Loading

FAKİR BAYKURT’un BENDE KALAN MEKTUBU

Yazarın Yayla romanını okuduktan sonraki duygu ve düşünceler

Fakir Baykurt'un fotoğrafı

 

 

 

 

FAKİR BAYKURT’un  BENDE KALAN  MEKTUBU

 

 

Yazarın bendeki mektubuna geçmeden önce, bu mektuba neden olan ve ilk basımı 1977’de yapılan “Yayla” romanından söz açmalıyım Fakir Baykurt’un. Yayla’nın özeti şöyle:

 

 

 

Bir üniversite profesörü Morsay adlı bir yaylada arkeolojik araştırmalar yapmaktadır. Araştırmayı gerçekleştiren takım arasında; profesörün yardımcıları ve kızlı-erkekli bir öğrenci topluluğu da vardır. Araştırma takımı yaylada yerleşik durumdadır. Yaylanın yerli halkından Çakır’ın torunu Gülcan bir gece sancılanır. Hastayı ilçe merkezine ivedilikle ulaştırmak gerekmektedir. Profesörün araştırma işlerinde kullandığı bir cipi vardır. Hasta kızın dedesi Çakır, profesör ve yanındakilere daha önceden birçok iyiliklerde bulunduğu halde profesör cipi vermez. Tek umut orman bölge şefinin cipidir. Şef de vatan millet söylevleri çekerek vermekten kaçınır cipi. Daha sonra kiralanan bir ciple Gülcan öğrencilerin yardımıyla hastaneye yetiştirilir. Yetiştirilir; ama geç kalınmıştır, Gülcan ölmüştür artık.

Yayla romanında bence; profesöründen asistanına, doktorundan ormancısına kadar tüm katmanlarıyla Türk aydını eleştirilmektedir. Ben gözyaşlarıyla sonladığım Yayla romanını bitirir bitirmez daktilonun başına geçip Fakir Baykurt’a yazdığım bir mektupla–ormancı olmam nedeniyle- içimi dökmüştüm biraz. Ben de orman bölge şefliği yapmıştım, ben de bu tür bir olayla bire bir karşılaşmıştım; ama ben, hastayı köyden cipe alıp ilçe hastanesine kadar götürmüştüm. Onu şöyle anlatıp aktarmıştım rahmetli Fakir Baykurt’a:

 

 

 

1965-66 yılları olmalı, bir telefonla toplantıya çağrıldığım ilçe merkezindeki işletme müdürlüğüne hemen ulaşmak için lojmandan çıktım. Şoför cipi hazırlamıştı zaten. Yol, köyün içinden geçiyordu, orman işçisi olarak tanıdığım bir köylü el sallayınca arabayı durdurttum şoföre. İlçe merkezindeki hastaneye götürülecek bir hastası vardı adamın, babası sancılanmıştı gece. Müsaade edersem cipin bir köşesine ilişebilirler miydi? Neden olmasın diye düşündüm kendi kendime, bir iki lâf eden çıkardı; ama sonunda bir sağlık sorunuydu bu, cip de benim babamın malı değildi ya, devletin malı milletin zorunlu bir işi için kullanılacaktı.

Hastayı tek doktorlu ilçe hastanesine bıraktıktan sonra cipi belediyenin karşısındaki boş bir alana park etti şoför. Ayağımı yere basmamıştım ki; tanıdık bir yüzün selâmıyla karşılandım. Beni karşılayan ilçeden köylere, kimi zaman da köylerden ilçe merkezine yolcu taşıma işini yapan Bıdık Mustafa idi. Hal hatır sormama fırsat vermeden Mustafa bana, kendi cipinin aylık taksitini ve benzin parasını ödeyip ödeyemeyeceğimi sordu. Tatlı dilli bir adamdı, biliyordum; ama sözün nereye bağlanacağını da kestirmedim değil. Ben ağzımı açamadan Bıdık söylenmeye başladı bana: “Şefim, ben seni tanıyorum, ilçede de ormanda da yaptığın çalışmaları, köylülerle ilişkilerini biliyorum; ama bir daha köyden ilçe merkezine -hasta bile olsa- yolcu taşırsan sen de bir Bıdık Mustafa olursun benim gibi. Parayla taşıyor hastaları derler senin için. Ben inanmam; ama sana yazık olur” dedi ve “Seni tanımamış olsam kaymakama doğrudan dilekçeyle durumu bildirirdim” eklemesini de yaptı.

Mustafa’ya söyleyecek bir sözüm yoktu “haklısın” dedim sadece. Yalnız kalınca bu iğneleme bu yakınma ötesindeki tatlı gözdağının nedenini buldum: Bir ay kadar önce, annem ve babam bizleri görmek torunlarını sevmek için yanımıza geleceklerdi. Mevsim yazdı ve biz ormancılar ilçe merkezinden çıkıp ormandaki lojmanlarımıza dağılmıştık. İlçe merkeziyle kaldığımız yer arasında en az 20 km. yol vardı. Anne ve babamı resmi cipe bindirip ormandaki lojmanımıza götüremezdim; önceden işi planlayarak Mustafa gibi taşıma işleri yapan başka bir şoförle pazarlık ettim ve ödemesini peşin yaptım. Otobüsle gelen büyüklerimi karşıladım; aynı cipe ben de bindim ve ormandaki lojmanımıza gittik. Mustafa belki kendisini neden tercih etmediğim için bana karşı bir kırgınlık duymuştur diye düşündüm.

Yayla romanını bitirdiğimde gözlerim yaşlıydı. Benim yaşadığım bu olaylar tüm ayrıntılarıyla gözümün önüne geldi. Rahmetli Fakir Baykurt’a yazdığım satırlarda Bıdık Mustafa’nın beni uyarması ana konuydu. O sıralarda kızının bizim fakülte öğrencisi olduğunu duymuştum, onu sordum. Kitaplardaki dizgi yanlışlarından söz açtım ve ladin ağacından söz açarken şapkasız “a” harfi kullanmamız gerektiğini de anımsattım.

Aşağıdaki Fakir Baykurt imzalı mektup çok değerli bir anıdır benim için. Sizler de bu güzel mektubu okurken onun çok güzel romanlarını “Yılanların Öcü”nü, “Irazca’nın Dirliği”ni, “Tırpan”ı , “Köygöçüren”i “Yüksek Fırınlar”ı ve daha nice roman ve öykülerini anımsayın istedim.

 

 

 

 

NOT:

Asıl adı Tahir olan yazar, Elif ve Veli Baykurt çiftinin oğlu olarak 15 Haziran 1929'da Burdur'un Yeşilova ilçesine bağlı Akçaköy'de dünyaya geldi. Fakir Baykurt, 11 Ekim 1999'da Almanya'nın Essen kentinde pankreas kanseri nedeniyle 70 yaşındayken hayatını kaybetti ve İstanbul Zincirlikuyu Mezarlığı'na defnedildi. Yazarın yaşantısına ilişkin geniş bilgiler internet sayfalarında bulunabileceği için, burada ayrıntılı bilgiye gerek görülmemiştir.

 

 

FAKİR BAYKURT’un MEKTUBU                                                          

 

 

 

 

                                                                                                                                 Ankara,  6.3.1978

Sayın Yalçın Anıl,

          “Yayla”yı okuyup bitirdikten sonra yazığınız güzel mektup için teşekkür ederim. Çoktandır böyle güzel mektup almamıştım. Hakkımda belirttiğiniz beğenme duygularından başka, kişiliğinizde değerli, yurt sorunlarını, bilinçle, heyecanla ele alan değerli bir ormancıyı tanımış olmakla da çok sevinçliyim; birgün yüz yüze gelip ortak ilgi konularımızda söyleşme fırsatı bulmamızı dilerim.

          Uyarılarınıza çok sevindim. Ne kadar titizlensem, yer yer savrukluktan kurtulamadım. Bundan kendim de “şikât”çıyım. Yazma heyecanıyla çok şey gözden kaçıyor, bunu anlıyorum da, defalarca düzelttiğim, gözden geçirdiğim halde, gene de sayfalara serpilen kusurları anlamıyorum, hoşgörmüyorum. Kitaplarımın düzeltilerini de kendim yaptığım halde, baskı düzeltmelerini demek istiyorum, dediğiniz gibi, dizgi yanlışını aşan yanlışları, sıkılarak ben de sonradan görüyorum.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

          Genellikle  “yayla” kavramına, eksik yada değişik anlam veriyoruz. Halk arasında başka, coğrafyacılar dilinde başka. Yükseklikle ilgisi kesin değil. Ovadan alçak yaylalar var, yayladan yüksek ovalar var. Akarsu vadileriyle bölünmüş düzlükler yayla, bölünmemiş düzlükler ova…Lâdin, bakın gene(^) imiyle yazdım, Mersin Antalya arasındaki dağların yüzlerinde var, gördüm, tanıdım, yöresel söyleyişle “iladin” de diyorlar.

          Duyduğunuz doğru. Kızım Orman Fakültesinde okuyor. Çok sevdiğimiz bir alanda yetişecek inşallah! Böylece ormanlarımızı, olumlu yönde düşünen, çalışan ormancılarımızı çok çok tanıma olanağı bulacağız diye seviniyorum.

          Yeniden teşekkür ediyorum. Saygılar ve başarı dilekleri sunuyorum, kardeşim.

                                                                                                                                 Fakir Baykurt

 

                                                                                                                                                                                                                               

         

 

 

Etiketler:
Yalçın Anıl
Standart Üye / 26 Yazı / 200,7K Okunma

1938 Samsun doğumlu Orman Y.Müh. Emekli


Yorum Yap

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.

ya da üye olmadan yorum yap ve onaylanmasını bekle.
ÜST