Loading

İnceleme: Gündelik hayatın trajedisi

Şeylerin ağırlığı

Avusturya edebiyatı, 20. yüzyıl boyunca dilin sınırlarını, bireyin varoluşsal konumunu ve devletin ideolojik yapısını sorgulama yönünde belirgin bir çizgi izlemiştir. Bu çizgi Marianne Fritz’le birlikte radikalleşir ve edebiyatın yalnızca temsil edici değil, yapısökücü bir alana dönüşebileceğini gösterir. Fritz okuru pasif konumdan çıkarır ve onu dilsel deneyin aktif bir parçası hâline getirir. Şeylerin Ağırlığı’da da metnin içinde okuru kaybediyor ve görünmeyen bir kadının içinden konuşan sesine dönüştürüyor.

Şeylerin Ağırlığı Avusturyalı yazar Marianna Fritz’in ilk romanı.1978 yılında yayınlanır, ilk romanlar için verilen saygın bir ödül olan Robert Walser Ödülüne laik görülür. Bu kitap hayatının geri kalanını adayacağı, Die Festung adını verdiği çok ciltli eserlerin de temelini oluşturur.

İki savaşın ortasında dağılmış sıradan bireylerin trajedisini Fritz modern bir tragedya olarak bize sunar. Savaşın ve ölümün tüm anlamları yok ettiği bir ortamda, bireyler parçalanmış hayatlarıyla gündelik hayata direnmeye çalışırlar. Ancak, onları bekleyen trajik sondan kurtulamazlar.

Olga Boznańska

“Hayat bir yaradır ve bu yara kolay iyileşmez”

Hep ürkek ve dalgın Berta savaşta üç kardeşini kaybetmiştir. Mezarcı babası, evini savaşta bile terk etmeyen annesi, zihninde gölgeler olarak yaşar. Aile aslında Berta için eksik, yitirilen ve acı veren bir şeydir. Hayattaki tek dayanağı sevgilisi Rudolf’un da ölüm haberini alır. O sırada Berta hamiledir. Haberi Wilhelm verir. Berta bu haber karşında ellerini kucağında birleştirip “demek öyle” der kıkırdar. Savaş ve kayıplar, Berta’yı yalnızlaştırmış, susturmuştur. Kendisine Rudolf’un gözleriyle bakan Wilhelm ile evlenir.  Çok sevdiği Strauss sahneden iner, keman dolaba kaldırılır ve Rudolf’un müziği susar.

“Bir adam, bir yemin işte yitip gittin”

 Rudolf’ un çocuğunu doğurur, adını da Rudolf koyar. Wilhelm ile bir kızları olur. Onun adını da Berta koyar.  Çünkü Berta için hayat sadece bir tekrardır. Yakın arkadaşı Wilhelmine Berta’nın hep yanındadır. Hayatını düzenler, ne yapması gerektiğini söyler. Ona göre Berta zavallı, hiçbir şeyi başaramayan kimsesiz bir kadındı. Ama işte Wilhelm tüm bunlara rağmen Meryem figürlü kolyeyi ona değil de Berta’ya takmıştı.

Berta çocuklarını derin bir özveriyle eğitmeye çalışır. Meryem’e ve küçük İsa’ya benzettiği çocuklarına içten bir sevgi ile bağlıdır. Onlara hayata dair dersler veremediği zamanlarda, suçluluk içerisinde yaşıyordu. Kendini sorguluyor, suçluyor,  daha iyi olacağına dair sözler veriyor, telafi etme arzusuyla yanıyordu. Sürekli düşünür kafası hep karışıktır. Hayata çocuk gözleriyle şaşkınlıkla bakar ve olup bitene bir anlam veremez. Her şeyi iyi yapmaya çalışır ama hiçbir şeyi tam yapamaz ve iki çocuğu da iki yarım insandır.

Sandal gezintisi

Berta Wilhelm ve çocuklarla göle gider. Her yer çiçeklerle bezelidir, bitki örtüsünün zenginliği tüm kafa karışıklığını silip götürür. Rudolfun gözleri ona bakmaktadır, çocuklarda mutludur. Bu tablo sandal gezisinde çocukların suya düşmesiyle yerle bir olur. Yüzme bilmeyen çocukları Wilhelm kurtarmasaydı gezi felaketle sonuçlanabilirdi. Sandal gezisinden sonra Berta derinden bir kırılma anı yaşar. O artık tabula rasadır.

 

“  kulak kesilmiş sessizliğin içinde kopacak çığlığı bekliyordu. Bu çığlık tıpkı çürüme ve ölümün pençesinden kurtulup nihayetinde gökyüzüne kanat çırpmak üzere ağacı kemiren kabuk böceği gibi kemiriyordu Berta’yı. ”s.37

Doğanın tüm çıplaklığını ortaya sunduğu bu yapraksız zamanlarda Berta bir kez daha terkedilmiş yalnız bırakılmıştır. Hayatın içinde toplum, aile, kocası ve çocuklarından oluşan bir koro vardı. Onu sürekli  yargılıyor; biçimlendirmeye, kalıba sokmaya çalışıyordu. Gittikçe topluma ve kendine yabancılaşır. Yaşamdan ölüme, düşlerden kâbusa, sağlıktan deliliğe doğru hızlı bir düşüşe geçer.

“İşte olay bu. Üçümüz de bir biçimde fiziksel alem odaklıyız, yüzeyseliz. Bizde maneviyat o kadar eksik ki… İnancın kendisi yani.” S.48

Wilhem sandal gezintisinin ertesi günü, patronunu bir av partisine götürmek zorunda kalır. Birkaç güne döneceğini söyler. Fakat bir türlü dönemez, günler haftalar aylar sürer dönmesi. Bu sürede Berta şeylerin ağırlığı altında iyice ezilir. Çocuklar okula gitmek istemezler. Rudolf okuldan atılır, küçük Berta da öğrenme engeli bulunur, başka okula gönderilmesi istenir. Berta çocukları okuldan alır, onları istemediği bir şeye zorlamaz.  Çocuklarını ve kendini yaşadığı toplumsal baskıdan korumak için eve kapanır. Evde hep beraber olmadıkları kadar yakın ve sevgi dolu zaman geçirirler. Berta yaşadığı kaygı nedeniyle uyuyamamaktadır. Uyuduğu zamanlarda, gördüğü rüyalar nedeniyle korku içinde uyanır. Uyurken çocuklarını izler. Onlar artık Bebek İsa’ya da Meryem’e de benzemiyordur.

Bahadır Baruter

“ Kaledeki annemiz, annelerin en iyisi, Berta’nın saçlarını düzleştirdi. Onun saçında artık yaralı hayatın kıvrımları, büklümleri, bukleleri, boşlukları yok. Saçı huzura erdi, dinleniyor. S.76

Çelişkiler, ikilemler, vesveseler sonbahar yaprakları misali dökülmüştür. Berta  hayatın şekillendirici ellerini alt edebilecek içsel bakışı bulamamıştır  ve şeylerin ağırlığından korumak istediği her şeyi yok eder. Sonunda akıl hastanesine kapatılır. Varoluşuna ait tek şey boynundaki Meryem madalyonudur. Ona dokunarak varlığını hisseder. Dost görünümlü Wilhelmine, kocası Wilhelm ile kaleye ziyaretine gelir. Berta anlamıştır her şeyi. Ama yine de kıkırdar genç kız hafifliğiyle ve Meryem madalyonunu kendi eliyle Wilhelmine’ye verir. Adamı, sözü ve yalnızlığını hayatından söküp atar. O, artık direnişi içselleştirmiş bir Antigone’dir. Konuşmaz. Anlatmaz. Ama susarak hayatı alt eder. O, içe gömülmüş, konuşamayan, görünmeyen Medea olmuştur.

Marianne Fritz’in metinlerinde, anlatım biçimi kadar karakterin duygu dünyasının derin yaraları ve anlatıdaki kırılmalar da öne çıkar. Fritz’in dili çoğu zaman duygudan kaçınır; fakat bu kaçış, boşluğa fırlatılmış bir sesin yankısı dönüşür. Şeylerin Ağırlığı, sessizlik içinde ilerleyen bir içsel çöküş romanıdır. Romanın sesi ve karakter dağılmıştır, rahatsız edici kaotik bir anlatıya sahiptir.  Susturulmuş bir kadının içinden konuşan, ürkütücü bir sessizlikte engel olunamaz sona doğru gidiş vardır. Zaman ve mekan birliği olmayan parçalı yapısıyla edebiyatın sınırlarını zorlayan bir romandır. Lineer bir olay örgüsü bulunmaz; pasajlar şeklinde yazılmış, yapı hem bağımsız hem de iç içedir.

Şeylerin Ağırlığı iki savaş arasında kalan Avusturya’nın ve insanlarının trajik hikayesidir. Hem sıradan hem de sıra dışı karakteri ile uzun süre etkisinde kalacağınız bir kitap.

 

 

Şeylerin Ağırlığı

Marıanne Frıtz

Çevirmen: Gül Gürtunca

Jaguar yayınları

Pınar Öz
Standart Üye / 4 Yazı / 29,8K Okunma

1979 doğumlu. Ankara’da yaşıyor. Emre’nin annesi. Ankara Üniversitesi’nde Kütüphanecilik üzerine eğitimler aldı. Hacettepe Üniversitesi’nde Sağlık Bilişimi Yüksek Lisansı yaptı. Sorasın da yaşamın anlamını edebiyatta buldu. Kurmacaların izini sürdü, gizemini çözmek için eğitimler aldı. Mehmet Eroğlu, Beliz Güçbilmez, Gürsel Korat, Aslı Tohumcu, Hakan Bıçakçı, Karin Karakaşlı ve Jale Sancak’ın atölye çalışmalarına katıldı. İyi bir okur, iyi bir anne, iyi bir insan, olmak için yaşıyor. Yaşamın kötülüklerine bulaşmamak için edebiyata, sanata sığınanlardan. Kütüphaneci olarak çalışıyor.


Yorum Yap

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.

ya da üye olmadan yorum yap ve onaylanmasını bekle.
ÜST