Loading

BİR İMPARATORLUĞUN ÇÖKÜŞÜ: ZEYTİNDAĞI

‘Falih Rıfkı Atay’ın “Zeytindağı” Eserine İthafen’

Zeytindağı Eseri, Falih Rıfkı Akay

Tanin, Hakimiyet-i Milliye ve Akşam gazetelerinde yazarlık yapmış olan Falih Rıfkı Atay, 1. Dünya Savaşı’nı çok genç yaşlarda birebir gözlemleme fırsatı bulmuş ve bu döneme ait olan anılarını “Zeytindağı” eserinde toplamıştır. Eser; Kanal Cephesi ve Suriye-Filistin Cephesi’ne dair hatıralar barındırmaktadır. Falih Rıfkı Atay, henüz 21 yaşında Bahriye Nazırı ve Kanal Cephesi Kumandanı Cemal Paşa’nın katibi olmuştur. Kudüs’te bulunan ve Zeytindağı’nın karşısında yer alan karargahta Osmanlı Devleti’nin kurmayları, bir imparatorluğun yorgun topraklarını elde tutabilmek için kararlı bir mücadele içindedir. Bu karargahta başlayan anlatı, Medine’de, Şam’da, Beyrut’ta ve Sina Çöllerinde devam eder. Tüm coğrafyanın eşsiz bir perspektifini sunar okuyucuya.  “Zeytindağı”, bir hatıra kitabı olmasına rağmen üst düzey bir edebi dile ve yoğun bir anlatıma sahiptir. Cemal Paşa’nın Hicaz ve Şam’daki politikalarına, Talat ve Enver Paşa ile olan iletişimlerine dair birinci ağızdan bir kaynaktır.

 

  Kitapta son derece çarpıcı anekdotlar mevcuttur. Özellikle dönemin siyasal ve etnik yapılanmasına karşı vurucu temsillerle doludur. Suriye, Filistin ve Lübnan halkı için Türklerin bir yabancıdan farkı olmadığı ve sadece “o şehri koruyan jandarmanın esvabı” niteliğinde olduğu söylenir Falih Rıfkı tarafından. Çöl  coğrafyasında savaşmak için giden bir avuç askerin çaresizliğini ve hiç müttefik bulamadan kızgın güneş altında zor şartlarda verdiği mücadeleyi anlatır. Bir imparatorluğun hazin çöküşünün hikâyesidir “Zeytindağı”. Çekildiği yerde bir vagon dolusu mecidiye bırakan Türk subayları, Arap coğrafyalarında sefalet, açlık ve yabancılıktan başka bir manzarayla karşılaşmaz.

 

   Cemal Paşa’nın Kudüs’te bulunduğu dönemde Yahudi oligarkların nasıl çeteleştiğine ve Siyonizmin temellerinin nasıl atıldığına dikkat çeker: “Filistinli gündelikçi suyunu sıkar, semiz Yahudi şarabı içer”  Cemal Paşa’nın Yahudi mahallesini dağıtması ve Yahudilerin tüm mal varlığını arkada bırakarak Hama ve Humus’a sürgün edilmesi ,  sonraki yıllarda Balfour Deklarasyonu’nun yayınlanmasına engel olmaya ve Siyonist örgütlenmenin önünü kapatmaya yetmemiştir. Paşa, payitahttan ayrılırken Osmanlı’dan ayrılan ve İngiliz sömürgesi haline gelen Mısır’ı geri alacağına dair büyük umutlar içindedir. Fakat  “imparatorluk toprağı” diyerek gelinen Arap topraklarının kültür  yabancılığını dile kadar hissetmiş ve Arap milliyetçiliğiyle Türk düşmanlığıyla yüzleşmiştir. Ve Şam’daki karargahta otururken haber gelir:

 “Karargâhın içinde Kudüs düştü sözü ölüm gibi yayıldı. Artık Şam’a, Halep’e, Beyrut’a gözyaşlarımızı hazırlamalıydık.” Bu  kitapta betimlenen tablo, son nefesini veren bir imparatorluğun şokunu yansıtıyor. Osmanlı’nın senelerce hükmettiği toprakların elden öyle kolay çıkmasıyla, Anadolu mücadelesinin bir imparatorluğun yorgun artıklarından arınmasıyla nasıl da hiç tanımadığı  bir yabancı gibi sırtında kambur, yüreğinde dert olduğunu anlatıyor. Anadolu da dâhil olmak üzere payitaht dışındaki her yerin açlık ve sefalet içindeki insanların periperişan vaziyeti tasvir ediliyor.   Osmanlı’nın bu coğrafyaları idare ederken millî bir bilinç ve ulus devlet anlayışı geliştirememiş olması eleştiriliyor. Bu toprakları ne sömürgeleştirmiş ne de devletleştirebilmişiz. Asıl bilincin ve Millî Mücadele ruhunun merkezi Anadolu toprakları ise binlerce evladını Kanal, Suriye-Filistin cephelerine, İngilizlerle savaşmaya gönderir. Bu toprakların kahraman evlatları Kudüste savaşırken , atlarını çalıp İngilizlere satanlar  ise Bedevi Araplardır. Cemal Paşa’nın Kudüs kaybedildikten sonra Şam’dan dönerken söylediği o cümleyi yazar aktarıyor: “Kumandanım, harap Anadolu topraklarını gördükçe: ‘Keşke vazifem burada olsaydı’ diyor.”

 

  Payitaht dışına çıkamayan imparatorluğun, yönettiği toprakları tanımaması ve tüm ulusların Osmanlı’dan böylesine kopuk olması, hazin ve iç burkan bir tablo ortaya koymaktadır. Zeytindağı’nın karşısındaki Lut Çukuru için tüm imparatorluğu içine çeken bir mezar deyiminin kullanılması, son derece yerinde bir tabirdir. Bu coğrafyanın Osmanlı’ya dair bir aidiyet hissi olmaması, çoğunun sefaletten kırılması ve bazılarının da Türk sözünden hazzetmemesi ya da düşmanlık gütmesi, elimizden kayıp gitmesinde büyük etkenler olmuştur. Çölün ortasındaki iki tabur asker, güneşte iskeleti pişen İngiliz zırhlarına karşı kazanamayacağı amansız bir savaş vermiştir.

  “Benim Ahmet’i gördünüz mü? Bu tarafa gitmişti,” diyen ananın hikâyesi. Ne tarafa gitmişti? Aden’e mi, Medine’ye mi, Kanal’a mı, Sarıkamış’a mı? Ne tarafa? Eşit olmayan bir savaşa. Sefil Anadolu’dan, anasının memesinden koparılan genç Ahmetler, Mehmetler salgın hastalıklarda, çöllerde, kızgın güneşin altında bitlenerek, bir yudum suya muhtaç anlamsız bir savaş içinde bu dünyadan göçtüler. Yorgun bir imparatorluğun kayıp evlatları olarak. İşte Falih Rıfkı, son cümlede Kanal, Sina-Filistin mücadelelerini şöyle özetler:

“Ahmed’i ne için harcadığımızı bir söyleyebilsek, onunla ne kazandığımızı bir anaya anlatabilsek, onu övündürecek bir haber verebilsek... Fakat biz Ahmed’i kumarda kaybettik!”

  Bu kitap, hatıra kitabı özelliğinin yanı sıra döneminin psikolojisini anlatan tarihi bir belge olması yönünden de son derece önemlidir. Bu yönüyle ele alındığında yazarın bir diğer eseri Çankaya da Cumhuriyet dönemine dair çarpıcı bir tahlil ortaya koyar. Günümüzde metodolojik araştırma ve okuma yöntemlerinin değeri azalmış ve bilgi kirliliği, tarihini de çarpıtan bir kesimin ortaya çıkmasına sebep olmuştur. Bu yüzden “Zeytindağı” gibi diğerlerine referans verecek nitelikte olan birinci ağızdan kaynaklar son derece önem taşımaktadır. Kitapta bahsedilen Osmanlı kurmayları, Millî Mücadele ruhunu taşıyan, yenilikçi ve vatansever insanlardır. Konumları gereği verdikleri kararların ağırlığı büyüktür ve kararlar herkesi memnun etmemektedir. İcraatlarıyla tartışılsa da millî bilinçleri ve vatan sevgileri tartışılmazdır. “Zeytindağı”nı okurken de bu dönemin imkanlarını değil, o dönemin zorluklarını göz önüne alarak okumak ve yorumlamak gerekir. Herkesin, Anadolu’nun ücra bir köşesinden kopup Sina çöllerinde, iliklerine kadar yabancılık hissettiği topraklarda, İngilizlere karşı amansız bir harp verip şehit olan Ahmet’in hikayesini okuması gerekir. Tarihi bugün yorumlamak zor geldiğinde bazen geçmişin perspektifinden bakmak lazım gelir.

Yaşar Aydıner
Standart Üye / 20 Yazı / 115,8K Okunma

Kısa hikaye yazarı


Yorum Yap

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.

ya da üye olmadan yorum yap ve onaylanmasını bekle.
ÜST