anlatmak isterim. “cü” ekini bizim işçiler koymuş, azülcü diye, “sığınmacı” anlamına çok yaygın bir uyduruk terimdi o yıllar.

Gelelim dostumuz Flux’a. Flux’un iki kızı vardı. Küçüğü üniversiteyi yeni bitirmiş stajyer tarım mühendisiydi; büyüğü ise mineroloji dalında doktorası olan bir jeologtu. Evleri küçücüktü, büyük sayılan bir odasının bir duvarına cam vitrinli dolaplar yerleştirilmiş, içinde onlarca taş örneği vardı. Adamcağız ünlü bir hukukçu ama neredeyse kızı kadar da minerologtu. Ayrıca orta halli bir teleskopla da gökyüzünü izlemekten hattâ bize de izletmekten sevinç duyuyordu.

Flux, yaz dinlencesinde gittiği ülkelerden bana bitki ve taş örnekleri yollar, minik kolilerle gelen taşlar için bizim postacıların “Bu son olsun, aslından bunların laboratuvarda kontrol edilmesi gerekir” demelerine alışmıştım.

Önemli bir konu da adamın yabancı dil merakıydı. Türkiye’ye gelmelerini kaç kez söyledim ama bir koşulu olduğunu Selim’den öğrendim: Gideceği her ülkenin dilini mutlaka çat-pat konuşabilmeliymiş. Avrupa’nın ana ülkeleri için sıkıntısı yoktu, Fransızca ve İtalyanca çantada keklikti de İspanyolca ve başka bir iki dile zaman ayırmış biraz. Bana İngilizce yazdığı mektuplarda Ömer Hayyam’dan söz açar, onun Almancaya çevrilmiş şiirlerini ve felsefesini çok sevdiğini yazardı.

Benim esas anlatacağım mineroloji doktorası yapmış olan Susanne (herkes ona Suzan derdi ) da babası gibi çok yönlü biriydi. İlgi alanları hiç bitmezdi. Türkiye’ye geldiğinde ben Ankara’da yoktum. Rahmetli eşim ona güzel bir gezi planı yapmış, ODTÜ’lü dilbilir bir öğrenci ile Anadolu Medeniyetleri Müzesi’nde gezmedikleri köşe kalmamış, binanın taşları konusunda da ilgililere Suzan  bilgi vermeye başlamış sonunda…

Suzanların evindeki taş koleksiyonunu incelerken Üniversite birinci sınıfta ben de jeoloji okuduğumu, nedenini bilmeden dersi çok sevdiğimi, hocamızın da dünya çapında ünlü biri olduğunu söyledim. Prof. Dr. Ahmet Can Okay’ı çalışmalarından tanıdığını belirtti Suzan. Çok sonraki yıllarda ben de Azeri hocamızın ününü Prof. Dr. Celal Şengör’ün anılarından öğrenmiştim.

Dolaplardaki taş örnekleri ilgimi çekmişti, birçoğunu da tanıyordum. Suzan’a bu örneklerin hiç olmazsa bir bölümünü sertlik derecelerine göre sıralanarak dizilmesinin ilginç olacağını söyleyince; “ O kadar zaman ayıramazdım, gerekince sertliğinin kaç olduğunu kitaplardan bulurum “şeklinde bir bana yanıt verdi. Benim de istediğim, konuyu buraya getirmekti zaten. Onu şaşırtan bir ezberimi bilimsel adlarıyla döktürmeye başladım: ”Bak ben sana sayayım mı sertlik derecesini Talk / Jips / Kalsit / Florit / Apatit / Ortoklaz / Kuvars / Topaz / Korendon / Diamond Deyince bu işe çok şaştı kızcağız. Ben son saydığım üç taşın çok kıymetli olduğunu Türkçesinin Yakut / Yeşim / Elmas/ diye bilindiğini ekledim. “ İşiniz yok da bunu mu ezberlettiler size” dedi. Gülmekten yıkılıyordu. Ben bu kez onun daha çok üstüne gittim.” Ben üniversiteye geldiğimde bu derecelendirmeyi zaten biliyordum. Sanırım lise birinci sınıfta kimya dersinde görmüştük. Arkadaşlarımın çoğu genel olarak bilse de benim hoşuma gitmiş, sıralı olarak aklımda kalmış” biçiminde sözler söyledim. Almanlar çok haklılar, ezberin her konuda gereksiz olduğunu söylüyorlar. Kaynaklara başvurmak daha akıllıca bir iş şeklinde düşünüyorlar.

Bu ezber konusuna kendi botanik sınavımda da tanık olmuştum. Sınav kapısında sıramı bekliyordum. Bir arkadaşımız hemen hemen ezberlemişti kitabı. Kapıda heyecanla onu beklerken yüzü düşmüş bir şekilde içeriden çıktı. “Sârâ Hanım bana Süleymaniye’de imamlık yapabileceğimi söyledi ve eylülde gel dedi” diyerek üzüntüyle ayrıldı. Üzüntülüydü; ama biraz da hak etmişti sanırım. Sârâ Hanım’ın Magna Carta gibi, yazılı olmayan anayasalarını hep bilirdik: Henüz üniversite birinci sınıfta FKB (Fizik, Kimya, Biyoloji) öğrencisiydik, fakültemiz kesinleşmemişti öyleyse rozet takmamalıydık; bıyıksız olmalıydık ve ezber bize yakışmazdı. O imam adayı arkadaşımız; pos bıyıklı, ezberci ve belki de rozetliydi. Eylülde gelmek için altyapıyı hazırlamıştı ki; sonucu hak etti.

Sınavın yapıldığı Botanik Enstitüsü binasında Büyük ders anfilerimiz dışında botanik ve zooloji laboratuvarlarımız da vardı. Hepimize birer mikroskop olmak üzere çalışmalar başlar, incelenen görüntüler kâğıtlara aktarılırdı. Elim çizgiye biraz yatkın olduğundan o konuda hiç sıkıntı çekmedim. Hattâ yılsonu sözlü sınavımda Sârâ hoca asistanından istedi benim çizimlerimi, iyi bir not almama neden oldu o çizimler.

Zoolojiden yazılı sınav yapılıyor ve bir soru da laboratuvara ilişkin oluyordu. Verilen örnekte yapılacak çalışmadan sonra elde edilen bilgiler sınav kâğıdına aktarılıyordu. Benim şansıma; bir tahta üzerine gerilmiş bir dişi kurbağa çıktı. Yanında bir de neşter duruyordu. Laboratuvar sorum; üremenin nasıl olduğunu anlatmaktı; ama neşteri kullanıp dişi kurbağanın yumurtalarını tahta üstüne yaymam isteniyordu. Az yalvarmadım asistan ablaya, kesme işlemini yapması için. Bir karnını deşse hayvanın, ben sular seller gibi üreme aşamalarını yazacaktım. İş başa düştü neşter kullanmayı da öğrendim böylece, sonuçlar açıklanınca iyi bir not kaptığımı da gördüm.

Enstitünün manzarası çok hoştu. Botanik laboratuvarında mikroskobun başındayken bile Haliç’in tüm görüntüsünü kuşbakışı izlediğim o Botanik Enstitüsü yıllar sonra yıkıldı. Süleymaniye’nin tüm görkemini kapatıyor, sanat tarihçilerini çileden çıkarıyordu. Şu anda Botanik Enstitüsü nerede? Hattâ var mı? Varsa hangi üniversitenin?

 Benim mezun olduğum Orman Fakültesi bile İstanbul Üniversitesi’nin değil artık. Ben şimdi Cerrahpaşalıymışım .

Bu kadar karışıklığın içinden yerli yabancı bir tutam anı çıkardım size. Kırık dökük yanları varsa hoşgörün.

 

 

 

        

   Benim yanımdaki Suzan. Duyunca biz de ailece çok üzüldük. O bilim insanı, aramızda yok artık…

( Bu fotoğraflarda 42 yılın  solgunluğu vardı. Yapay Zekâ tam 1 dakikikada canlandırdı renkleri )

 

                               Sakallı olan Flux, onu da özleyeceğiz...      

 

                                Flux'un arkasındaki taş örnekleri

Yalçın Anıl
Standart Üye / 54 Yazı / 409,3K Okunma

1938 Samsun doğumlu Orman Y.Müh. Emekli


Yorum Yap

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.

ya da üye olmadan yorum yap ve onaylanmasını bekle.
ÜST