Loading

Bacasız Ev

Magritte: The Mystery of the Ordinary, 1926–1938

BACASIZ EV

   Bu gece nasıl bir karanlıkta olduğumu bilmeni istemem. Işıklar sönmüş. Eviniz yıkıldı yıkılacak diyorlar. Bacası olmayan tek ev bizimki olduğundan evimizin bu yüzden yıkılacağını düşünüyorum. Eve bir baca yapsak olmaz mı, diyorum. Çocuk aklı deyip gülüyorlar. İşte bu koca şehirde karanlıkta yatarken hissettiklerimin özeti bu hayallerden ibaret. Yarım yamalak olsa da asla inkâr edemeyeceğim bir geçmişin ıstıraplı çırpınışları… Koynuma; sanki yaş kütükleri öğütmüş sobadan bir kürek dolusu kor ateş koymuşlar. Ben ise, o sobanın bedenimi yalım yalım kuşatan sıcaklığını çok özledim. Ateşimin kırk derece olduğu zamanlarda, sobanın önündeki delik deşik muşambanın üzerine uzandığımda, yüzümün yanarken sırtımın üşüdüğü o günü özlüyorum. Etrafımdaki sesleri hayal meyal hatırladığım bu tuhaf zaman diliminde, erken yaşta okuduğum kalın kitaplardan birinde yaptıklarından dolayı kendisine çok hak verdiğim bir delikanlının zihnimde beliren yüz hatlarının, kendinden emin ifadesini seyrediyorum. Kitabı yeni okuduğum için o hastalık süreci boyunca bu küçük halüsinasyonlar devamlı olarak tekrar ediyor. Bir an ayağında prangalarla mahkûm edilmiş olsa da kalbindekilerden kurtulduğu için tebessüm ediyor.

       Ateşim kırk derece. Battaniyeyi tepeme sarıp nefesimle terlemeye çalışıyorum. Bacası olmayan evdeki sobanın ısısıyla yüzümün gerildiğini düşünüyorum. İnat etme hastaneye git diyor. Hastaneleri oldum olası sevmemişimdir. Yine hastalıktan gözlerimin seğirdiği bir günde hayatımda ilk defa bayıldığım o an aklıma gelir. Dezenfektan kokusundan başka bir sebep bulamadığım bu talihsiz olayın unutulması için uzun süre kimsenin hasta olmaması için dua etmiştim. O günden sonra, her hasta  olduğumda, harıl harıl yanan bir sobanın karşısında yatıp her zamankinden farklı düşünebilmenin ne anlama geldiğini sorgularım. Çoğu zaman düşüncelerimin ne derece doğru olduğuna karar veremem. Bu yüzden sadece körkütük düşünürüm. Varlığımda duyduğum  ürpertinin sessizce dışavurumudur bu düşünceler.

   Bu gece nasıl bir boşlukta olduğumu bilmeni istemem. Sen beni hep farklı tanımıştın. Belki beni o delikanlı kadar cesur bir roman kahramanı zannetmiştin ama ben pek yazarların ilgisini çekecek tiplerden değilim. Bu dünyaya gelmiş olmaktan dolayı derin azap duyan, bu çetin yazgının içindeki manayı ararken kendi varlığına yabancılaşan hasta bedenimi bir roman kahramanı olmakla avutuyorum.  Fakat insanlığın geldiği nokta beni şaşırtıyor.  Bu dünyaya dört elle sarılmak ve erişmek istediğimiz  hedefler uğruna, yol üstünde karşımıza çıkan her türlü engeli profesyonellikle bertaraf etmek üzerine kurulu hayatlarımız var. Ne kadar mutsuz olduğumuzu  kendimize bile itiraf edemeyecek kadar mutluyuz. Bu düşüncelerimden dolayı beni ne kadar yargılasan haklısın.  Hatta bir gün ölmeyi istediğimde, beni alelacele susturduğunda bu korkunun bizleri neden bu kadar kuşattığını merak etmiştim. O zaman ilk hastalığımda bunu düşüneceğime dair kendime söz vermiştim ama aradan üç hastalık geçti hala bu konuyu düşünemedim. Doğumların ve doğum günlerinin kutsandığı, ölümlerin ise önce garipsenip bir zaman sonra hiç yokmuş gibi kutlamaların ve koşturmacanın içinde kaybolduğu bir dünyayı giderek daha da tuhafsıyorum.  İnsanoğlu kendini doğduğu andan itibaren ölümsüz kılmış. Öldüğünde ise ölümsüzlüğü yaşayanlara miras kalıyor.

   Acınacak haldeyim , bunun farkındayım. Boğulacak gibi oluyorum ama terim kuruyup ateşim yükselmesin diye battaniyeden kafamı çıkartıp bir temiz hava alamıyorum. Böyle bir durumda seninle daha önce hiç konuşmadığım kadar açık olabildiğim için mutluyum. Sağlıklıyken çoğu problem yokmuş gibi görünür.  Bu yüzden  o kitabın bana öğrettiği gibi böyle zamanlarda düşünerek vicdanımı rahatlatırım. Bir gün ölümsüzlüğü başkalarına bıraktığımda, hayatın tüm güzellikleri ve tüm deneyimleri geride kalan saniyelerden ibaret olduğunda, sayrı bedenimle bunları sorgulamadığım için kendimi suçlamak istemem. Bu yüzden sana minnet duyuyorum. Bir insanın en gizli köşelerinde, hatırasında , çocukluğunu geçirdiği yıkık dökük bir harabe kadar yer kaplayan ama onun için çok önemli olan parçalar vardır. Onları keşfedebildiği müddetçe kendini tamamladığını hisseder.  Bu karanlık anımda keşif yolculuğumda bana destek olduğun için çok teşekkür ederim.

    Ateşim otuz dokuza düştü. Eviniz bir seneye yıkılır diyorlar. Biraz büyümüşüm. Bunu söyleyenlere hayret ediyorum. Görürsünüz iki sene de geçse yıkılmayacak diyorum. Bacası yok diye arzın dibine gömeceksiniz yakında. Sizin söylediğinize göre yanması lazımdı bu zamana. Sobadan çıkan dumanla tavanın tahtaları zift bağlamış. El dayanmıyor tahtalara, lav gibi kurum akıyor. Yanmadığına değil de yıkılmadığına mı şaşırıyorsunuz? Enkazın altında kalırsak bir gün, dumandan boğulmadığımız için şükrederim. O evde yaşamadığınız için bilmezsiniz. Kışın tahta koridorun üstüne camsız pencereden karlar doluyor. Sabahına oracıkta donuyorlar. Sadece sobalı oda sıcaktır. Kardan adam yapıp elimiz uyuşunca sobalı odaya koşarız. Elimizi ısıtıp sobaya patates atarız. Fırını kırık olduğundan isli olur tadı. Yağda kızartırsanız hele daha islidir. İsli patatesi bir tek ben severim. Ev bacasızken soba sağlam olur mu derler. İte kaka sokarlar yaş odunları. Bana mısın demez isli soba. Kızıla keser, demir kızılına… Bu soba böyleyse cehennem nasıldır dediklerini duyarsın. Cehennem sağlamdır dersin, is yapmaz. Çocuk aklı deyip gülerler. Karanlıkta fırtınanın sesini dinlemek için bazen tahta koridora koştuğumuz da olur. Tahta koridorda beklediğiniz zaman yüzünüze çarpan kar fırtınasının -camsız pencereye gözlerinizi kısarak yaklaştığınızda burnunuzu sızlatan o soğuğun- meşe odunları küle çeviren sobanın yakıcı sıcağından pek bir farkı yoktur.

     Battaniyeyi üzerimden atıp derin derin nefes alıyorum. Odanın tüm soğuğu bir anda terli bedenimi istila ediyor. Nefesimle boşanan terim bir anda kuruyor, başım ağrımaya ateşim yükselmeye başlıyor. Soğuk koridordaki camsız pencereden bir tokat gibi kar fırtınası tüm bedenime çarpıyor. Çocukluğumdaki evin yıkıldığını hissediyorum. Sallanan merdivenleri teker teker göçüp iki üç can alıyor. Çatının zift bağlamış iskeleti alevalıyor. Bu gece nasıl bir karanlıkta olduğumu bilemezsin. Kör bir duman ciğerlerimin, katran gibi her köşesine oturmuş. Çocuk yaşta okuduğum kalın kitaplardan birinin sayfaları tutuşmuş. Bu güne kadar hiç yüzleşmediğim bir gerçeğin farkına varıyorum. Karanlıkta yüzümü tunç rengine çeviren ışığın karşısında  düşüncelerimden öylesine korkuyorum ki … İsli sobanın karşısında, yırtık pırtık muşambada asırlarca uyumak istiyorum.

Yaşar Aydıner
Standart Üye / 9 Yazı / 11,5K Okunma

Kısa hikaye yazarı


Yorum Yap

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.

ya da üye olmadan yorum yap ve onaylanmasını bekle.
ÜST