Loading

Gece Rıhtımı

Rıhtım ve kadın

Bir gece yarısı ansızın bin yıl yaşamasını umduğum kaplumbağa için…

Uzak, yabancı ve haftanın günlerinden biri olan cuma için… İçimizdeki çocuğa…

 

Beyoğlu’ndan Kabataş’a doğru yürüyordum. Eski rüyaların hatırı vardı sokaklarda. Soluk, donuk hatıralar köşe başında bekleşiyordu. Herkesin kendi günahıyla yüzleşeceği bir günü yaşıyordum. Dünümü hatırladıkça sarsıldım. Senin dünde kaldığını ne bu günümde ne de yarınımda olamayacağını hatırladıkça dağılmaya başladım. Yürüdüm.

Kilisenin kapısından içeri girdim. Dua eden bir kadın vardı. Durup onu izledim. Titrek elleri ile beyaz bir mumu, bir başka mumun alevi ile tutuşturup nasıl yaktığını, ellerini çenesinin altında nasıl birleştirdiğini, sessizlik içinde tefekkür edişini uzunca seyrettim. Suskunluğunun sesini duydum. Bazı çığlıkların sessiz olması gibiydi. Duasını bitirirken bakışlarımız kesişti. Başımı eğerek selamladım onu. Aziz İsa’nın heykeli önünde istavroz çıkardıktan sonra göz ucuyla çıkışı işaret etti. Avluya çıktık.

 “Belli ki bir hikâyen var. Anlat onu. Seni Tanrı’nın evine getiren nedir?”“Dün gece rüyamda bedenimle birlikte ruhumun da birleştiği adamı gördüm. İsmi Aren. Onunla görüşmeyeli yıllar oldu. Birlikte uzun bir gemi yolculuğuna çıktığımızı gördüm. Gemi, zamanın içinde yüzüyordu. Yolculuğumuzun sonunda zamanda binlerce yıl geriye gitmiş oluyorduk ve yalın ayaklarla beraber antik dönemlerden kalma bir tapınağın beyaz mermer merdivenlerini çıkıyorduk. Merdivenin en üst basamaklarından birinde, tapınağın girişinde karşımıza siyah ve büyük bir yılan çıkıyordu. Korkuyordum. Nefesim kesiliyordu yılanın karşısında. Aren ise usulca elini uzatıp yılanı alıyor ve uzaklara gönderiyordu. Ardından tapınağın eşiğinden içeriye adımımızı atıyorduk. İçeride bizi çıplak sayılabilecek kadar az giyinmiş bir kadın, elinde antika bir buhurdan ile dans ederek ve sanki binlerce yıldır geleceğimizden haberi varmışçasına sükûnetle karşılıyordu. Elindeki antika buhurdandan gelen koku nefesimi açıyordu. Tapınağın girişinde defne yaprakları kaynatılan bir havuz vardı. Kadın havuzdaki sudan alıp etrafımızda dans ederek üzerimize serpiştiriyordu. İçimde Aren ile uzun zamandır görüşmemenin yarattığı bir kırgınlık vardı. Arınmayı bekleyen bir günah içimde demleniyordu. Aren’e baktım. Gün ışığı tapınağın cam kubbesindeki rengârenk mozaiklerden içeriye süzülüp Aren’in beyaz gömleğinde bir gökkuşağı oluşturuyordu. Yıllar sonra bir rüyada buluşmuştuk. Özlemiştim onu. Yüzüne bakarken dalıp gittim. Bir güvercin kanat çırptı tapınağın boşluğunda. İrkildim. Bir ürperti yokladı bedenimi. Aren’in bana baktığını gördüm. Güçlü, keskin bakışları vardı. Sakallarının yeni kesildiği belliydi. Hiç değişmemiş diye düşündüm. Elimi tuttu. Ona nasıl dokunacağımı, kendimi ona nasıl bırakacağımı bilemeyerek afalladım. “Sarıl bana,” dedi. Kollarımı boynuna dolarken tapınağın boşluğunda kanat çırpan güvercini rahmimde hissettim. Kanat çırpan güvercinden bir tüy havada süzülüp, döne döne çıplak ayaklarımızın önüne düşerken sesim havada asılı kaldı. Nefes almakta zorlanarak soluk soluğa uyandım. Açık kalan pencerenin pervazında bir güvercin kanat çırpıyordu. Gün ışığı doluyordu içeri. İçimdeki küskünlüğün eridiğini ve arındığımı hissedebiliyordum. Kendime bir çay koydum. Kaktüslere su verdim. Evden çıktım. Yürüdüm. Yol beni buraya getirdi.”

“Rüyan çok güzelmiş. Arkadaşın hayatta mı? Niye görüşmüyorsunuz?”

Kilisenin avlusundaki güvercinler kanat çırparak uzaklaştı. Gelecekte bir gün hayatta olmayabileceğini düşündüm. İsmini bile öğrenmediğim bir yabancıya seni anlatmak garip hissettirdi.

“Aren, hayatında beni istemiyor,” diyebildim yabancıya.

Dua eder gibi konuşmaya devam etti benimle. Derin bir anlam okunuyordu gözlerinden. 

“Bir şeyin kalbimizi kırması için yanlış olması gerekmez ki zaten. Hem yollarınız kesişir belki yeniden…”

Sakin, duru bir sesle konuşuyordu. Bilgeliğin sesini yükseltmeye ihtiyacı olmadığını hatırladım. Söz şifa olacak ise ve bir hakikati taşıyorsa, yerine ulaşıyordu kendiliğinden. 

Aren de böyle derdi: “Yolların kesişmemesi imkânsız…” 

Evet, anlamında başımı salladım. Kadına teşekkür ederek yanından ayrıldım. Tüneyecek bir yer buluncaya dek arşınladım sokağı. Nefesim tıkanınca soluklandım. Bir merdivenin başına oturdum. Duvarların ve ağaçların üstünden Kabataş sahili görünüyordu. Denize çıkıp çıkmayacağı meçhul sokaklar vardı. Elimde Pessoa’nın bir kitabı, hangi limana demir atacağını bilemeyen bir gemi gibi yakıtımı tüketerek açıklarda dolanıyordum. En kötüsü de bir gece yarısı hayatın ıstırabını geride bırakıp her şeyi unutabileceğimiz bir rıhtım yoktu.

Otobüsümün kalkış saatine az kalmıştı. İstanbul’u biraz daha seyretmek istedim. Bu şehrin müptelası olmuştum. İstanbul vazgeçilmez, tutkulu, lanet bir aşk gibiydi. Ne vazgeçebiliyordum ondan ne de yaşayabiliyordum onu. Vapura binersen denizi görürsün, metrobüse binersen kaldırımı. Ama neresinde olursan ol bu şehrin, bir cadı kazanı gibi kaynıyordu İstanbul: Kadınlar, erkekler, travestiler, translar, çocuklar, göçmenler, işsizler, âşıklar, dilenciler, katiller, turistler, kuşlar, kediler ve köpekler… Bir de camiler ve türbeler vardı bu şehirde. Saymakla bitmezdi bu şehrin camileri, türbeleri, dergâhları… Bu şehir için evliyaların ve minarelerin hürmetine ayakta kalıyor derdiler. Herkes bir şey derdi. Ben göğsümün orta yerinde kendi iç sıkıntımı taşırken ve kendi günahlarımla bile yüzleşemezken başkasının günahına bir şey diyemezdim. 

Bir gemi geçti gözümün önünden. Merdivenin başından kalktım. Otobüse yetişmek için adımlarımı hızlandırdım. Başımın üstünden çığlık çığlığa geçen martıya aldırmadım. Başka zaman olsa dönüp bakardım. Küfrederdim belki. Bu şehrin kuşları deliydi. Çığlıklar atarak üstünüzden geçebilir, kafanıza pisleyebilirdiler. Bir Beyoğlu sokağı daha geride kalıyordu. Bu sokağın merdivenlerini sevmiştim. Güzel merdivenleri, yolları, eski çeşmeleri olan sokaklara bayılırdım. Sokağın sonunda rüzgârlı bir yokuş varsa ve gemiler geçiyorsa ilerideki sonsuz mavilikten, benden mutlusu olmazdı. 

( Gece Rıhtımı'nın devamı Gemi Öyküleri'nde, kitap, edebiyatist yayınları, syf: 29 )

 

Fotoğraf: Sibel Çelik

Hacer Aktaş
Standart Üye / 4 Yazı / 1,6K Okunma

İstanbul Üniversitesi, lisans, 2016


Yorum Yap

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.

ya da üye olmadan yorum yap ve onaylanmasını bekle.
ÜST