Loading

Kitap incelemesi/eleştirisi, "İrade Terbiyesi"

Cemil Meriç'in "Çalışmayı bu kitaptan öğrendim." dediği "İrade Terbiyesi" adlı eserin ayrıntılı bir incelemesi ve eleştirisi

working woman

Merhaba sevgili Bilgeyik okurları, bugün Cemil Meriç’in “Disiplin içinde çalışmayı bu kitaptan öğrendim.” dediği kitabın incelemesini ve eleştirisini yapacağız. Sırasıyla yazardan, kitabın nicel özelliklerinden bahsedecek sonra da kitabın anlatmak istediğinin, yazarın derdinin bir özetini çıkaracağız. Eleştirilerimi ise ayrı bir bölüm olarak değil, kitabın özetinin arasına serpiştirilmiş paragraflarla yapacağım. Umarım verimli ve güzel bir yazı olur, öyleyse başlayalım.

Kitap hakkında aradığınız özel bir şey varsa, yukarıdaki içindekiler bölümünden ilgili kısma tıklayarak daha kolay ulaşabilirsiniz, ancak, anlam bütünlüğü bakımından yazıyı bir bütün olarak okumanız tavsiye edilir.

Jules Payot

Yazarımızın ismi Jules Payot; eğitimi, kariyeri ve kendisine dair maalesef çok az şey biliniyor. 1859 yılında Fransa’nın Chamonix-Mont-Blanc adlı ilçesinde doğdu. 1907’de Aix-Marsellie üniversitesinde rektörlük yapmaya başladı. Üniversite tutanaklarına göre bir dönem Aix-Marsellie üniversitesinde önceden Ferdinand Buission’ın oturduğu koltuğa aday oldu ancak kazanamadı. Yazarın eğitim alanında birçok kitabı bulunuyor ama bunların arasında en ünlüsü “Éducation de la Volonté”, Türkçe adıyla “İrade terbiyesi.” Bugün inceleyeceğimiz kitap da budur.

Bir çeviri ne kadar kötü olabilir?

Başka bir dilde yazılmış bir eseri, ki hele bu eser edebi bir özellik de taşıyorsa, başka bir dile çevirmek kolay bir şey değildir. Hem yazarın dediklerine sadık kalmak, hem iki dil arası dengeyi kurmak ve okuyucuya güzel, akıcı yani estetik bir eser sunmak zor iştir. Fransızca asıl ismi “Éducation de la Volonté” olan kitabın İngilizce çevirisinin adı “Education of The Will.” Kitabı “Flapper Yayınları” tarafından basılan, İngilizce basımından Türkçe’ye “Derya Öztürk”ün çevirdiği baskısından okudum. Maalesef ki bu zamana kadar okumakta bu kadar zorlandığım başka bir çeviri eser olmadığını açık yüreklilikle söylemek istiyorum. Anlatım bozuklukları gırla gidiyor… Ayrıca bunu ilerleyen bölümlerde paylaşacağım kitap alıntılarından da anlayacaksınızdır. Eğer bir okuyucumuz bu yazıdan sonra bu kitabı almaya karar verecekse, bunu göz önünde bulundurarak alması mühim.

Kitap 208 sayfa, beş bölümden oluşuyor. Hitap ettiği kısım öğrenciler ve düşünürler. (Bu benim yorumum değil yazarın kendi sözü.) Kitabın ilk baskısına 1893’de, ikinci baskısına 1894’te ve yirmi yedinci baskısına 1907’de 3 ayrı önsöz yazmış Jules Payot.

          

    

[SOLDAKİ FRANSIZCA İLK BASKI, SAĞDAKİ İSE İNGİLİZCE İLK BASKI]

[TÜRKÇE BASKISI, FLİPPER YAYINLARI]

Kitabın belirli başlı nicel özelliklerinden bahsettiğimize göre, şimdi kitabı incelemeye, yazarın derdini ve bizlere söylemek istediği şeyi anlatmaya, kitaptaki sıraya da sadık kalarak başlayabiliriz.

Yazar bize ne anlatıyor, derdi ne?

Bu kısımda kitabın yazıldığı devir için normal karşılanan ama şu andan baktığımızda abes karşılanacak fikirleri ve örnekleri yazmadım.

Ben yazarın kitapta halihazırda yapmış olduğu bir “irade” tanımına denk gelmedim ancak bu tanımla yola çıkmak gerektiği kanaatindeyim, TDK’ye göre “İrade”nin anlamı;

Bir şeyi yapıp yapmamaya karar verme gücü, istenç

Kitabın ilk paragrafında şöyle bir cümle geçiyor, yazar tüm başarısızlıklarımızı iradeye bağlıyor.

Caligula tüm Romalıların tek bir kafaya sahip olmalarını isterdi, böylece tek bir vuruşta kellelerini uçurabilirdi. Savaşmak zorunda olduğumuz düşmanlarımız için benzer bir dilekte bulunmamıza gerek yok, çünkü tüm başarısızlıklarımızın ve neredeyse tüm talihsizliklerimizin tek bir sebebi var. Bu da irademizin zayıflığıdır ve kendisini özellikle sürekli çabalamamız gereken durumlarda gösterir.

Neredeyse tüm başarısızlıklarımızın temelinde “İrade zayıflığını” görmek, kanımca fazlasıyla iddialı ve kişisel gelişim meraklıları için heveslendirici olsa gerek 😊  

Jules Payot bu ilk bölümün devamında bazı ilgi çekici ve benim doğru bulduğum örnekler vererek devam ediyor:

“Öğrencilerin en büyük düşmanı isteksizliktir, genç bir insanın tüm hareketlerinde kendisini gösteren “zihinsel bir zafiyettir.” Saatlerce uyur ve ahmak, mahmur ve uyuşuk bir halde kalkar. Ağır adımlarla esneyerek tuvalete gider ve uzun saatler orada kalır. Kendisini “hazır” hissetmez, içinden çalışmak gelmez. Bu dünya onun için kederli, soğuk bir yerdir. Üşengeçliği yüzünden okunur, isteksizliği yüzündeki her bir çizgide kendini gösterir, hareketleri ağır, uyuşuktur ve hep dalgındır; hareketlerinde ne canlılık ne de itina vardır. Bir sürü zaman kaybettikten sonra kahvaltı yaparken oyalanır, reklamlara kadar gazeteyi okur, çünkü bunu yaparken hiçbir çaba harcamasına gerek kalmaz. Ancak öğleden sonra enerjisi biraz yerine gelir ama bu enerjiyi de dedikodu yaparak, gereksiz tartışmalara girerek ve daha da beteri iftira atarak (Çünkü tüm aylaklar kıskançtır.) harcar. Akşam geç saatlerde bu talihsiz genç, önceki geceye nazaran daha huzursuz halde yatağa girer.”

Yukarıdaki örnek yetmemiş, bir örnek daha veriyor Jules Payot. Aşağıdaki örnekte kendimi de gördüğümü ve bu gerçeğin yüzüme bir anda çarptığını itiraf etmeliyim.

“İşte size çok sık görülen bir tembellik örneği. Genç insan canlıdır, neşelidir ve enerjiktir; nadiren aylaklık eder. Gün içinde jeoloji hakkında bir çalışma, Brunetiere’nin Racine üzerine bir makalesini okur; pek çok gazeteye göz atar, bazı notları yeniden okur, ana konu hakkında kaba bir taslak çıkarır ve yabancı dilde birkaç sayfa çeviri yapar. Bir an bile üşengeç davranmaz. Arkadaşları onun çalışma gücüne ve birçok işle uğraşmasına hayranlık duyar. Ancak bu öğrencinin tembel bir öğrenci olduğunu söylemeliyiz. Psikoloğa göre bu birçok alanda çalışma yapmak sadece anlık bir ilgiyi, yetenekli olmasına göstermesine karşın tüm bunlarla gönüllü olarak ilgilenmemektedir. Bu pek çok işle aynı anda ilgilenme aslında büyük bir irade zayıflığından başka bir şey değildir. Öğrencimizde çok yaygın görülen bir tembellik var. Bu tür “zihinsel geziler” gerçekten hoştur ama bunlar sadece zevk için yapılan yürüyüşler gibidir. Nicolle bu tür zihinleri amaçsızca oradan oraya uçuşup duran “vızıldayan zihinler” olarak tanımlar. Feneolon’un gülümsemesini hatırlatırlar: ‘Rüzgarlı bir yerde yakılmış mum gibidirler.’ ”

Sanki bu kadar acı gerçek yetmezmiş gibi, hatamı yüzüme vurmaktan vazgeçmiyor Jules Payot ve şöyle diyor devamında:

“Kişinin ilgisinin dağınık olmasının büyük dezavantajı, hiçbir izlenimin kalıcı olmak için yeterince zamanı olmamasıdır.”

Son iki paragrafın meali şu, Kardeşim diyor, sen gününün 3’te ikisini entelektüel eylemlere ayırıyorsun ama aslında hiçbir halt etmiyorsun. Her şeyle ilgileneyim derken hiçbir şeyle ilgilenmiyorsun. Biliyorsun, düşünüyorsun ama çok daha iyi düşünebileceğin, çok daha fazla bilebileceğin bir seçeneğin daha var, bunu bilmiyorsun. Kitabın ilk kısımlarındaki bu paragraf yüzüme gerçeğin olanca ağırlığıyla çarpınca kitabı okurkenki motivasyonum değişti. Daha dikkatli okumaya ve notları daha ayrıntılı tutmaya karar verdim.

Yazar yukarıdaki paragraflarda iradenin terbiye edilmemesinin getirdiği sonuçları söylüyor. Peki, irade terbiyesi nedir ki? Kitabın son sayfasında, yani tüm çalışmanın sonunda şöyle cevaplandırıyor bu soruyu:

İrade eğitimi, bencilliğin acımasız güçleri üzerine aklın hükmetmesini sağlamaktır.”

İradenin ve irade eğitiminin ne olduğunu ve iradesizliğin sonuçlarını biliyoruz. İşte, sevgili okurlar, kitabın incelemesini ve eleştirisini tam da buradan, bir önceki cümlede tarif ettiğim yerden başlatmak istedim. Yazarımız bizlere “İrade Eğitimi” dolayısıyla başarı vaat ediyor. Hep beraber yazarımızı dinleyelim, bakalım bizlere ne diyor?

Yoldan kaldırılması gereken gereksiz taşlar

Yazar, kendi tezini anlatmadan önce ilk bölümde bir düşünceye karşı argüman üretiyor ve sonra da onu yerle bir ettiğini, bunun gerekli olduğunu söylüyor. Yazarın kendi tezinin temelinin sağlam olması için, tutarlı olması için bu fikri bertaraf etmesi gerekiyor, çünkü bu iki fikirle yazarın tezi arasında uzlaşamayacak bir çelişki var. Peki, nedir bu fikir?

Karakter değişmez. Fikir budur, bu fikir Kant tarafından ileri sürülmüş, Schopenhaur tarafından desteklenmiş ve yazarın yaşadığı dönemde yaşayan Spencer tarafından da savunulmuş. Bizim toplumumuzda da yaygın olan bu görüşe ben katılmıyorum. Bizde yaygın olduğunu şu atasözünden anlayabiliriz

İnsan yedisinde ne ise, yetmişinde de o’dur.

Schopenhaur’a göre durum şundan ibarettir:

1-) Karakter geliştirilebilir olsaydı “insan gençlerden çok yaşlılarda daha fazla erdem bulurdu.”

2-) Kendisinin kötü olduğu insana bir kez gösterilince sonsuza dek güvenimizi kaybeder ki bu da hepimizin karakterinin değiştirilemez olduğunu kanıtlar.

Payot bu görüşü sert bir dille şöyle eleştiriyor:

“Düşünen biri için bu argümanlar ne tür bir değer taşır? Ayrıca bunlar argüman mı? Hiç kimse karakterini değiştiremez iddiasını kanıtlaması dışında bu argümanların içinde ne var?”

Ve bana kalırsa, hatta benle Jules Payot’a kalırsa😊, aşağıdaki paragrafla bu görüşü çürütüyor.

“Yapmak istese bile bencil bir adam asla özveride bulunamaz. Böyle bir iddia üzerinde durmaya bile değmez. Bazen korkakların para uğruna ölümü göze aldıklarını görüyoruz. Ölüm korkusuyla dizginlenemeyen tek bir tutku bile yoktur. Doğal olarak egoistin en önem verdiği şey kendi hayatıdır. Ancak anlık bir coşkuyla kendi ülkesi ya da başka asil bir sebep yüzünden hayatını feda eden bencil insanlar görmedik mi? Bu anlık durum mümkün olsaydı o zaman ünlü “edim tözü takip eder” zamanı süresinde ne olurdu? Kendini, sadece yarım saatliğine de olsa kökten şekilde değiştirebilen bir karakter, değiştirilemez bir karakter değildir ve bu değişimi daha sık yinelemesine dair bir umut vardır.”

Karakterin tanımını ise şöyle yapıyor yazarımız:

“Karakter heterojen güçlerin bileşke sonucudur ve soyut kavramlarla değil, yaşayan insanlara dayanan iddiamız kant ve Schopenhaur’in naif teorilerini çürütecek kadar güçlü.”

Jules Payot’un tezinin var olması için gerekli olan taşların yoldan kaldırdığımıza göre tezimizi anlatmaya girişebiliriz.

Duygu: 1 Düşünce: 0

Jules Payot’un tezinin temeli şu; düşüncelerimiz ne kadar kuvvetli olursa olsun, idaremizi yönlendirmek için yetersizdir. Ancak duygular öyle mi? Onlar bizi saniyeler içinde harekete geçirebilir.

Yukarıdaki fikrin bir örneğini şöyle veriyor Jules Payot:

“Mesela bir insan belki sadece okuyarak günlerini yarı tembellik içinde geçirebilir ama dışarıda yazılmayı bekleyerek duran bir kitaba devam etmek için ayağa kalkabilecek kadar enerjisi yoktur. Aniden bir arkadaşının başarısını bildiren bir mektup gelir ve uslamlamanın en değerli ve en duyarlı biçiminin hiçbir etkisi olamaz, çünkü o anda vasatlık duygusunun dalgası bizi sarıverir.”

Düşünceler yukarıda örnek olarak verilen kişiyi yataktan kaldırıp, masaya geçirip kağıt ve kalemi eline almasını uzunca bir süre içinde dahi sağlayamazken, bir duygu olan, vasatlık duygusu saniyeler içinde kişiyi kaldırabilir. Bu örnek, duygu ve düşüncenin iradedeki farkını çok iyi açıklayan bir örnek.

Yazar, duygularımız üzerinde doğrudan bir etkimiz olmadığını söylüyor. Bu da, irade eğitiminin zorluğunun altında yatan sebep. Duygularla düşüncelerimizle oynadığımız gibi oynayamıyoruz ve düşüncelerimiz değil duygularımız idaremize yön veriyor. Bu ikilemden nasıl çıkabilir? Düşüncelerimizi duyguya çevirmenin bir yolu var mı? Payot şöyle cevaplıyor:

“Bu yüzden bir düşünceyi bir bütün olarak ve yok edilemez şekilde istenen bir eyleme dönüştürebilirsek onları duygunun ısısıyla ateşleyebiliriz. Onların geri dönülemez birleşmeleri bu yöntemle mümkün. Düşünce ve eylem alışkanlıklarını yaratmak için duyguları işin içine eğitimden başka ne sokabilir ki?”

Yazar kitabın hitap ettiği kesime, öğrencilere, düşünce-duygu-irade ekseninde şöyle bir örnek veriyor.

Aile ve eğitim kurumu tarafından, “Ödül-Ceza” sistemi yoluyla küçük yaştaki çocuğun ders çalışması salt düşünceden çıkarılır ve işin içine duygu da katılır. Bu başarılı bir şekilde yapılırsa, çocuk çalışır. Peki, üniversiteye gittiğinde, aileden ayrıldığında veya ayrılmadığı durumda bile, “Ödül-Ceza” sisteminin uygulanmayacağı bir yaşa ve olgunluğa gelindiğinde, öğrenci nasıl ve neden çalışsın?

“Okul günleri sona erdiğinde şimdiye dek ebeveynleri ya da öğretmenleri tarafından yönlendirilen ve belirli çalışma saatlerine uyan gençler hiçbir özel hazırlık, gözetim, tavsiye ve hepsinden öte belirlenmiş görevler olmaksızın büyük bir şehirde kendilerini tek başına sorumluluklarını üstlenmiş halde bulurlar; bir sınav için belli bir yere kadar okumak artık her gün bir başkası tarafından belirlenen çalışma saatleriyle aynı şey değildir.”

Uzun bir kitap yazan bir düşünürün motivasyonu nedir? Nasıl olur da düzenli olarak gününün belirli bir kısmını ona ayırır? Duygu sayesinde der Payot ve şöyle anlatır;

“Uzun bir kitap yazmak gibi bir işe başladığımızda ortaya koyacağımız uzun ve yorucu çabalar için gereken enerjiyi devam ettiren şeyin ne olduğunu sorarsanız, aynı sonucu işaret eden duyguların güçlü bir koalisyonu olduğunu söyleyerek buna cevap veririz; çalışmak için gereken zindeliği veren bir enerji duygusu, sonuçları ve yaptığı keşfin hazzıyla ödüllendirilen tefekkür, asil bir duygunun peşine düşmenin bize verdiği üstünlük duygusu, yararlı bir şey için tüm enerjimizi harcamaktan kaynaklanan güçlü ve fiziksel olarak sağlıklı kalma hissi.”

Yazar bunu beklenildiği şekilde “Duygu” ile açıklıyor. Peki, bizde irade eğitimi yolunda bir duygu yaratabilir miyiz? Yazar bir duyguyu yaratabileceğimizi iddia ediyor.

 “Öteki türlü (Duygu yaratma yetimizin olmadığı durum) romanların başarılarını nasıl açıklarız, dahası herkesin onları nasıl anladığını? Günlük hayatta kendilerini ifade etme fırsatı bulamayan duyguları ortaya koydukları için başarılılar. Şayet halkın büyük kısmı ustaların romanlarını takip edebiliyorsa bu durum pek çok okurda duyguların sadece uyku halinde olduğunu ve bilincin ışığına çıkmaları için sadece bir çağrı beklediklerini kanıtlamaz mı?

Dikkatimizin ve hayal gücümüzün efendileriysek yazarın bizim için yaptığı şeyi kendimiz için yapamıyor olmamız garip olmaz mıydı? Ancak bunu yapabiliriz. Mesela ben içimde bir öfke ya da şefkat yahut da coşku hissini suni olarak, kısacası istenen sonuca ulaşmak için gereken her türlü duyguyu yaratabilirim”

Bu duygu yaratma sürecini ise “Tefekkür” olarak adlandırıyor yazar. Zor olduğunu ama imkansız da olmadığını söylüyor bu yolun. Tefekkürün basamakları şöyle:

  1. Düşünceni duyguya çevir
  2. Duyguyu eyleme dök
  3. Ardından da eylemleri tekrar ederek onun bir alışkanlık olmasını sağla

İşte, bu yazarımızın tezinin temelidir. Umarım ki yazının ana kilit kısmını,  meseleyi doğru bir şekilde aktabilmişimdir.

Yazardan tavsiyeler

Yazar tezini anlattıktan sonra kitabın devamında öğrencilere yararlı olabilecek tavsiyeler vermeye çalışıyor. Ben de bu tavsiyeler arasından sizlerle paylaşmaya değer gördüklerimi ve üzerine yorum yapabileceğimiz kısımları derledim. Şimdi, üzerine konuşacağız.

Plan, herkes yapılmalı diyor ama kimse yapmıyor(!)

Herhangi bir işi planlı yapmanın tadı alındığında, önemli bütün meseleleri planlama isteğinin her insanda hasıl olacağını düşünüyorum. Sorumluluk sahibi bireyler için planlama çok mühimdir, hatta öylesine ki uzun yıllar planlı yaşamaya alışmış kişiler; herhangi bir şekilde, iyi veya kötü ama bir anda ortaya çıkan (dolayısıyla plansız) olan herhangi bir şeyden hoşlanmazlar, bazıları bunu kendi konforu için bir tehdit olarak bile görebilir. Bu konu hakkında Jules Payot şöyle diyor:

“İnsanın planının yapmasındaki en önemli şey, ertesi gün ne yapacağına karar vermeden asla uyumamasıdır. Yapılacak işin miktarından bahsetmiyorum çünkü ne kadar çalışacağına kişi kendisi karar verir, çalışma zamanını kendisi ayarlar. Ben sadece çalışmaktan bahsediyorum. Ertesi gün uyandığında zihin hemen durumu kavrar ve hiçbir oyalanmaya fırsat tanımadan hemen işe koyulur; öğrenci üzerini giyerken bile çalışma masasını gözden geçirip hiç vakit kaybetmeden eline kalemi alıp masaya oturur.”

Ah bir zamanım olsaydı birader!

“X’i yapacak zamanım olmuyor ki… Çok istiyorum ama yapamıyorum, olmuyor.” Bu cümleyi kurmayanımız da dinlemeyenimiz de yoktur. İşin neresinden bakarsak bakalım, bu bir bahanedir. Evet, doğrudur, zaman bir engeldir ama gerçekten istiyor muyuz biz X’i? Gerçekten istememize rağmen olağan olmayan durumlar varsa başka tabii. Ama gerçekten istediğimizde, özellikle de bilgiye tek tıkla ulaşabildiğimiz bu yüzyılda yapamayacağımız şey çok azdır kanımca.

Aslında İran Tahranlı olan ama şu anda Amerika’da yazılımcı olarak çalışan Hadi Partovi’yi daha önce duydunuz mu? Babası Hadi’ye bir bilgisayar alıyor, Hadi büyük isteklerle bilgisayarı açıyor, ama o da ne, oyun yok bilgisayarda… Ama oyun yapımını anlatan, yazılım dili kitabı var. İşte öyle başlıyor hikayesi… [İlgilenenler mevzubahis TEDx konuşmasına buradan ulaşabilirler.]

Jules Payot’un da bu konuda diyecekleri var, yazarımıza göre plan yapmış bir öğrenci dahi çoğunlukla zamandan yakınabilir, neden? Yazara kulak verelim…

“Zamanın onu nasıl kullanacağını bilen insanlar için asla tükenmediği doğrudur. Ancak neden bu kadar çok zaman kaybettiğimize bakarsak olayların büyük kısmında işin içinde irademizin zayıflığının olduğunu görürüz. Uyumadan önce ertesi günkü işimi kafamda net şekilde belirlemezsem sabahlarım ziyan olacaktır. Genel bir şekilde karar vermenin bir anlamı yoktur: “yarın çalışacağım” ya da “Kant’ın “etik” çalışmasına başlayacağım.” Daha net ve spesifik kararlar alınmalıdır. “yarın kesinlikle kant’ın saf aklın eleştirisini okuyacağım.” Ya da “Psikolojide bir bölümü çalışıp onun özetini çıkaracağım” Öğrenci her zaman okumalarını baştan sonra ve enerjik bir biçimde yapmalı, okuduktan sonra bir özet çıkarmalı ve ileride onun için yararlı olacak notlar almalı ve notlarını hemen öyle bir sınıflandırmalıdır ki istediğinde onları kolayca bulabilsin. Böylece bir kitabı bir daha okumasına gerek kalmaz. Bu çalışmada yavaş yavaş ilerleriz ama bu çalışmanın arkasında yatan şeyden kesin olarak emin olduktan sonra bir adım attığımızda artık asla geri adım atmayız ve yavaş yol alsak bile istikrarlı ve sürekli olarak, bir kaplumbağa hızında yol alarak hedefimize emin adımlarla ulaşırız.”

Eğitim, 3 kapının 4'ünün çıktığı yer...

Son dönemlerde popüler kültürün eline düşse de eğitimin değişmesi bir gerekliliktir. Eğitim ve sonuçları ortadadır. Eleştirel akılcı bir eğitimdir bize lazım olan. Bu konu bir yazının alt balığının içindeki bir bölümde anlatılmayacak kadar mühimdir. Düşüncelerimde değişimler, eklemeler çıkarmalar olsa dahi genel eksende bu konuyu geçen sene işlemiştim, ilgilenen okurlar buradan “Eğitim sistemi üzerine” adlı yazıma ulaşabilirler.

Peki yazar ne diyor bu konuda bizlere? Aşağıdaki paragrafları okuyunca sanki yazarın o dönemin öğrencilerine sesleniyormuşçasına konuştuğunu hissedeceksiniz, nitekim kısmen de öyledir zaten. Yazar burada tezini anlatsa da, aslında öğrencilere de seslenmektedir, KENDİNİZE ÇEKİ DÜZEN VERİN!

“Okul günlerini geride bırakan ve hukuk, tıp, bilim ya da edebiyat bölümü öğrencilerine dönüşen tüm öğrenciler çok kısıtlı şartlarda hayatlarını kazanan, şimdinin ötesini görmeye imkanı olmayan insanların en aktif ve en gayretli koruyucularından biri olmak sizin görevinizdir. Öğrenciler her ülkedeki yönlendirici sınıf olmalıdır; sürekli acı çeken, kendilerini eğitme fırsatı bulamayan kitlelere rehberlik etmelidir. Bu görev daha yüksek eğitim almış her gencin vazifesidir, çünkü diğerlerini nasıl yöneteceğimizi bilirsek o zaman kendimizi yönetmeyi de biliriz. Kişi diğerlerine alçal gönüllülüğü, özgeciliği ve adanmışlığı övüyorsa o zaman kendisi de bir örnek olmalı ve aktif, enerjik bir yaşam sürmelidir.

Her yıl yarım düzine kadar öğrenci köylere ve kasabalara doktor, avukat ya da profesör olarak akıllarının bir köşesinde her zaman doğruyu konuşmak, her durumda renklerini belli etmek, ne akdar önemsiz olursa olsun haksızlığa mahal vermemek, daha merhametli ve gerçek adaleti yaymak ve sosyal ilişkilerde daha hoşgörülü olma fikrini aşılamak düşüncesiyle giderse, yirmi yıl içinde ülkede herkesin saygı duyduğu ve herkesin iyiliği için çalışan yeni bir aristokrasi oluşturulurdu. Üniversiteden mezun olup hukuk ya da tıpta paradan başka bir şey görmeyen ve aklında aptalca, gereksiz eğlenceden başka bir şey olmayan her genç acınası bir yaratıktır ve neyse ki sağduyu henüz bu noktada çok da yoldan çıkmış durumda değil.”

Bu iki paragrafı okuduktan sonra aklınıza sizlerin de büyük ihtimalle köy enstitüleri gelmiştir 😊 Velhasıl kelam burada yazarı tebrik etmek gerekir, yukarıda verdiği öneri şu anda uygulanabilir, uygulanamaz tartışma bu değil, en azından sadece eleştirmekle kalmamış ve bir öneri getirmiş Jules Payot.

Günde 10 işe koşuyorsun, ama birini bile tam yapamıyorsun! Niye?

Yukarıda da bende oluşturduğu etkiyi yüzüme çarptı şeklinde anlatmıştım bu kısmı, kitabın ilerleyen bölümlerinde yazar yine buraya değiniyor ve bana da tekrardan sizlerle paylaşmak düşüyor.

“Michelet, de Goncourt’a otuzlu yaşlarında korkunç baş ağrıları çektiğini, bunun da yapmak zorunda olduğu bir sürü işten kaynaklandığını ve sonra bir sürü kitap okumak yerine kitap yazmaya karar verdiğini anlatmıştı. “O günden sonra sabah uyandığımda” demişti, “ne yapacağımı tam olarak biliyordum ve zihnim sadece tek bir şeye odaklanamya başladığında baş ağrılarım da geçti.” Herkes bilir ki aynı anda bir sürü işi yapmak son derece yorucudur. Yaptığını yapmaya devam et. Sadece yataktan hızlıca kalkmanın en iyi yolu değil, aynı zamanda yorgunluktan kaçınmanın ve başarılı bir sonuç elde edince alınan keyfin çoğalmasının en iyi yoludur.”

Sağlık da sağlık diyorlar, caka satıyorlar, ama ona bile sahip değiller!

Yazar, az sonra paylaşayacağım paragrafta sanki günümüze ışınlanarak kendini sadece “spor”la var etmeye çalışanları taşlıyor ve kendi hitap ettiği kesime, zihin işçilerine ise sağlıklı olmak demenin ne demek olduğunu anlatıyor. Bu kısımda yazara katılmamak mümkün değildir.

“Sağlığın ve kasların güçlü olması iki farklı şeydir ve genellikle birbirine karıştırılır. Sağlıklı olmak demek solunum organlarının ve indirim sisteminin iyi çalışması demektir. İyi olmak demek yediklerini iyi sindirmek, derin nefes almak ve enerjik, güçlü bir dolaşım sistemine sahip olmak demektir; ayrıca üşütmeden değişken sıcaklık değerleri karşısında güçlü durabilmektir de. Ancak bunlar kas gücüyle alakalı şeyler değildir. Bir sirkte çalışabilir ya da en güçlü hammal olabilirsiniz, ancak sağlığınız kötü olabilir; öte yandan sadece çalışma odasında çalışan bir adam ortalama bir kas gücüne sahip olsa da turp gibi sağlıklı olabilir. Atletik bir güce sahip olmamız için bir neden olmadığı gibi bundan da kaçınmalıyız, bu tür egzersizler sadece solunum sistemine zarar verip boyun damarlarının tıkanmasına yol açmaz, aynı zamanda insanı güçten düşürüp aşırı yorulmasına da neden olur. Ayrıca hem yoğun fiziksel çalışma yapıp hem de enerjik bir zihne sahip olunamaz.”

Şimdi ise yazarımız, yine katılmamanın mümkün olmayacağı şekilde gençliğin içinde görülen bu iki ayrı grubu kıyaslıyor ve biraz da sert konuşuyor. Sert konuşuyor çünkü bunun büyük bir tehlike olduğunu düşünüyor. 😊

Düşünme yetisi olmayan bir embesil karnını yiyecek ve içecekle tıka basa doldurur ve tüm gücünü yorucu egzersizler için harcayıp da güçlü kaslarına gururla bakarsa, tek gördüğümüz şey gelecekteki doktorlarımızın, avukatlarımızın, filozoflarımızın ve yazarlarımızın bomboş insanlar olacağıdır. Tarihteki büyük zaferlerin hiçbiri kas gücüyle kazanılmamıştır, keşifler, asil duygular ve canlı düşünceler ile kazanılmıştır. 500 işçinin kas gücü yerine bir Pastör’ün, bir Ampere ya da Malebranche’ın güçlü zekasını tercih ederiz. Ayrıca en güçlü insan bile bir at ya da köpekle yaptığı yarışı kazanamaz ve bir goril hiç korku duymadan en güçlü güreşçimizle dövüşebilir. Bu sebeple üstünlüğümüz kasların gücünde değildir.”

Arkadaş mı düşman mı? Şimdinin arkadaşı, geleceğin has düşmanı...

Yazar bence arkadaşlık müessesi hakkında çok katı ve acımasız. Günün dostunun geleceğin düşmanı olabileceği ve bazı tür arkadaşlıkların kişiye zarar getireceği bilinen bir gerçektir, yazarla ayrıştığım yer ise buna karşı çözüm yolundadır. Yazardan dinleyelim:

“Zayıflıkları onları kötümser kılan ve daha savaşmadan korkaklığına yenilen bir sınıf vardır. Tüm çaresiz insanlar gibi onlar da haset, ikiyüzlü ve kıskançlardır. Bu kötü ruh hali, en sabırlı ve en sebatkar olanların bile iradelerini zayıflatır. Varlıkları her zaman insanı depresif yapar. Sürekli başkalarının başarısız olmasını ister ve diğerlerinin üzerinde kötü bir etkiye sebep olurlar. Kendi zayıflıklarını ve önlerinde onları bekleyen başarısız bir geleceği gören bu insanlar başkalarının çaba göstermesine de engel olur.

Gerçekten bağımsız bir genç, ahlaksız tekliflerden tiksinen ve bu tür zevkleri lüzumsuz ve zaman kaybı olarak gören bir bireydir. Bu yüzden bu arkadaşların getirdiği teklifleri nazikçe ama kesinlikle geri çevirir.”

Kendisine bir teklifle gelen yukarıdaki bahsedilen sınıfa mensup öğrenciye karşı nasıl düşünülmesi gerektiğini şöyle anlatıyor

“Onların alaylarından kurtulmak ve hoşgörülerini kazanmak için özgürlüğümü, sağlığımı ve çalışma zevkimi feda mı etmeliyim? Onların verdikleri tek zevkin bitkinlik olduğunu ve insanı serseme çevirdiğini biliyorum; buna rağmen gidip onların alemlerine mi katılmalıyım? Popüler dilin kitlelerin vasat ve kaba fikirlerini ifade ettiğini bilmeme karşın, insanın içindeki hayvanın onun mantıklı iradesine egemen olmasına izin veren saçmalıklara, sözcüklere, formüllere ve sözde aksiyomlara boyun mu eğmeliyim? Böyle aşağılık biri olacağıma bir kere yapayalnız bir insan olurum daha iyi.”

Yazarımız az sonra bizim toplumumuzda da çok görülen ve zihinlere kodlanmış şu cümleleri de işleyecek; “Ülkeyi sen mi kurtaracaksın?” Yazar’a göre yukarıdaki sınıftan kişilerle aynı ortam paylaşıldığında, öğrencimiz şunu fark edecektir;

 “Aptallık bulaşıcıdır; böylesi bir topluluğun üyesi olmak istiyorsa o zaman kısa süre içinde en değerli yanılsamalarının atomlara ayrıldığını, adaletsiz ve samimiyetsizlikleriyle toplumsal durumlara karşı yaptığı haklı itirazlarıyla alay edildiğini görecektir.”

Altı çizili bölümde bahsettiğim anlayışın yansımalarını görmüş olmanız gerekmektedir. Farz edelim ki çalışmamız gerektiği zaman bizi dışarıya çağıran bir arkadaşımız var, ne yapmamız lazım? Hayır demek kolay mı o kadar? Bunun için bir irade lazımdır. Bu iradeyi duygumuzla var edebiliriz, Payot şöyle anlatıyor:

“Çalışırken bir arkadaşın gelmesi, dışarıda bir buluşma ya da kutlama gibi şeyler onu baştan çıkaran etkenlerdir. Çünkü öngörülemeyen şeyler, zayıf iradenizi “attan düşürür.” Bu tür sektelere karşı korunmanın tek yolu tefekkürdür; olmak üzere olan olayları önceden görmek yeteneği enerji eksikliğini telafi edebilir. Öğrenci beklenmedik şeyleri hayatından çıkarabilir. Katılması için davet edilebileceği akşam eğlencelerinden kolaylıkla kaçınabilir. Bir arkadaşının onu bir restorana ya da yürüyüşe çıkarmak için geldiğini mutlaka bilir, bu yüzden önceden bu teklifleri reddetmek için gerekli mazeretlerini hazırlayabilir ya da arkadaşı ısrar etmeye devam ederse o arkadaşıyla ilişkisini kesebilir. Ancak odasına gidip hiçbir şey yapmamak için onu kandıracak olan tüm olası girişimlerin önünü kesecek bir yöntem geliştirmediyse büyük ihtimalle o günü kaybedecektir. Psikolojik bakış açısından öngörmek, olabilecek olayları hayalinde canlandırabilmektir. Şayet bu öngörü canlı ve netse zihin öyle bir yarı gerilimli hale gelir ki cevap ya da eylem çok çabuk gerçekleşir, hatta öyle hızlı gerçekleşir ki eylem düşüncesi ya da cevap ve bunların tarafsız algılanması arasında dışarı kaynaklı bir olayı düşünecek ya da arkadaşının ricalarını dikkate almaya yetecek kadar yeterli bir zaman olmaz.”

Okunmalı mı?

Kitabın sonuç bölümünde kitaptaki her şeyin özetini yapıyor neredeyse Payot, bunu paylaşmamak olmaz.

“Tembelliğe ve şehvete karşı olan savaş kolay olmasa bile hiç değilse bu savaşı yapmam mümkündür ve psikolojik güçlerimize dair bilgimiz bize ihtiyacımız olan gücü vermelidir. Tüm çalışmadan çıkarılacak pratik sonuç şudur: karakterimizi değiştirebilir, irademizi eğitebilir, zaman ve doğamızın kanunlarına dair bilgimizle kendimize hükmetme sanatında yüksek bir dereceye ulaşabiliriz.”

Kitap hakkındaki yorumlarımı toplamam gerekecekse şunları belirtmem hayatidir.

  1. Bu devirden bakıldığında kitaptaki bazı konulara yaklaşım, ki bunların sayısı azımsanmayacak kadar var, abes kaçmaktadır. Mesela yazarın şehvet üzerine olan hiçbir görüşüne yer vermedim, çünkü bu devir için abes görüşlere yer vermiş.
  2. Kitap okurken bazı kısımlarda “Evet ya, doğru söylüyor, böyle yapmak lazım.” dedirtiyor mu? Evet, bunu zaman zaman dediğim (hatta bir örneğini sizlerle “yüzüme çarptı bu gerçek” şeklinde paylaştım) doğrudur.
  3. Sizler de benim gibi son dönemlerde yaygınlaşan “Evet, sen de bir Mark Zuckerberg olabilirsin!” tarzı kişisel gelişim maskesi altında “Hayal satıcılığı” yapanları sevmiyorsanız, sizlere bu kitabın bu konuda yazılmış yukarıda bahsedilen tadı alamayacağınız kitaplardan biri olduğunu söyleyebilirim. Yoktur demiyorum, ama en az hissedebileceğiniz kitaplardan biri olabilir.
  4. Çeviri de çeviri… En az 3 4 yerde çeviriden yakındığımı okumuşsunuzdur. Lütfen, eğer varsa, başka birinin çevirisinden okuyun.
  5. Ben öğrenciyim, çalışmak benim işim. Bunun düzenli, verimli olması da yapmam gerekenlerden biri. Bu bağlamda eğer bu kısımda bir eksiklik yaşıyorsanız ve “Bu kitap beni tedavi eder, hemen alayım!” benzeri bir yaklaşımınız varsa, sakın diyeyim... Büyük bir hata yapmış olursunuz. Kitap her ne kadar öğrencilere ve düşünürlere hitap ettiğini söylese de, nihayetinde bir tez.

Kitabı okurken de okuduktan sonra da net bir cevap bulamadığım bir kısım var, bitirmeden bunu sizlerle paylaşmam gerekiyordu. Farz edelim ki yazarın dedikleri iyi hoş ve yapılmayacak şeyler, başarılmayacak şeyler değil... Yahu biz niye karşı çıkıyoruz ki doğamıza? Plan yapmak yoksa doğamızda, yapmayalım? Yoksa eğer doğamızda bir teklife hayır diyememek, demeyelim? Mutlu yaşamak doğamıza uymakla doğru orantılı değil miydi? Ama mutluluk istiyor muyuz ki? Sorular sorular... İşte benim küçük dünyam. Soru demişken, buraya kadar okuyup da sıkılmadıysan seni "Neden soru sormuyoruz?" adlı yazıma da yönlendirmek isterim, buradan... :)    

Sevgili Bilgeyik okurları, bir yazının daha sonuna geldik. Umuyorum ki yazının başında da dediğim gibi verimli ve güzel bir yazı olmuştur. Kendinize iyi bakın, görüşmek üzere!

Emircan Tepe
Redaktör / 44 Yazı / 301,7K Okunma

Okurum, düşünürüm, sorarım, tartışırım, eleştiririm, yazarım, paylaşırım, otoriteyi sevmem, o da beni sevmez zaten... Ve bittabi herkes gibi gülerim, sevinirim, üzülürüm ve nefret ederim. Sonuç olarak, aranızdan biriyim.

Aslan 19 Mayıs 2020 - 15:04:27

Yanıtla

Çok güzel bir yazıydı. Aklımda uçuşup duran bazı düşünceleri ve duyguları bi kalıba oturttu

Emircan Tepe 19 Mayıs 2020 - 15:38:27

Yanıtla

Hocam çok teşekkür ederim, yazının amacına ulaştığını görmek çok hoş.

Nazlı Türk 22 Haziran 2020 - 06:45:44

Yanıtla

Turuncu Kapaklı irade terbiyesinin çevirisi çok iyi. Anlaşılıyor

ayşe elif apuhan 24 Kasım 2020 - 11:18:00

Yanıtla

sahiden bahsi geçen çeviri baya kötü. başka hangi çevirileri var ?

ayşe elif apuhan 24 Kasım 2020 - 11:21:04

Yanıtla

bir sürü varmış :( okuyup da tavsiye eden olabilir mi?

Emircan Tepe 24 Kasım 2020 - 11:43:11

Yanıtla

Merhaba, maalesef ben başka bir çeviriden okumadım ancak üst taraftaki yorumlarda bir Bilgeyik okuru turuncu kapaklı çevirinin çok daha iyi olduğunu söylemiş. Sağlıklı günler.

ayşe elif apuhan 24 Kasım 2020 - 13:35:50

Yanıtla

çok teşekkür ederim, sağlıklı günler dilerim ben de.


Yorum Yap

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.

ya da üye olmadan yorum yap ve onaylanmasını bekle.
ÜST