Loading

Augustinus ve Hristiyanlıktaki Işık Mucizesi

Ortaçağ Felsefesi, Din ve Sanat

İsa'nın Doğumunu simgeleyen tablo

Bu konuda çalışmamdaki amaç, nasıl ki tüm bir Felsefe Tarihi’ni anlamaya çalışırken işe Doğa filozoflarının düşüncelerinden başlıyorsak, Ortaçağ felsefesinin de bu anlama eyleminde bir rolünün olduğuna inanmam ve Ortaçağ felsefesinin düşünsel kavramlarının aslında ne kadar derin olduğunu bir nebze de olsa göstermek istememdir.

Her düşünmenin, düşüncenin meydana geldiği toplumdan, o toplum kültürünün, bireye yansımasından meydana geldiği kanaatindeyim. Bu nedenle Augustinus’un hayatına ve yaşadığı topluma kısaca değinmek istiyorum.

Aurelius Augustinus İ.S 354’de Cezayir yakınlarında Tageste şehrinde doğdu. Babası Patricius Pagan, annesi Monica ise Hristiyandı. Zamanla annenin oğul üzerindeki etkisi arttığını biliyoruz. İlk öğretimini doğduğu şehirde, orta öğretimini de Madaurus’da yaptıktan sonra yaşamını Romalı gençler gibi yaşamaya başladı. Bu sıralarda onu felsefeye yönlendiren bir eser vardır o da Cicero’nun Hortensius adlı yapıtıdır.

Augustinus, zamanın birçok seçkin alanlarında iyi bir seviyeye gelmiş olmasına rağmen zihni hep sorularla doluydu. Maniheizm’e de kafasındaki sorulara cevap bulma ümidiyle girmişti. Ama Maniheizm’de de bu sorulara cevap bulamamıştı. Çünkü maniheizmin kurucusu Mani’nin kozmolojiye ait açıklamaları, dönemin bilimsel verilerine hakim olan Augustinus’a saçma geliyordu. Ona göre,Mani’nin dünya ve yaratma ile ilgili düşünceleri gerçekle hiç bağlantısı yoktu. Maniheistlerin önde gelenleri Augustinus’a  Mani’ye inanmasını dikte ederken, o yaptığı gözlemler ve matemetiksel hesaplar nedeniyle bir türlü bunu kabul edemiyordu. Ayrıca mani, bu mantık dışı fikir ve doktrinlerini tanrısal bir ortaklığa dayandırıyor, kendisini ‘doktor, öğüt veren, yol gösterici’ olarak gösterirken takipçilerine kendisinin dolaylı olarak ’Kutsal Ruh’ olduğunu ispatlamaya çalışıyordu. Maniheizm’de ışık ve karanlık sürekli olarak karşıtlık içinde bulunan bir iki tözdür. Karanlık kötülüktür ve bir töz olarak vardır; oysa Hristiyanlığa göre kötülük, Tanrı tarafından yaratılmış bir varlık değildir; bir gerçeklik olarak kötülük yoktur. Augustinus manicilerin yanlış bir tutumda olduğunu görünce bu mezhepten ayrılır.

Bu yaşamı bize Augustinus felsefesinin Ortaçağ Felsefesinden beslenen, Tanrı ve ruh kavramları üzerinde toplanabilen bir Hristiyan Felsefesi olduğunu göstermiştir. Augustinus Tanrı ve ruh kavramlarından bağımsız düşünülemeyen ışık kavramını da konu edinmiştir. O ışık kavramına vurgusunu İtiraflar adlı eserinde şöyle anlatmıştır:

“Başlangıçta Söz vardı, Söz Tanrı’yla birlikteydi ve Tanrı Sözdü. Söz başlangıçta Tanrı’yla birlikteydi, her şey Söz aracılığı ile yaratılmıştı ve yaratılmış olanlar O olmadan hiçbir şekilde yaratılmazdı. Yaşam bu Sözdeydi ve yaşam insanların ışığıydı; ve yaşam karanlıklara ışır, ama karanlıklar onu idrak edemez, çünkü insanın ruhu ışığın tanığı olsa da, kendisi ışık değildir, oysa Söz, yani tanrı hakiki ışıktır, çünkü bu dünyaya gelen her insanı aydınlatır. O bu dünyadadır ve dünya Onun tarafından yaratıldı, ama Dünya onu tanımadı.”

Augustinus bu pasajında hiçbir şey yokken, meydana gelmemişken, bir söz’ün varlığından bahseder. Ona göre Söz (logos) Tanrıdaydı, onunla birlikteydi, Söz de Tanrıydı. Her şey bu sözle meydana gelmişti, eğer o Söz yani Tanrı olmasaydı hiçbir şey meydana gelmeyecekti. Yaşam bu Sözde (logos) ve Tanrıdaydı. Yaşam bu sözden meydana gelen, insanların ışığı olan ve karanlıklarda ışıldayandı. İnsanın ruhu ışığın tanığı olsa da kendisi ışık olmadığından karanlıklar onu anlayamazdı. Ancak Söz ya da Tanrı gerçek ışıktı ve dünyaya gelen her insanı aydınlatırdı.

‘’City of God’’ yani  ‘’Tanrının Şehri’’ adlı k itabında ise ışık kavramına şöyle değinmiştir:

Tanrı ışık olsun dedi ve ışık oldu. Tanrı ışığın iyi olduğunu gördü, Tanrı ışığı karanlıktan ayırdı! Ve Tanrı ışığı gün, karanlığı gece olarak adlandırdı.  (sayfa:276)

Augustinus ‘ruhun gözü olan zihnimiz hakikatin ışığıyla aydınlatılıncaya kadar ne ilme ne de doğruluğa ulaşılabilecektir’ diyor. Bu söz, ister apriori doğrular olsun isterse maddi dünya ile ilgili olsun tüm bilgimiz bir ışık tarafından aydınlatılmayla elde edilir anlamına gelmektedir. Bu ışık tarafından aydınlatılmadıkça insan bilgisizdir, bilmemek bu ışığı görmemektir, dolayısıyla da bilmemek körlükle eşdeğerdir. Ancak ve ancak tinsel ışığa ulaşıldığında insan bu körlükten kurtulabilir, doğruyu ve yanlışı ayırt edebilir.

Augustinus insanların bu ışığa duyarsız kalmalarını onu görememelerinin nedeni olarak düşünür. Güneş görebilenlerin ve kör olanların karşısında parlar; fakat bunların her ikisi de onu göremez. Söz konusu bu ışık bütün insanlara açıktır. Ancak onu görmeye çalışmak ve onunla aydınlanmak insanların kendi özgür iradelerine kalmıştır. Bu özel ışık zihnimiz üzerine parlar ve tüm diğer şeyler hakkında doğru yargılarda bulunmamızı sağlar. Bu aynı dünyamızdaki somut Güneş’i andırıyor. Şöyle ki; Güneş’e müthiş sıcaklığından dolayı yaklaşamıyor, tam anlamıyla nasıl biçimde olduğunu göremiyoruz. Ancak parıltısından ve ısısından tanıyor, ışığını görüyor ve ısısından etkileniyoruz. Aynı şekilde bu ışık da görünmez, tanımlanamaz; fakat anlaşılır bir şekilde parlar ve onun kendisi, onun sayesinde gördüğümüz kesin gerçeklikler kadar kesin bir olgudur.

Işık kavramını birçok medeniyet ve düşüncede görebiliriz. Örneğin;(Fiziğin evrimi-A.Einsten)

Perslerde ise Işık-Tanrı Mithra yaratıcı olmaktan çok Büyük Güneş-Tanrıyla “Ahura Mazda”, insanlar arasında bir aracı durumdadır. İnsanların ruhlarını kurtarmaya çalışan elçi konumundadır. Bir ateş kılığına bürünüp karanlıkları yok edecek, insanları aydınlığa kavuşturacaktır.  Bu nedenle ateş kutsaldır ve törenlerde önemli yer tutar. Mithra, Işık-Tanrı olarak kötülüklerle sonuna kadar savaştıktan sonra, Güneş tanrıyla birleşip göğe çıkmaktadır. Mithra Tanrı olarak göklerdeki yerinden insanların kötülüklerle savaşında onlara yardımcı olmaktadır. Her insan tanrının yardımıyla başarıya ulaşabilir.

Hristiyanlıkta ise Baba olan Tanrıyı; yani evrenin yöneticisini ve sürekliliğini sağlayanı, ışık ve sevgi yayıcısı olanı temsil eder. İsa doğruluk güneşidir, Logos ise insandaki ilahi Öz’dür. Tanrı’nın varlığıyla birlikte İsa peygamberin aydınlatıcılığının da anlatıldığı Yuhanna İncilinin giriş bölümünde ışık şöyle tasvir edilir:

Tanrıdan gönderilmiş bir adam ortaya çıktı, adı Yahya idi.(6. Ayet)

O tanıklık etmeye geldi. Işık için tanıklık etsin ve herkes onun aracılığı ile imana kavuşsun diye geldi.(7. Ayet)

Kendisi o ışık değildi, sadece ışık için tanıklık etmeye geldi.(8. Ayet)

Söz, gerçek ışıktı; tüm insanları aydınlığa kavuşturmak için dünyaya gelen ışık.(9.Ayet)

O dünyadaydı. Dünya onun aracılığı ile oluştu; ama dünya O’nu bilmedi.(10.Ayet)

Kendi ülkesine geldiyse de kendi toplumu O’nu kabul etmedi.(11. Ayet)

Bu bölümde anlatılan Hz. İsa’nın Tanrı’nın sözcüsü olduğudur. Bu nedenle onun aracılığı ile insanlar imana kavuşur, o sadece dünyaya ışığın savunucusu, onun yolunda yürüyen ve karanlıklarda ayetlerse şöyledir:

İsa yine halka seslenip, şöyle dedi: ‘Ben dünyanın ışığıyım. Benim ardımdan gelen asla karanlıkta yürümez, yaşam ışığına sahip olur.’(9:5 Ayet)

Gece gezen sendeler; çünkü kendisinde ışık yoktur. İsa tek ışıktır ve insanlar bu ışığı kabul edip Ona inanarak karşılık vermelidirler. Bunu yapmazlarsa sonsuza kadar kaybolurlar.(11:10 Ayeti)

Kutsal Işık düşüncesi, Ortaçağ ve Rönesans ressamlarını da etkileyerek eserlerinde bu kavrama yer  vermelerini sağlamıştır.

Ortaçağ’da resmedilmiş olan bu resimler 1255-1318 yılları arasında yaşayan İtalya ve Ortaçağ’ın en büyük ressamlarından biri olan DUCCİO tarafından yapılmıştır.

Birinci resimde Hz. İsa’nın havarilerine tebliğini anlatan resimdir. İkinci resim ise Hz. İsa’nın son akşam yemeğinin Duccio tarafından resmedilmiş halidir.

Bu iki resimde gördüğümüz Hz. İsa’nın somut bir güneş gibi insanlar üzerinde etkisinin ve ısısını yansıtıldığıdır; ancak burada ışık somut değil soyut ya da ilahi bir ışık olarak resmedilmiştir.

 orreggio 1489-1534 yılları arasında yaşamış İtalyan bir Rönesans ressamıdır.

ünlü yapıtlarından biri olan İsa’nın Doğuşunu gösteren tabloda Çoban ahırın karanlık yıkıntıları arasında mucizenin gerçekleşmesini görür. Yeni doğmuş çocuk İsa çevreye ışıklar saçarak mutlu annesinin yüzünü aydınlatır. Çoban birden durur, diz çöküp tapınmaya hazır bir şekilde beceriksizce takkesini çıkarır. İki kızdan birinin yemlikten gelen ışıkla gözleri kamaşır, ötekisi mutlu bir şekilde çobana bakar. Aziz Yusuf ise dışarının karanlığında eşeğiyle uğraşırken resmedilmiştir. Hz. İsa bu resmi kutsal ışıkla aydınlatıyor bu öyle parlak bir ışık ki ayakucundaki kadın gözlerini örtmek zorunda kalıyor. Bu resim bize kutsal ışığın mucizevi parlaklığını gösteriyor.

 Görüldüğü gibi hem Augustinus’da hem de Hristiyan düşüncesinde ışık kavramı benzerlikler gösterir. Her iki düşüncede de ışık karanlıkları aydınlatan, Tanrı, dolayısıyla yaşamın kaynağı, görünmez ama hissedilen, doğruya giden ya da karanlıktan yani yanlışlıktan kurtulmak için bir yol olarak tasvir edilmiştir. Din olarak Hristiyanlık , Augustinus’un düşüncelerini etkilerken Augustinus da tüm Ortaçağ düşünürlerini düşünceleriyle etkilemiştir.   

Ece Yavuz
Standart Üye / 2 Yazı / 878 Okunma

*İstanbul Üniversitesi - Felsefe **İstanbul Arel Üniversitesi (YL) - Psikoloji


Yorum Yap

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.

ya da üye olmadan yorum yap ve onaylanmasını bekle.
ÜST