“ EKMEKÇİ KADIN “ VE ÖTESİ…
Okuduğum ilk romandı; olağan boyutlardan büyük, ciltli ve parlak kâğıtlı. O yaşlarda “kuşe kâğıt” falan bilmiyordum; sanıyorum ortaokul birinci sınıf yaz tatiliydi. Ordu’da teyzemlerdeydim. İlkokul dahil hemen her yaz tatili teyze çocuklarıyla birlikte oluyor; okullar açılınca Samsun’a dönüyordum. Büyük bir beğeni ile okuduğum “Ekmekçi Kadın” romanı geniş ailemizin tüm bireyleri tarafından okunmuştu. Ulusal değil; ama ailesel bir görev olarak ben de sıraya girmeliydim. Taş yapılı geniş oylumu olan pencere boşluğunda oturup kitabımı açıyor, konuya ilişkin siyah-beyaz resimleri hergün gözden geçiriyor, okumayı sürdürüyordum. Kim çevirmiş Türkçeye gibi bir merakım yoktu; ama yazarın adını bir güzel ezberlemiştim, yaşlı gözlerimle.” Xavier de Montepin ”. Yaşıma göre; kalınca bir romandı, ama artık ben de romana ilişkin günlük tartışmalara katılabilirdim. Evlere ekmek taşıyan kadın, ekmek götürdüğü evlerin aile yapıları, çocukların oyuncakları ve o mektup. “Hangi mektup, kim yazmış” demeyin hemen, çocuğun oyun oynarken tahta atının içine koyduğu o mektup, ekmekçi kadını sanıklıktan kurtaracaktı. Birbirimize anlatıp duruyorduk hepimizin okuduğu o kitabı.
Ben yalnız o kitapla kalmadım. Ordu’daki evin o yıllarda bana geniş ve yüksek gelen kitaplığının çok büyük bir bölümünü, yaz tatillerimin o güzel günlerinde büyük bir keyifle okudum. Esat Mahmut Karakurt’lar, Kerime Nadir’ler, Reşat Nuri’ler, Muazzez Tahsin Berkant’lar hemen tüm yapıtlarıyla benim geniş pencereme geldiler. Bugün bile renk ve biçimleri gözümün önünde olan o kitapları iyi ki okumuşum. Konularıyla bana bir şey kattıklarını söyleyemem; ama, okuma alışkanlığı ve kitaba susamayı tattırdılar bana. Daha doğrusu bu tadı, yakında aramızdan ayrılan Selim İleri’nin yazılarından anladım. O da geçmişti benim gibi aynı okuma kulvarından. Öyle söylüyordu yazılarında. Edebiyat yönünden çok değerli olan birkaç kitap dışında kalanlar da bizler için görevini yapıyor, okumanın lezzetini yudumlatıyordu okuyanlara.
Dağları Bekleyen Kız, Allahaısmarladık, Yeşil Işıklar, Hıçkırık, Dudaktan Kalbe, Funda, İlk ve Son, Vahşi Bir Kız Sevdim, Çölde Bir İstanbul Kızı kitap adı olarak aklımda kalanlardan. Annem bu romanların büyük bir bölümünü evlenmeden önce bu kitaplıktan okumuş. Hatta o kadar ki; Çalıkuşu’ndan kimi sayfaları ezberinden söylerdi bana.
Adı henüz 19 Mayıs Lisesi olmayan Samsun Lisesi Ortaokulunun iki ya da üçüncü sınıfındaydım. Resim-İş öğretmenimiz Rıza Bey kitaplarımızdan önemli gördüklerimizi nasıl ciltleyeceğimizi öğretti bize. Sınıfa bir ciltleme aparatı getirdi. Kendisi yapmıştı iki üç parça tahtadan. Bizim de yapabileceğimizi; ama daha sağlam olması bakımından marangoza yaptırabileceğimizi söyledi. Ölçülerini yazdırdı; 30 santim eni 40 santim kadar boyu ve 2 santim kalınlığı olan bir tahtaya bir ucundan yine tahta bir köprü eklenecekti. Bu satırları yazarken internette gezindim biraz, size bir cilt tahtası tanıtabilmek için; ama anladım ki cilt işlerindeki bizim yöntemler tarih olmuş. Siz, epey yorularak bulduğum aşağıdaki fotoğrafı şöyle çözün:

Sırtı tutkalsız olan ciltsiz kitaplar 16’şar sayfalık fasiküllere kolayca ayrılır. Alınan bir fasikül cilt tahtasına yatılır ve yukarıdan aşağı gergin iplere sırtı dayanır. Fasikülün ortasındaki sayfa boşluğunda iğne iplik kullanılarak, gergin iple fasikül birkaç yerden dikilir. Öteki fasiküller de aynı yöntemle üstüste birbirine bağlanır.
Cilt konusuna girişim, cildin nasıl yapıldığını anlatmak değil; günümüzde bu işler makine ile ve birçok değişik yöntemle hızla yapılıyor. Ben aslında yukarıda kaldığım yerden okuma sevgisini sürdürmek istiyorum. Öğretmenin verdiği ölçülerle babamın işyerine uğradım. Birlikte tanıdık bir marangoza gittik; istediğimiz cilt tahtası kullanıma hazır oldu.
Ben, evde bulunan 10-15 “Türk Tütünü” dergisinin iplik dikiş işini tamamladım. Öğretmenimizin öğrettiği yöntemle bir kapak geçirdim. Kapak biraz kalın oldu; ama işlem de tamamlandı.
Öğretmenin olumlu izlenimlerini babama hemen iletmek için okul çıkışı babama uğradım. Babamla aynı odada bulunan Ekrem amca benim ciltle çok ilgilendi ve bana bir iş önerisinde bulundu.
“Yalçın bende çok sayıda yerli yabancı roman var. Bunları ciltletmeyi uzun zamandır düşünüyorum. Senin yaptığın cildi beğendim; ama ben yalnız kitapları dikip, alt ve üste astar sayfaları koymanı istiyorum. Matbaada kenar düzeltme kesimi ve kapak takma işlemini ben yapacağım. Her bir kitap için hemen ödeme yaparım sana; yaptıklarını alır yapacağın yeni kitaplar veririm. Sakın ha derslerini ihmal etme, benim zamanım çok. Beklerim…”
Dedi ve “Söyle bakalım işçilik ve iğne iplik astar kâğıdı için ne istersin?”
“Ben bilmem eşim bilir” diyecektim; ama televizyonun yurdumuza gelmesine hattâ yaygınlaşmasına en az 30 yıl vardı. “Babam bilir” deseydim, bugünün gençliği çok kızardı bana; çünkü herşeyi ben bilmeliydim. Ben de tam 70 yıl önceden bugünün gençlerine biraz uyum sağlamak için; “Siz söyleyin ben kabul ederim” dedim.
Kalın kitaplar için tanesine 150 kuruş, geri kalanlara 100 kuruştan anlaştık. Babamdan öğrendiğime göre çocuğu yokmuş Ekrem amcanın, çalışkan ve çok okuyan bir adammış. Bana doğrudan harçlık vereceğine böyle bir yolu seçmesi hem beni sevindirdi hem de daha çok kitap okumama yardım etti. Ciltlenmek üzere aldığım kitapların büyük bir bölümünü evde annem-babam ve ben sesli olarak okuduk. Kız kardeşim çok küçüktü; okuma yazması yoktu, biraz büyük olsa ona da okuma sırası verirdik sanıyorum.
Neler mi okuduk? Aklımdan hiç çıkmayanlardan bir demet yapayım size: Ölmüş Bir Kadının Evrakı Metrukesi / Zavallı Necdet / Mehcure ile Hikmet / Kadın İsterse / Son Gece ve daha birçok roman. Polisiye kitapçıkları o kadar çok okudum ki o yıllarda, şimdi hâlâ sıcak bakamıyorum bu türe. Sonradan Peyami Safa olduğunu öğrendiğim Server Bedi’nin “Cingöz Recai” serisinin tümü ile yazarını anmsamadığım Polis “Murat Çakıroğlu”nun bitmez serüvenlerini de atlamadım; hattâ ailece atlamadık diyebilirim. Okuma işlemi bitince her kitap ameliyat masasına yatar gibi cilt tahtasına yattı. Ben de hem okudum; hem de bana göre bayağı bir harçlık kazandım.
Yaşım 87 oldu; o günkü Ekrem amcadan en az 45-50 yıl daha yaşlıyım, ama aynı istekle ve doymazlıkla okuyor yazıyorum. Sizler de okuyorsunuz; bu mutluluk bana yetmez mi? Okunma sayım 3 yıla varmadan 270 bini aştı. Bu yazım da okurlara ve sayfa yöneticilerine bir teşekkür olsun.






