Loading

KORKULUK

Andrew Wyeth- Christina's World

   Bugün doğduğum topraklarda ilk iş günümdü.  Kliniğe  adımımı attığım anda sanki metrelerce yuvarlanacağım bir dağın tepesindeymişim gibi hissettim.  İsabel’i koridorun orta yerinde o halde görünce sanki rüyadaydım. Yerde kolunu bacağından ayıramadığım bir kadın sürünüyordu. Birbirine karışmış saçlarını ortadan ikiye ayırsam sanki kafasından ardından bir yüz çıkacaktı. Terliklerin birini sol eline diğerini sol ayağına geçirmişti.  Bu onu ilk görüşüm değildi. Çocukluğumu geçirdiğim kasabanın müdavimlerindi İsabel. Çok yaşlı bir annesi vardı, bir de kız kardeşi. İsabelle neredeyse hiç ilgilenmezlerdi. O sürünmeye başladığında ben sürünmeyi yeni bırakmışım. Annemin söylediğine göre eskiden kullandığı koltuk değneklerini bulup bahçe fırınında yakmışlar. İsabel  de o günden sonra sürünerek böğürtlen ve yaban mersini toplamaya başlamış. Onun bir kalbi olduğuna kimse inanmazdı. Sadece derisi olan içi boş ufacık bir kadındı. Bir çocuğun anlattığına göre gözleri kuyu gibi derindi. Göründüğünden çok daha yaşlıydı.  Annesi, kız kardeşi bile o yokmuş gibi hayatlarına devam ediyordu.  Yaz aylarında sürekli eksilen orman meyvelerini yiyemediği için üzülen kasabalı çocuklar için küçük bir ifadesi vardı  sadece. Korku. Gece kabuslara giren yırtık elbiseli hayalet. Yüzünün her iki yanı keçeli saçlarla kaplı,  ellerini ayak olarak kullanan bir vahşi. Parmakları pençe gibi güçlüymüş . Onu çayırlıkta gören bir çocuk gece lambalar sönünce düşündüklerinden kabusuna sızanları, gerçekmiş gibi diğerlerine anlatırdı. İsabel korku kelimesinin ete kemiğe bürünmüş haliydi.

     Neredeyse on beş seneye yakın kuzeyde görev yaptıktan sonra doğup büyüdüğüm yere gelmiş olmak beni çok sevindirmişti. Hayatımın büyük bir bölümünü kuşatan boşluk hissinden biraz sıyrılır gibi oldum. Bugüne kadar duyduğum garip hikayeler , hepsini bir sır olarak saklamaya yemin ettiğim hasarlı hayatlar zamanla içimde tamiri imkansız bir boşluk açtı. Terzinin söküğünü dikemediği gibi ben de içimdeki boşluğu dolduramadım. Sadece müthiş bir soğukkanlılıkla karşımdakini; kolları hasırdan, ağzı mısır koçanından korkuluklarla konuşurmuş gibi dinledim. Onlar içindeki yangını bendeki karadeliğe boşalttıkça insanlığımı yitirdiğime inandım.  Hayatımın o aşamasından sonra rüyalarla gerçekleri karıştırmaya başladım. Bazen gerçek rüyalardan daha karmaşık, kabuslardan daha ürkütücüydü. Bazen gerçeklik ruhumdaki azabı öylesine kemirip büyütüyordu. İsabel’i gördüğüm anda içimdeki boşluk ikiye katlandı. Yüzünü seneler sonra ilk defa görüyordum. Aradan o kadar zaman geçmesine rağmen sanki eski günlerde daha yaşlıymış gibi geldi. Keskin, kemikli yüzünde derinleşen gözleri iki kuyuya benziyordu. Hayattan hiçbir beklentisi olmayan biri sanardım onu. Geçen zamanın verdiği tecrübeyle öyle olmadığı anlamıştım.  İçime öylesine derin bir üzüntü çökmüştü ki sanki onun kaybolan hayatının sorumlusu bendim.  İsabel beni tanımış gibiydi ama hala susuyordu. Birazdan kliniğin metal grisi duvarları yıkılacak, zeminin büyük kare fayansları çökecek açılan delik tüm evreni yutacaktı sanki. İsabel gülümsedi. Yüzünde bulunan kemikler, kaslar kusursuz bir makinenin parçasıymış gibi var gücüyle gerildi.  Bu tebessüm zayıf kadının yüzüyle o kadar bütünleşti ki gözlerinin rengi birkaç ton açıldı.  Bugüne kadar görmediğim kadar zarif bir rüyadayım zannettim. İçimdeki kuyu daraldıkça daraldı.  Uçurumun kenarındaki hasır korkuluğun kalbinin atışına şahit oldum. Karşımdaki kadın gülümsediği anda korkuluk, kendini oyuna kaptırmış uçuruma doğru koşan bir çocuğu kucakladığı gibi çayıra savurdu. Hayat anlamıyla bütünleşti. Annem öldüğünden beri ilk defa gözyaşı döktüm. Ona doğru eğildim bana sağ elini uzattı. Elini kibarca sıktım. O da ellerimi okşadı. Parmakları gerçekten pençe gibiydi. Küçükken bana korkmayı öğreten kadın, canımı yakmaktan korktuğu için elimi sıkmamıştı bile. Hoş geldin Marla’nın kızı, dedi. Onun sesini duyunca kasabanın sabahlarını, akşamlarını , sonsuz çayırlarını duyumsadım. Eskiye dair ne varsa, hasta bir kuş kalbi gibi titrek sesinde can bulmuştu. Senelerdir geceleri yatağımda debelenirken, hasretini çektiğim çocukluğum karşımdaydı. Annemin tombul bedeniyle yürüdüğü dar patika, akşam güneşinde Monet tablosunu andıran hayali perspektif… İsabel’in gözleri, gerçeğin renklerine kavuşmasıydı. Kaybolan zamanı, özlemini çektiğim günleri orada buldum.  Çıplak vadinin tepesindeki orta halli gotik evlerde, hayatımın en yoksul döneminde ne kadar da mutlu olduğuma şahit oldum.  Güneşin bir ayna gibi içime sızıp sevincimi yansıttığı günlerin,  gölgeli çayırlardan ışıklı ovalara koştuğum zamanların buruk özlemini hissettim.

            Merhaba İsabel, dedim. Sesimin tonu ona yakın çıkmıştı. Peki aradan geçen bunca zamana rağmen beni nasıl tanımıştı. Daha fazla konuşacak gücüm kalmadı. Kendimi klinik müdürünün odasına attım. İlk izlenim için hoş bir görüntü olmamıştı. Çantamdan çıkardığım mendille gözyaşlarımı sildim. Özür dilerim, hasta eski tanıdığım çıktı. Bu halini görünce kendimi tutamadım, dedim. Kısa boylu, mat suratlı adam bir anda yumuşadı. İsabelden bahsediyorsunuz sanırım. Onun için endişelenmenize hiç gerek yok. Kasabamızın en ünlü ressamıdır. Kardeşi onu buraya getirdiğinde artık ona bakacak gücü kalmadığını söyledi. İsabel kas erimesinden dolayı senelerdir yürüyemiyor. Buna rağmen her gün saatlerce sürünerek yemiş ve kök toplarmış onları boya olarak kullanıp tablolar yaparmış. Bu zamana kadar yaptığı tablolarla iki sergi yaptı kasabada. Kazandığı paranın yarısını kliniğe, yarısını  öksüz çocuklar için faaliyet gösteren bir vakfa bağışladı. O hayatımda gördüğüm en azimli sanatçı, dedi.  Şaşkına dönmüştüm. Ne sevinebildim ne de üzülebildim. Gözlerimin önünde yine bir korkuluk belirdi. İsabel tam korkuluğun dibine oturmuş boşluğun resmini yapıyordu. Onu yavaşlattığı için koltuk değneklerini yakıp sürünmeye başlamıştı.  Kocaman, gotik çatılı evin bahçe çitlerinin altından sürünerek geçiyor yandaki kulübeye ulaşıp , biten akrilik boyaların yerine yaban mersinlerini, böğürtlenleri taş gibi parmaklarıyla ezerek boyalar yapıyordu. İsabel her gün saat on ikide korkuluğun dibine geliyor günün tam ortasında yansıyan renkleri tuvaline aktarıyordu. İki  saat sonra sürünerek eve dönüyor; ertesi gün yine aynı saatte geliyordu. Çocukluğuma dair her şeyi hatırlamıştım.  İsabel’in kafasının ardında kimsenin şahit olmadığı bambaşka bir yüz vardı. Belki yürüyemiyordu ama gerçeği herkesten keskin görüyordu. Bu hayatı herkesten daha yoğun yaşıyordu. Klinik müdürü duvardaki tabloyu gösterdi. Bu onun en meşhur eserlerinden biridir. Satmak yerine bizlere hediye etti, dedi. Tabloya baktığımda içimi bir bulantı kapladı. Tablonun görünmeyen tarafında uçurum kıyısına kurulmuş devasa bir korkuluk vardı. Uçurum bir boşluk gibi tüm korkuları içine çekiyordu. Yokuşun aşağısındaki çayırda korkuluğun tam önünde bir kadın sürünüyordu. Belinde annemin kuşağı bağlıydı. İnce parmakları pençe gibiydi. Gözleri, özlemi içinde taş  olsa da sürenerek ulaşamayacağı çocukluğuna kenetlenmişti. Fotoğrafın sağ alt köşesinde eserin adı ve Isabel’in imzası vardı. “Marla’nın Kızı” yazıyordu.

Yaşar Aydıner
Standart Üye / 4 Yazı / 1,8K Okunma

Kısa hikaye yazarı


Yorum Yap

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.

ya da üye olmadan yorum yap ve onaylanmasını bekle.
ÜST