Sezen Aksu

Yak beni Sezen

Biz Yaptık Oldu

12 Eylül 2018 21:07


“Oğlum Sezen lan…”

Sınav öncesi tüm amfide bu cümle yankılanıyordu. Oğlum Sezen lan…

Üniversitedeki 2. Senemin son sınavına girmeden evvel duyduğum cümle buydu işte. Uykusuz geçen iki haftanın, hazır yemeklerle beslenmekten midemin düğüm düğüm olduğu o günlerin acısını unutturacak bir müjdeydi bu. Bu sene bahar festivaline Sezen Aksu gelecekti.

Konserde içimi döke döke, bağıra bağıra şarkı söyleyecek olmanın hayaliyle girdim son sınavıma. Aklımı her ne kadar tam anlamıyla veremesem de moralim yüksek çıktım sınavdan. Zaten hayattaki tek prensibim buydu. Hiçbir şeyin beni üzmesine izin vermezdim.

Fakültenin önüne çıktık arkadaşlarla. Herkesin yüzünde bir rahatlama hissi vardı. Bayburtlu arkadaş bir sigara yaktı kendisine, bir tane de bana uzattı.

“Yok bıraktım ben.” Dedim isteksiz bir şekilde. Bayburtlu arkadaş omuz silkmekle yetindi. Zaten çok konuşkan bir adam olmamıştı hiçbir zaman. Hep hüzünlü bakar, sigara içmediği zamanlarda çoğunlukla iç çekerdi.

“Ne kadar oldu?” diye sordu İzmirli arkadaşım.

“Bir ayı geçti.”

“Canın çekmiyor mu hiç?”

“Çekiyor ama gerek yok.”

Ne zaman ve neden sigarayı bırakma kararı almıştım hatırlayamıyorum. İnsan uzun süre bir gayesi olmadan yaşayınca kendisine yeni hedefler belirliyor herhalde. Bir sabah uyanıyorsun, ben bugün sigarayı bırakacağım diyorsun ve işte yeni bir uğraşın var artık. Sigarayı bırakmak.

Belki de sadece mücadele etmek istiyorsun bir şeylerle. Hepimiz bu yüzden yaratılmadık mı zaten? Savaşmak için. Kendimizle, arkadaşlarımızla, ailemizle… Hayatla… Benim bir mücadelem kalmamıştı bu yaşımda, ben de kendime yeni bir düşman edinmiştim işte. Ya ben onu yenecektim, ya o beni.

Hedef bulma veyahut mücadele sevdası, sebebi neydi bilmiyorum ama bırakmıştım işte. Bir aydan fazla olmuştu ağzıma sürmeyeli. Aslında tam olarak 38 gün olmuştu ama bunu dillendirmek savaşırken beni zora soktuğu için sanki günleri saymıyormuş gibi yapıp kendimi kandırmaya devam ediyordum.

İyi de gidiyordum aslında. Sadece bazı sabahlar uyandığımda ve bazı geceler yatmadan evvel göğsümün ortasında, göğüs kafesimi esir alan bir mengene oluyordu. İçim sıkılıyor, ciğerlerime çektiğim nefes az geliyordu sanki. İlk başta boğuluyorum sanıp panik yapsam da sonradan kendimi sakinleştirmeyi başarıyordum. Bilmiyordum göğsümdeki ağırlığın sebebinin ‘keder’ olduğunu. Birkaç zaman sonra psikoloji okuyan dünya güzeli bir kız söyleyecekti bana bunu.

Bu başka bir hikayenin konusu.

Sezen’e dönelim.

Fakültenin önünde sigaralar içildikten sonra biraz dinlenmek ve akşamki konser için hazırlanmak sebebiyle evlere dağıldık. Bayburtlu arkadaş ve ben aynı evde kalıyorduk zaten. Midemizi ıvır zıvır şeylerle doldurup salondaki koltuklara yığıldık ikimizde. Sınav haftasının yorgunluğu o an vurdu, akşam kapımız Ankaralı arkadaş tarafından tekmelenmek suretiyle uyandırılmamıza kadar uyuduk.

7 gibi orta bahçedeki konser alanına varmıştık. Kalabalık toplanmamıştı henüz. Kavga çıkartmamaya dikkat ederek yapabildiğimiz kadar öne ilerledik ve konser başlayana kadar kah ayakta, kah çimlerin üzerine oturarak bekledik. Kalbimiz bu meleksi sesi duymak için heyecanla çarpıyordu. Hepimizin yüzünde sabırsızlığın getirdiği bir sıkıntı, fakat elinde sonunda kavuşacağımızı bilmenin mutluluğu vardı. Çocuk gibiydik hepimiz. Bayburtlu arkadaş bile öyleydi.

2 saate yakın bekledikten sonra geldi o an. Önce hepimizin bildiği o melodi doldurdu kulakları, ardından tüm sahneye bembeyaz bir sis yayıldı.

Ve cennetten gelen bir ses şu dizeleri söyledi:

“Unuttun mu beni? Her şeyimi.

Sildin mi bütün izlerimi?”

Kulaklığı sağır edecek bir alkış koptu orta bahçeden. Sis yavaşça dağıldı ve kadın çıktı ortaya. Üzerinde siyah bir elbiseyle küçücük bir kadın…

Ben büyülenmiş bir şekilde sahneyi izlerken arkadaşlarımın çılgınca çığlıklar attığını ve şarkıya eşlik etmeye başladıklarını duydum. Vücudum kilitlenmiş gibiydi. Daha ilk şarkıda bile o her sabah ve her gece yaşadığım göğüs daralmasını yaşamaya başlamıştım. Bu gecenin zor olacağını o an anladım. Ama kabul ediyorum, bu kadar zor olacağını ben bile tahmin etmiyordum.

İkinci şarkıda biraz daha kendime gelmiştim. Yeri geliyor mucizevi sese eşlik ediyor, yeri geliyor susup onu dinliyorduk. Aklımdan habire, bu kadar küçük bir kadından nasıl bu kadar güçlü bir ses çıkabiliyor diye geçiriyordum. Bir de Sezen’in ne kadar güzel olduğunu…

Üçüncü şarkıya geçtik. Arada duruyor, bizlerle konuşuyor, küçük espriler yaparak bizi güldürüyordu. Aşık olmuştum bu kadına. Şu zamana kadar mücadelesini verdiğim hiçbir şeyin önemi kalmamıştı. Kendimi tamamen bu kadının sesine bırakmış, beni alıp götürmesine izin vermiştim.

İzmirli arkadaş kulağıma doğru eğilip:

“Cennet’i bir sesle anlatacak olsak ben bu kadının sesiyle tasvir ederdim.” Dedi. Kafamı sallamakla yetindim. Konuşmak istemiyordum, kimse konuşsun istemiyordum. Bu sesi bastıracak hiçbir ses olmamalıydı.

“Ne senden öncesi, ne senden sonrası…”

Dördüncü şarkıya başlamıştık ki kalabalığı yara yara ilerleyen birinin varlığı rahatsız etti beni. Fakat şarkı o kadar güzeldi ki ses çıkartmadım. Bana çarpıp yanımdan geçip öne doğru ilerlemesine izin verdim.

“Ayrılık aman, ölümden yaman

Geçmiyor ki zaman, geçmiyor.”

Nakarattan önceki sessizliği en ön sıradan birinin bağırışı bozdu.

“Beni yak!”

Kimse umursamadı. Büyük ihtimalle kimse duymadı bile. Herkes kendini kaptırmıştı.

“Ben sende tutuklu kaldııım!”

Hep birlikte, binlerce farklı ses bağıra bağıra söyledik nakaratı. Sonra sustuk, kadını dinledik. Diğer nakarat geldiğinde sahne ışıkları hafifçe karardı. Herkes cebinden çakmağını çıkartıp havaya doğru çaktı. Ardından tekrardan, bu sefer daha büyük bir şevkle bağırdık:

“Ben sende tutuklu kaldıııım!”

Bu şekilde bitirdik şarkıyı. İlk baştaki gibi kulak acıtıcı bir alkış koptu kalabalıktan. Konseri izlemeye gelen herkes aynı hisleri paylaşıyordu büyük ihtimalle o an. Tek kişi dışında…

“Beni yak!”

Şarkının bitmiş olmasından dolayı ilk seferkinden daha yüksek sesle çıkmıştı sesi. Daha çok kişi duymuş olmalıydı şimdi. Dönüp sesin sahibine bakmaya çalıştık biz de.

“Osman mı la o?” dedi Ankaralı arkadaş.

“Osman galiba.” Dedi İzmirli.

Osman aynı fakültede fakat farklı bölümden bir arkadaşımızdı. Birkaç ortak dersimiz vardı, birkaç kere de batak masasında eş olmuştuk. Kendi halinde, namazında niyazında sakin bir çocuktu.

“Beni yak!”

Parmak uçlarımda kalkıp dikkatli baktım. Gerçekten Osman’dı. Bana çarpıp öne geçen kişinin o olduğunu o an anladım.

“Sarhoş galiba.” Dedim ayakta zor durduğunu görünce.

“Sarhoş mu? Osman içki içmez ki oğlum deli misin?”

Doğru söylüyorlardı. Osman içki içmezdi. Bizim, üniversitenin büyüsüne kapılıp işin bokunu çıkarttığımız gecelerin hiçbirine o kadar ısrara rağmen bir kere bile katılmamıştı.

Biz bu şekilde Osman’a neler olduğuyla ilgili konuşurken Sezen’in mikrofonu dudaklarına yaklaştırması ve başka bir şarkıya giriş yapmasıyla dağıldı konu.

“Geldim yarım, kaldım yarım.

Neydi, ne oldu şu tez canım.”

Damarlarımızda kan yerine alkol dolaşıyordu sanki. Osman sarhoş muydu anlamamıştık ama biz sarhoştuk. İçmeden sarhoş olmuştuk. Bir kadının sesine vurulmuştuk.

“Kendimden kaçak

Yarim keskin bıçak!”

Nakaratta yine herkes bağıra bağıra söylemeye başladı. Bayburtlu arkadaş sigarasını havaya kaldırıp:

“Oğlum Sezen lan!” diye bağırdı şarkının arasında. İşte bu şekil mest olmuştuk.

Şarkı bitti.

Osman tekrar bağırdı:

“Beni yak!”

Sezen yeni şarkıya başladı:

“Yürüyorum hasretin, acının üstüne

Sığmıyorum dünyaya dar geliyor.”

Biz bağırdık:

“Seni kimler aldı, kimler öpüyor seni?

Dudağında, dilinde ellerin izi var.”

Şarkı bitti.

Osman tekrar bağırdı:

“Beni yak!”

Sezen yeni şarkıya başladı:

“Hasret oldu, ayrılık oldu.

Hüzünlere bölündü saatler.”

Biz bağırdık:

“Sen ağlama, dayanamam.

Ağlama göz bebeğim sana kıyamam.”

Şarkı bitti.

Osman bağırdı:

“Beni yak!”

Sezen yeni şarkıya başladı:

“Bende hiç tükenmez bir hayat vardı.

Kırlara yayılan ilkbahar gibi…”

Biz bağıramadık.

Çünkü Osman tekrar bağırdı:

“Beni yak!”

Sezen sustu. O susunca orkestra durdu. Müzik durunca tüm orta bahçe sessizliğe büründü. Biz duymuyor sanmıştık ama belli ki başından beri Osman’ı duymuştu Sezen. Uzun bir süre –belki de birkaç saniyeydi emin değilim- birbirlerine baktılar. Ardından kadın sahnenin önüne doğru ilerledi yavaşça.

Yüzünde anlayışlı bir kızgınlık vardı.

“Tamam ulan Allah’ın cezası.” Dedi merhametli bir sesle. “Repertuvarda yoktu, susarsın diye bekledim ama madem öyle, tamam ulan.”

Arkasını döndü yumuşak bir hareketle. Koca kalabalıktan tek ses çıkmıyordu. İlerleyip arkasındaki müzisyenlerden birine bir şey söyledi. Adam kafasını salladı. Sezen önüne döndü ve mikrofonu dudaklarına yaklaştırırken parmağıyla Osman’ı işaret etti.

Tüyleri ürperten bir sesle konuştu:

“Beni yak, kendini yak, her şeyi yak.”

Ardından aynı anda enstrümanlar başladı. Bir dram filminin içinde gibiydim adeta. Konser boyunca beni en etkileyen, en unutulmaz olan an işte o andı.

“Seni içime çektim bir nefeste

Yüreğim tutuklu göğsüm kafeste.”

Göğsüm kafesteydi gerçekten de. Osman’ın şarkıyla birlikte ağlamaya başlaması, bitene kadar hıçkıra hıçkıra şarkıya eşlik etmesi ve her an yere yığılacakmış gibi duran vücudu göğsümü sıkıştırmıştı. Konser başında zor olacağını düşündüğüm gece, içinden çıkılmaz bir hal almıştı işte.

Osman’ın ne yaşadığını, nasıl bir keder içinde olduğunu hiçbirimiz bilmiyorduk. Her zaman iyi görünen, alkolü sigarası olmayan bu mülayim çocuk ne yaşamıştı da bu hale gelmişti.

Ağzımın içine bir cümle doldu.

Bağırarak, haykırarak kusmak istedim bu cümleyi. Göğsümdeki yükü bu şekilde atmak istedim.

Osman’ı üzen belli ki bir kadındı. Onun bu ağzımın içine dolan cümleyi duymasını istedim.

‘Senin hiç insafın yok mu lan vicdansız karı!’

Sustum. Hepimiz sustuk.

Şarkı bitti. Herkes sustu. Osman sarhoş bir halde, tek başına nasıl geldiyse öyle tek başına çekip gitti kalabalığın içinden.

Ne kollarımda güç ne içimde savaşma azmi kalmıştı.

“Bana biri sigara versin.” Dedim yıkık bir sesle.

Bayburtlu hemen çıkarttı bir dal. Ankaralı çakmağı çaktı. Sigarayı yaktım.

Osman için ben kendi mücadelemden vazgeçtim o konserde.

Konser bitti. Herkes evlere dağıldı. O ve onu takip eden 8 gece boyunca düzgün uyuyamadım. Memlekete dönmeden evvel Osman’ı sordurdum fakültede ama kimse bir şey bilmiyordu.

Memlekete döndüm, uykularım bir nebze daha düzelmeye başlasada her sabah ve her gece göğsümdeki ağrı daha da şiddetlenmişti konserden sonra.

Güz dönemi başlangıcında ilk iş Osman’ı sordurdum yine mühendislik öğrencilerine. Kimse onunla ilgili bir şey duymamış. Yazın nereye gittiğini, ne yaptığını bilmiyormuş. O konserden sonra onu gören olmamış.

Üzerinden 6 sene geçti. Osman’ı bir daha hiç görmedim. Zaman geçince aramayı da bıraktım zaten. Osman artık yalnızca hatıramda buruk bir anı olarak kalacak.

Osman, kardeşim…

Eğer bunu okursan günün birinde bil ki o şarkıyı her dinlediğimde bir tane yakıyorum.

Yüreği tutuklu, göğsü kafeste olan herkes için.

En çok senin için…

 

--

Bir tane de siz yakmak isterseniz diye buyrun : 


etiketler: sezen aksu, efşan, efşan göral

İlginizi çekebilir

Yorum Yap

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.

Gönder