Loading

Masumiyet Müzesi Kitap İncelemesi

‘Hayatımın en mutlu anıymış, bilmiyordum.’ Bana kitabı okutan cümle buydu işte.

Kemal Basmacı Sözü

‘Hayatımın en mutlu anıymış, bilmiyordum.’

Bana kitabı okutan cümle buydu işte.

Bir şeylerden kaçtığım ama hiçbir yere de varamadığım, sürekli çabaladığım ama hiçbir şey elde edemediğim zamanlardı. Kendimi kan çanağı olmuş gözlerle kitaplığın önünde buluyordum her seferinde. Düşünmemek, kendimden uzaklaşmak için haftada iki üç kitap bitiriyordum. İşte bu arada aldım elime Masumiyet Müzesini. Uzun zaman önce okuyacağım diye kafama yazmış sonradan hiç fırsatını yaratmamıştım. Sayfasını çevirdim, babam üzerini her kitabına yaptığı gibi paraflamıştı. Bir sayfa daha çevirdim. Emin değildim, evet uzundu, evet ünlüydü ama Orhan Pamuk daha evvel okumaya çalışıp hüsrana uğradığım bir yazardı.

Emin değildim.

Bu cümleyi okuyana kadar…

‘Hayatımın en mutlu anıymış, bilmiyordum.’

yazı

 

Kitap Kemal’in Füsun’a takıntılı aşk hikayesini anlatıyor. Öyle aşk dediysem klasik aşk romanları gibi değil. Okuduğunuzda içinizde bir şeylerin cız edeceği, ben de bunu hissetmiştim diyeceğiniz türden bir aşk hikayesi.

Kemal Sibel’le nişanlı. O yıllarda sosyetede bilinen insanlar ikisi de. Herkes onlara gözde çift olarak bakıyor, evlenmelerini bekliyor. Fakat hiç kimsenin hatta Kemal’in bile tahmin edemeyeceği bir şey oluyor. Füsun çıkıyor karşısına. Seneler evvelinden tanıdığı, çocukluğunu bildiği, annesinin terziliğini yapan kadının küçük kızı Füsun… Büyümüş, güzelleşmiş. Öyle ki Kemal ilk gördüğü yerde, Şanzelize butikte aşık oluyor Füsun’a. Başına açılacak onca derdi, hayatının sürükleneceği çıkmazı bilmeden kapılıp gidiyor onunla.

Herkes hayatının bir yerinde yaşamıştır bunu. Sonunu düşünmeden bir şeylere atlamak, sadece mutlu olduğunu düşünüp sonuçlarının neler olacağını umursamamak… Kemal de böyle yapıyor. Füsun’un peşinden gidiyor. Her şeyini kaybetme pahasına hem de. Kendini bile.

İşte Füsun’u ilk gördüğü andan son gördüğü ana kadar, 9 sene boyunca aklından bir an bile çıkartmıyor, bir an bile vazgeçmiyor Füsun’dan. En yakınıyken en uzak oluyor senelerce, elini uzatsa tutacak, dokunacak, sevecek ama uzatamıyor. Eli kucağında kalıyor. Kemal buna üzülmüyor bile. Çünkü elinde sonunda Füsun’a kavuşacağından emin. Babasını kaybediyor, o Füsun’un cenazeye gelip gelmeyeceğini düşünüyor. Adam akıllı üzülmüyor bile kaybına, çünkü Füsun’u uzaktan bile olsa görme düşüncesi her şeye bedel onun için.

Böyle hastalıklı bir aşk işte Kemal’inki. Yiyip bitiriyor onu içten içe. Füsun’dan ayrı kaldığı bölümlerde ruhsal sıkıntısının yanı sıra fiziksel ağrılar hissettiğini söylüyor. Karnında ağrı olduğunu, zamanla ağrının ciğerlere çıktığını ardından boğazına geldiğini anlatıyor. Bunca acıyı çekerken bile bir kez olsun hayatına bakmayı düşünmüyor. Füsun’la tanışmak ona hayat veriyor sanki, onu kaybedince kesiliyor hayatla bağı.

Okumayanlar için çok ayrıntı vermek, heyecanını kaçırmak istemiyorum. O yüzden beni etkileyen kısımlarla devam edeyim.

Kitapta ayrılık, acı sahnelerindense mutlu sahnelerde ağladım hep. Füsun ve Kemal ne zaman birbirlerine aşkla baktılarsa, ne zaman hasretle sarıldılarsa, ne zaman şehvetle öpüştülerse o zamanlarda gözyaşlarımı bıraktım sayfalara. Neden bilmiyorum. Sanırım benim için Kemal’in mutsuzluğu ve acısı tanıdık bir şeydi de mutluluğu yabancıydı. Belki de mutlu olunan her anın ardından korkunç bir trajedinin yaşanacağını bildiğim için ağlıyordum. Bilmiyorum. Fakat şunu söyleyeyim: Eğer kaliteli bir aşk hikayesi okuyorsak, o kitap mutlu sonla bitmeyecektir. Çünkü mutlu son olsaydı adına aşk demezlerdi zaten.

Velhasıl kitabı bir çırpıda bitirdim. Metroda ağlayarak okudum, evde ağlayarak okudum ve okulda ağlayarak okudum. Kitabın ilk cümlesi gibi son cümlesi de göğsümün ortasına bir taş bıraktı.

‘Herkes bilsin, çok mutlu bir hayat yaşadım.’

Kitabı okuduğunuzda bu cümlenin neden bu kadar anlamlı ve ağır olduğunu daha iyi anlayacaksınız eminim ki.

Son cümleyle ve kitabın ben de bıraktığı etkiyle birlikte hemen müzesine gitmek için yola çıktım.

Bu arada müzeye ilk defa gitmek isteyenler için kitabın içerisinde bir adet bilet bulunuyor. Kitabınızla birlikte giderseniz orayı damgalatarak içeri ücretsiz girebilirsiniz.

Ben de bu şekilde elimde kitapla girdim müzeye. Beni ilk önce kocaman bir duvarda Kemal’in 9 sene boyunca biriktirdiği izmaritler karşıladı. Her biri Füsun’un dudaklarına değmiş 4213 adet izmarit… Kemal’in kitapta anlattığı gibi kimisi sinirle söndürülmüş, kimisi küllükte unutulmuş, kimisi heyecanla bastırılmış bir sürü izmarit duvarda tek tek asılı duruyordu.

Ardından merdivenle üst katlara çıktım. Füsun’un o meşhur kelebekli küpesi, giydiği kıyafetler, saç tokaları, diş fırçaları, rujlar hatta onun dudaklarına değen bardaklar… Hepsi ve daha da fazlası, Kemal’e Füsun’u hatırlatan her şey özenle dizilmiş sergileniyordu. En üst katta Kemal’in hayatının devamını sürdürdüğü küçük odası da ziyarete açıktı.

Müzeden çıktığımda kendimi eksik hissettim. Çünkü kitaptan aldığım kadar haz alamamıştım müzeden. Fakat yine de okuduğum şeyleri gözümden canlandırmak, Kemal’in Füsunla bu evde yaşadığı anları düşündüğümde gözlerimin önüne o görüntüyü getirebilmek adına iyi bir deneyim oldu diyebilirim. Kitabı okurum ama müzeye kadar gitmek zahmetli iş diyenler için söylüyorum: çok şey kaybetmezsiniz. Hatta belki hayallerinizde onlar için kurduğunuz dünya daha bile güzel olabilir. Hüsrana uğramayın sonra.

Herkes aşkın ne olduğu, nasıl bir şey olduğuyla ilgili farklı şeyler söylüyor varoluştan beri. Fakat ortada net bir tanım yok. Bana göre aşk insanın aklını, mantığını kaybetmesi; hastalıklı bir derde düşmesi gibi bir şey. Sanırım bu şekilde düşündüğüm için kitap beni derinden etkiledi. Şu zamana kadar okuduğum kitapların hiçbirinde Kemal'e olduğu kadar yakınlık duyduğum karakter olmadı. Leyla ile Mecnun tadında, içimde burukluğuyla bitirip koydum rafa kitabı.

Umarım siz de beğenirsiniz.

Efşan puanı: 9/10

İyi okumalar :)

Efşan Göral
Yazar / 10 Yazı / 24,4K Okunma


Yorum Yap

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.

ya da üye olmadan yorum yap ve onaylanmasını bekle.
ÜST