Loading

BOĞULMAK

sahil

Temmuz sonu olmasına rağmen havada sert bir esinti vardı. Gökyüzünün karanlık bulutlarla kaplı olması gelecek olan fırtınayı haber veriyordu. Uyku tutmamış, eski püskü evden çıkıp, iç sıkıntıma bir nebze de olsa iyi gelir diye yürüyüşe çıkmıştım. Son zamanlarda normal yaşantımdakinden daha sık karşılaşmaya başlamıştım bu iç sıkıntısıyla. Normalde gün içinde ara ara göğsüme bir ağırlık biner, önce panikler sonra derin sigara nefesleriyle kendimi bir nebze rahatlatırdım. Alışmıştım bu günlük rutine fakat son zamanlarda bu iç sıkıntısı beni uykularımdan uyandırıyor, tüm vücudumun halsiz kalmasına, günlerce yatakta keyifsizce yatmama ve ağır baş ağrılarına neden oluyordu. Eşim ısrarla doktora gitmemi söylese bile ben bilmediğim bir nedenden kabul etmiyordum bunu. İçten içe bu sıkıntıların neden kaynaklandığını biliyor fakat kendime bile itiraf edemiyordum.

Evden çıktıktan sonra nereye gideceğimi bilmeden bacaklarıma teslim etmiştim kendimi. Eski sahil yolundan denizin hırçın dalgalarına doğru ilerlerken tek elimle başımdaki ağrı noktalarını ovalıyor diğer elimle de yanmakta olan bir sigarayı tutuyordum. Sanki uzaklardan, çok uzaklardan tanıdık bir koku doluyordu burnuma. Anlamlandıramıyordum.

Sahile inen merdivenlerin başında durduğumda kafamı kaldırıp karanlık gökyüzüne baktım bir süre. İçimdeki sıkıntı gökyüzünün karanlığı gibi daha da karardı ve yine gökyüzünün büyüklüğü gibi iyice genişledi. Dudaklarımdan çektiğim duman boğazıma takıldı. Önce ellerim ardından tüm vücudum tarihin acı bir hatırasıyla titredi. Kendimi savunmasız bir çocuk gibi hissettim gökyüzünün altında. Ağlamak, ağlamak ve ağlayarak eve gitmek istedim. Yataktan hiç çıkmamış olmayı diledim. Hatta buraya hiç gelmemiş olmayı.

Biten izmariti fırlatıp derin bir nefes çektim içime. 57 yaşında kocaman adam nasıl ağlar dedim. Bu içindeki sıkıntıda geçecek sakin kal dedim. İş yerindeki sıkıntılar yüzünden böylesin yoksa bir şeyin yok dedim. Ne dediysem diyeyim içimdeki sıkıntı azıcık bile azalmadı. Ben azaldığına inanıp güçlü olduğunu sandığım adımlarla eski merdivenleri inmeye, denize yaklaşmaya başladım.

Seneler olmuştu buraya adım atmayalı. Denizin, sahilin, kayaların ve ağaçların eskiden burada böyle gözükmediğine emindim. Geçen seneler, kopan fırtınalar, büyük İstanbul depreminin etkileri ve tabi ki bakımsızlık… Eskiden bir sandalyeye oturup denizi izlediğim sahil şimdi kayalar ve hırçın dalgaların esiriydi. Burayı bu şekilde görmek yüreğime iyileştiremeyeceğim bıçak darbeleri sapladı. Buradan giden her güzel şey beraberinde geçmişin güzel anılarını da silmişti. Bana yalnızca gökyüzü gibi karanlık, deniz gibi hırçın ve bu kayalar gibi keskin anılar bırakmıştı.

Sahile inmeden evvel iç sıkıntısı olarak adlandırdığım ve geçtiğini düşündüğüm şey son merdiveni indiğimde kalbimi sıkıştıran bir mengeneye dönüştü.

“Allah’ım…”

Büyük bir isyanla döküldü harfler dudaklarımdan. Canım o kadar sıkıldı ki bir an yere yığılacağım ve oradan asla kalkamayacağım sandım. Bir sigara daha yaktım kendime. Bir hata yapmıştım, neydi o? Şu an böyle hissetmemin, hayatımda ara ara hüzün dolmamın ve bazı geceler mükemmel bir rüyanın içinden uyanmanın getirdiği kederle yatakta gözyaşları dökmemin bir nedeni vardı. Neydi o?

Dalgalar hırsla üzerinde bulunduğum kayaya çarpıyor ve birkaç damla soğuk su çıplak ayak bileklerime değiyordu.

Çocuklarımı düşündüm. Annemi babamı düşündüm. Karımı düşündüm. Dalgalar gel git yaparken yaşadığım hayatı düşündüm ve nerede yanlış yaptığımı bulmaya çalıştım. Dört tane çocuğum vardı. Sağlıklı, akıllı, başarılı çocuklar. Eşim bilindik bir ailenin bilindik bir kızıydı. Bir problemimiz yoktu aslında zaten evlendiğimizde çocuklarımız dışında fazla bir paylaşımımız da olmuyordu. Bir evin içinde iki farklı hayat yaşayan ev arkadaşları gibiydik.

Yaptığım hata bu muydu acaba? Hata gibi gelmemişti evlenirken. İyi, hoş, güzel bir kıza benziyordu. İdeal bir anne ve eşti işte. Neden daha fazlasını isteseydim ki?

Sevmiş miydim hiç o kadını? Elbet sevmişimdir. Sonuçta evliyim o kadınla, bana dört tane pırlanta gibi evlat verdi. Nasıl sevmeyeyim? Peki ne eksik? Neden uyandığımda ona bakmak yerine hızla yataktan kalkıyorum? Neden yemeklerden sonra onunla oturup sohbet etmek yerine odaya çekilip kitaplara gömülüyorum? Neyle, kimle yarışıyorum da bu kadar çok okuyorum?

Hatam bu muydu benim? Ben hiç sevmemiş ve sevilmemiş miydim?

Kaçıncısını bitirdiğimi bilmediğim izmariti hırsla denize fırlattım. Deniz sanki bu hareketime kızmış gibi köpürdü ve sert bir dalga dizlerime kadar ıslattı beni. Dalgadan kaçmak adına refleks olarak birkaç metre yandaki kayalara doğru attım kendimi.

Ve onu gördüm.

Nerede hata yaptığımı da o an anladım.

30 senede çözemediğim sıkıntı bir saniyede kayaya vurup geri dönen suya karıştı ve kaybolup gitti.

Hatam, geçmişim, baş ağrılarım, yürek sıkışmalarım denizin birkaç metre içerisinde bir kayada arkası bana dönük duruyordu. Ayak bileklerine kadar suyun içerisindeydi. Üzerinde uzun beyaz bir elbise, kafasında soğuğu önlemek adına takılmış lacivert bir bandana vardı. Seneler önce aynı yerde üşümemek için omuzlarına aldığı siyah şal yine aynı nezaketle omuzlarına sarılmıştı.

Kalbim duracak sandım.

Seneler evvel tam burada nasıl hissediyorsam öyle hissettim yine.

Ölüyorum sandım.

Kalbim etrafına sarılı mengeneden kurtulmanın heyecanıyla müthiş bir hızla sarsılmaya başladı. Tüm vücudum biraz evvel esiri olduğu korkudan sıyrılıp özgürlüğe kavuşmuş bir kuş gibi titredi. Gökyüzü o an aydınlandı, dalgalar o an duruldu ve ben o an tekrar nefes aldım.

“Allah’ım.”

Büyük bir şükürle döküldü harfler dudaklarımdan. O ıslak kayanın üzerinde secdeye gidip Allah’a bu an için tekrar tekrar şükretmek geldi içimden.

Avuçlarımı sıktım ve düşmemeye özen göstererek ona doğru iki adım attım. Geldiğimi fark etmiş olmalı narin omuzlarının kasıldığını görür gibi oldum. Beni istememesi ihtimalini düşünüp ona biraz zaman tanıdım. Fakat herhangi bir tepki vermedi. Bu sefer ona doğru korkak birkaç adım daha attım.

Allah’ım… Seneler olmuş. Bu içimdeki özlem, bu kalbimdeki ağrı… Allah’ım ne çok olmuş.

Yan taraftan yaklaştığım için yüzünün güzel portresini görebiliyordum. Yaklaştığımı görünce gözlerini sıkıca kapattı ve şalına daha sıkı sarıldı.

O an durdum. Aramızda bir kayalık kalmıştı sadece. İki adım daha atsam yanında olacak belki kollarımı ona saracak belki yüzüne doya doya bakacaktım. Kokusu dolacaktı belki ciğerlerime. Seneler üstüne belki ‘işte cennet benim için böyle bir yer’ diyecektim.

İki adım daha atsam kavuşacaktım ona. Ama atamadım. Çünkü hayatımdaki hatanın ne olduğunu o an anladım. O güzel yüze bakarken fark ettim. Hata bendim. Hata benim böyle bir kadının hayatını mahvetmem, onu kendi ellerimle canlı canlı toprağın altına koymamdı.

Bir kadını terk etmiştim. Onu öldürdüğümü bilmeden yapmıştım bunu. Çocuk ruhlu bir kadın elinde yazılmayı bekleyen bir masalla toz olmuştu.

“Allah’ım.”

Büyük bir çaresizlikle döküldü harfler dudaklarımdan. Boğazım yılların pişmanlığıyla daraldı, nefesim durdu.

Deniz tekrar kabardı, büyük bir dalga dizlerime kadar ıslattı beni.

Kadın yaralı bir kuş gibi çevirdi kafasını bana. Yüzü yaşlanmış, zayıflamış ama hatıramdaki gibi güzel kalmıştı. Sol gözünden yanağına akan tek damla gözyaşı gecenin karanlığında parlıyordu.

Parmak uçlarım o ıslak yanağa dokunmuş olmanın hatırasıyla sızladı. Zamanında gözyaşlarını silen kişiyken senelerce onların nedeni olmuş olmak omuzlarıma binlerce yük koydu.

“Hissetmiştim sen olduğunu.” Dedi tınısına hasret kaldığım sesiyle. “30 sene kaçabildim senden. Seneler sonra yine aynı yerde birlikteyiz.”

İstemsizce elimi uzattım ona doğru. Büyülenmiştim. Birçok duyguyu aynı anda en yüksek seviyede hissediyordum. Kulaklarım onun sesinden başka hiçbir sesi duymuyor, denizin dalgaları havanın esintisi uzaklardan bir uğultu gibi geliyordu bana.

Uzattığım ele baktı. Yüzüme baktı. Elimi tutmadı.

“Uzun zaman oldu.” Zorlukla yutkundu. Onu görmek beni ne hale getirdiyse biliyordum ki benimle karşılaşmış olmak onu daha beter yapmıştı. Yaprak gibi titreyen vücuduna rağmen karşımda güçlü durmaya çalışması ona olan hayranlığımı tekrar arttırdı.

Benim küçük güçlü kadınım.

“Saçların bembeyaz olmuş.” Gözleri saçlarımdaydı. Yüzünde hüzünlü bir gülümseme vardı. Seneler evvel saçlarıma dokunup, gözlerinde muzip bir parıltıyla ‘ne kadar güzel saçların var’ demişti de dalga geçtiğini sanmıştım. Genç yaşımda bile beyazlar vardı saçımda. ‘Beni beklerken geçirdiğin senelerde aklar düşmüş işte saçlarına.’ Demişti gülerek.

İşte 30 senede bembeyaz oldu saçlarım şimdi ne diyeceksin, diye sormak istedim. Dudaklarımı araladıysam da sesim çıkmadı. Elimi tekrar kaldırdım ona doğru. Gözleri bir anlık elimle buluştuysa da tekrardan yüzüme baktı hüzünle.

Çocuklarını gördüm. Maşallah hepsi çok akıllı çocuklar. Eşini de gördüm.” Hafifçe gülümsedi. “Güzel bir kadın.”

Uzattığım elim tekrardan yanıma düştü. Dayanamadım daha fazla. Ona ulaşmak, acısını paylaşmak, geç kalmış özürlerimi sıralamak ve yalvararak af dilemek adına mesafeyi kapatmak için adım attım.

Durdurdu beni zarif bileklerini kaldırarak.

“Gelme.” Dedi. “Benim olduğum yer senin boyunu geçer. Gelme.”

Benden yalnızca iki metre uzaktaydı ve benim aksime yalnızca ayak bileklerine kadar suyun içindeydi. Önce ayaklarına sonra yüzüne baktım. Anlatmak istediği şeyin suyun derinliği değil yaşadığı hayatın yükü olduğunu derin yeşil gözlerinde o an fark ettim.

Sanki bir kuklaydım da beni yönlendiren ipler o saniye kesilmişti. Ona bu kadar yakınken hareketsiz kalmıştım, yollarım kapanmıştı.

Benim aksime bu sefer o bana doğru bir adım attı ve aramızdaki mesafeyi azalttı. Şimdi ikimiz aynı kayada aramızda bir adım varken karşılıklı duruyorduk. 30 sene üzerine kokusunu alabiliyordum, 30 sene üzerine teninden yayılan sıcaklığı hissedebiliyordum.

Hatam buydu. Affedilmek için çok mu geçti?

“30 sene sen boğulma diye baraj oldum önünde. 30 sene dilimi bağladım, gözlerime jilet çektim de suçlu hissetme diye bir kere karşılaşmadım. Elime bir fener alıp 30 sene evvel canlı canlı tabuta girdim de ismim sana gelmesin diye oradan hiç çıkmadım. 30 sene başkasını görmeden, koklamadan, hissetmeden her gece sadece senin isminle haykırdım da duyma diye yastığı yüzümden hiç çekmedim. Şimdi bunca zaman sonra sen benim olduğum yere gelemezsin. Bu su senin boyunu geçer. Boğar seni, gelemezsin.”

İşte bu sözlerle fark ettim gözlerimden akan yaşları. Zayıf, hastalıklı ama ilk günkü gibi güzeller güzeli bir yüze bakarken görüşüm bulanıklaşınca anladım bittiğimi. Dizlerimin üstüne düştüm. Kayanın sert yüzeyi bacaklarımı acıttı. Umursamadım.

Buraya tesadüfen gelmedim. Seninle karşılaşmadım, seninle buluştum burada. Sana söylemem gerekeni söylemek için çıktım karşına. Gözlerime bak.”

Kafamı kaldıramadım. Tek yaptığım dizlerimin üstünde ağlayarak, sırtıma vurup tüm vücudumu ıslatan suların beni alıp götürmesini beklemekti.

“Gözlerime bak.” Dedi ve ince soğuk parmaklarını yanaklarıma koyup yüzümü kaldırdı. Bulanık gözlerle gözlerine bakmaya çalıştım. Hissettiğim tek şey yıllarca hissetmem gereken acının tamamının aynı anda yüreğime dolmasıydı. Kalbim acıdan patlayacak da cesedim suya karışacaktı sanki.

Yeşil gözler uzun uzun baktı gözlerime. Sonra çok uzaklardan fısıltı şeklinde bir melek sesi duydum.

“Ölüyorum ben.” Dedi.

Beynimde yankılandı ses. Ölüyorum ben. Ölüyorum ben.

Eskiden ölümle ilgili konuşunca ona ne kadar kızdığımı hatırladım. Tekrardan sinir doldu damarlarıma. Konuşma şöyle, diye azarlamak istedim onu. Fakat gözleri bunun öylesine bir söz değil gerçeğin ta kendisi olduğunu gösteriyordu.

İçinde bulunduğum gemi batıyormuş da inen son filika oymuş gibi kollarımı beline sardım. Sıkıca, canını acıtacağını umursamadan sardım kollarımı ve kafamı karnına koyup hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladım.

“Affet beni.” Diyordum kesik ağlamalarım arasında. “Affet beni. Ölme. Yalvarırım ölme. Affet beni. Lütfen ölme.”

Soğuk parmaklar bu sefer kafamın üstünde birleşti ve beni sakinleştirmek ister gibi saçlarımı okşamaya başladı.

İçinde bulunduğum durumun yüreğimde oluşturduğu yangın ve ölecek biri tarafından ölümüyle ilgili teselli edilen kişi olmak beni o an ucu olmayan karanlık bir kuyunun içine attı sanki. Çığlıklarım tükenene kadar bağırdım yardım dilendim de kimse sesimi duymadı sanki. Aç susuz yalnız bir başıma ölüme terk edilmiştim sanki.

“Ölme. Ölmeyeceğim de. Yalan de. Ölme lütfen. Affet beni. Yalvarırım affet.”

Parmaklar hiç durmadan geçti ak saçlarım arasından. Her bir dokunuş ömrümden bir sene götürdü sanki. Her bir dokunuş açık bir yaraya basılan tuz gibiydi. Aynı zamanda her bir dokunuş yaşamam için verilen bir nedendi.

Her bir dokunuş hem bitiş hem başlangıç gibiydi.

Hem acı veriyordu hem kaybetmek istemiyordum.

Ölüyorum ben.”

Yavaşça kollarımı gevşetti ve yüz hizama gelebilmek için eğildi karşımda. Omuzundaki şal düşmüş ayaklarının dibinde duruyor, beyaz elbisesinden gözüken çıplak omuzları aşırı zayıflıktan iskelet gibi gözüküyordu. Teninin rengi solmuş, yer yer mor hareler oluşmuştu. Ne kadar yalvarırsam yalvarayım beni affettiğini söylemiyordu.

“Ben öldüğümde herkese kanserden oldu diyecekler. Her şeyle savaştı da kansere yenildi diyecekler. Onlara gerçeği söyle.”

“Yalvarırım ölme, affet beni.”

Ellerini ıslak yanaklarıma koydu ve ölü dudaklarıyla alnıma soğuk bir buse bıraktı.

“Onlara kanser dâhil her şeyle savaştığımı ama sevgisizliğin benden güçlü olduğunu söyle. Onlara kanserden değil, sevgisizlikten öldüğümü söyle.”

Vücudumun tamamı kayanın ıslak ve soğuk yüzeyini hissederken son hatırladığım şey uzaklaşan adım sesleri ve içimde bir daha hiç uyanmamak için duyduğum delice istekti.

Beni o kayalıkta bulduklarında ateşim çok yüksekmiş ve sayıklıyormuşum. Gözlerimi iki gün sonra evde açtım. Büyük odada yalnızdım. Vücudum sahilde yediğim soğuğu, dalgaların ayaklarıma çarpmasını ve gökyüzünün korkutucu karanlığını hala hissetse de beynim yaşanan şeylerin gerçekliğinden şüpheliydi.

Sahile inmiştim ama sahilde gerçekten onunla karşılaşmış mıydım bilmiyordum. Biraz daha iyi hissedip ayaklandıktan sonra mahalle bakkalına, görevlilere falan onu burada görüp görmediklerini sordum. Hiç kimse onu görmemişti. Hatta nalburdan, ailesinin yıllar evvel evi sattığını ve o zamandan sonra onlardan kimsenin buraya gelmediği haberini aldım.

Beynim ve kalbim korkunç bir savaş içindelerdi. Bana bakışı, ciğerlerime dolan kokusu, alnıma bıraktığı busenin soğukluğu ve saçlarıma dokunan parmakların hissettirdiği senelerin bile değiştiremeyeceği o his… Hepsi gerçekti, gerçek gibiydi. Fakat…

Aradan iki ay geçti. Geçen iki ayın her gecesi uykumdan hıçkırıklı ağlamalarla uyandım. İçtiğim sigara sayısını üç katına çıkarttım ve eşimin uzun serzenişleri sonunda gittiğim psikiyatristin bana verdiği kırmızı reçeteli ilaçları almam gereken dozdan fazla almaya başladım.

Düşündüğüm tek şey yaşadığım anın gerçek olup olmadığıydı.

Gecenin bir vakti yine uyanmış balkonda karanlık geceye doğru sigara içerken telefonum çaldı. Tanıdık bir ses bana bir ölüm haberi verdi. Eskiden birlikteymişiz, belki bilmek istermişim. Öyle söyledi bir de.

“Nedenmiş?” diye sordum. Soru istemsiz kaçtı dudaklarım arasından. Nedenini biliyordum.

“Kanser teşhisi konmuş uzun zaman evvel. Söylememiş kimseye.”

‘Ben öldüğümde herkese kanserden oldu diyecekler.’

“Ailesi fark edince de tedavi için geç kalınmış. Kansere yenilmiş.”

‘Her şeyle savaştı da kansere yenildi diyecekler.’

‘Onlara gerçeği söyle.’

O gün kayalıkta yaşadıklarım gerçek miydi yoksa aşırı ateşin bana gösterdiği birer sanrı mıydı bilmiyorum. Hiçbir zaman emin olamadım. Ama emin olduğum iki şey vardı.

Biri: Hayatımda yalnızca bir kere sevmiş ve sevilmiştim. Hatam bu sevgiyi şımarıkça duygularla kaybetmekti. Kirlettiğim bir sevginin ardından yaşayan ölüye dönen bir kadın ve tüm hayatı mutsuzluk olmuş içi boş bir adam bırakmıştım.  

İkincisi: Güzel bakan, güzel seven, ömrünü ömrüme adamış küçük bir kadın kanserden değil sevgisizlikten ölmüştü.

Onu ben öldürmüştüm.

 

 


Yorum Yap

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.

ya da üye olmadan yorum yap ve onaylanmasını bekle.
ÜST