Yağlı Kayış

Özlenen Sokak Oyunları - Yağlı Kayış

Nostalji

28 Eylül 2018 14:02


Şiddeti seven bir toplumuz. Aşikar olan bu gerçeği kabul edelim. Öyle ya da böyle, bir şekilde karşımıza çıkıyor bu olgu. Eğer Anadolu Coğrafyası’nda büyümüş isen kaçmaya çalışma bundan, teslimiyetini belli et bence. Bir yere kadar kaçabilirsin bundan ve öyle bir an gelir ki, en samimi bir dost meclisinde yakalayıverir seni ve çeker çemberin içine. Öyle bir çemberdir ki bu dışında kalmana ihtimal yoktur. Ortamı bozan kendini bozar söylemleri, mahalle baskısı ya da korkmuyorum ulan hissiyatının dışa vurumu. Hepsinin ortak noktası ise hep bir ağızdan fısıldadıkları; ateş seni çağırıyor söylemidir.

Sokakta ya da kapalı alanda oynanan oyunlara bir göz gezdirdiğimizde şiddetin en masum şekliyle oyunların içerisine dâhil edildiğini görürüz. Şiddetin ayarı ise, kesinlikle oyunda gücü eline alan kişinin psikolojisi ve vicdanıyla alakalıdır. Oyunları güzelleştiren de budur aslında. Tepkilerin kişiden kişiye, ortamdan ortama değişkenlik göstermesi ve kimden neyin geleceğinin bilinmemesi.

Genel olarak baktığımızda, nerdeyse tüm kapalı meclis oyunları dâhilindeki cezalar şiddet içerir. Ağraz ya da Tavuk oyunları güzel birer örnek teşkil edebilir bunlara. Sokak oyunlarının birçoğunda da bu böyledir. Bunlara en güzel örnek ise; Simit, Zıldır Zımba ve Yağlı Kayış’tır.

Yaşadıklarımı yazıyorum ve yazarken o günleri tekrar yaşıyorum. Eğer sen de bu yazıyı sanki karşında ben varmışım ve benden dinliyormuş gibi hissediyorsan, dilimi ve mimiklerimi yazıya dökebildiysem ne mutlu bana.

Yaşıyorum dedim ya hani, hala soluğum toparlanmadı mesela Simit’i yazdığımdan beri. Zıldır Zımba’dan dolayı bir bacak çekmesi de yok değil. Gelin sekerek adam yakalamayı ya da ciğer patlatmayı sonraya bırakalım. Biz en iyisi mahallenin en uyuz bebesini tuzağa düşürüp kaleye girene kadar kayışla dövelim. Sıkı giyinin, başlıyoruz.

Hep bir soru işareti olmuştur benim için sokak oyunlarının yıl içerisinde zamansal olarak nasıl kurgulandığı. Mesela Misket’i her yıl aynı dönemlerde mi oynuyorduk ya da her yıl dinamikler değişiyor muydu? Cevaplarını bulamadıklarımız genel itibariyle mevsimlerden bağımsız olarak oynanabilen oyunlardır. Yağlı Kayış onlardan ayrıdır mesela. Oyun içerisinde bacağında şaklayacak sağlam bir kemerin acısını azaltmak için sağlam giyinmen gerekirdi ve bu da en mantıklı şekilde kış aylarında mümkündü. Yazın oynanır mıydı? Tabi ki oynanırdı fakat kısa paçalı donla kemerin peşinden gelmesi pek akıl karı değildi. Soğuk akşamların iç ısıtan hatta bacak yakan oyunuydu Yağlı Kayış.

Kalabalık bir şekilde oynanması oyunu kesinlikle daha zevkli hale getirmekteydi. Hele ki vakit akşama dem vurduysa, görüş mesafesi kısıtlanmışsa ve annelerin bağırarak eve çağırma seremonisi yakın ise tadından yenmezdi. Akşam Ezanı öncesinin vazgeçilmez oyununda bir kemer ve yeterli miktarda insan olması yeterliydi. Oyun oynamaya karar verilince beldeki kemerler görücüye çıkar, kemeri olanlar mezat pazarı misali kemerlerinin nasıl şakladığını, sağlamlığını ve bu iş için biçilmiş kaftan olduklarını anlatırlar ve kendi kemerleri ile oynanması için lugattaki tüm ağdalı sözleri meclise dökerlerdi. Eğer görücüye çıkan kemerlerden birisiyle daha önce oynanmış ve acısı hala bacaklarda hissediliyorsa ahaliden birisi zıplar ve “aman abicim, bu kemer geçen anamızı ağlattı şununla oynayalım” derdi. Genellikle kemer sahibi ilk ebe olurdu. Kimi oyunlarda ebe iyiyken kimi oyunlarda da kötüdür. Yağlı Kayış’ta ise ebeysen g*tü sağlama aldın demektir.

Oyun, kayışın ebe tarafından saklanması ve geri kalan ahali tarafından bulunması üzerine kurulmuştur. Ahali için bir yer belirlenir ve buraya kale denirdi. Tebeşirle yere ahalinin girebileceği kadar bir alan çizilirdi. Genellikle tebeşir olmazdı onun yerine hemen küçük bir kiremit parçası devreye girerdi. İşte o zamanlar doğada olan şeyleri işlerimiz için yontup kullanabiliyorduk. Şimdilerde ise bizim için kodlanması gerekiyor tüm eşyaların. Bu bunun için yapıldı, bunu burada kullanabilirsin gibi direktifleri görmeden hareket edemez hale geldik. Büyüğümüzde aynı, küçüğümüzde… Bu alanı çizerek belirlemeye de gerek yoktu aslında. En mantıklı olanı, kayışın saklanacağı bölgeyi görmeyen köşede bir yerin ayarlanmasıydı.

Kemerin saklanacağı bölge önceden belirlenirdi. Ya bir bahçe ya da sokağın tümü olabilirdi.  Ahali kale içerisinde kemerin saklanmasını beklerken, en içten sohbetlerin merkezi olurdu bir an da. Okuldan kaçanlar, sevdiği kızın hatıra defterine yazdığı maniyi okuyanlar, sporcu kartı biriktirirken bir türlü çıkmayan Fatih Akyel’e küfredenler ve niceleri.

Ebe tüm hünerlerini sergileyerek, yaratıcı bir şekilde kemeri olabildiğince zor bulunacak bir yere saklar ve kale içerisinde sohbet eden ahaliye bildirirdi. Bunu bağırarak yapabilirdi ama biz mahallede kalenin olduğu yere bir şeyler fırlatarak yapıyorduk. Gün oluyor pet şişe gün geliyor taş fırlatıyorduk ama her halükarda “oldu mu?” diye bir sesin ardından “oldu” sesi ile kale bir an da boşalıyordu kemerin saklandığı alana doğru. Çok defasında oyunun başladığını haber veren taşa sarılmıştır kemer ve saatlerce kemer aratılmıştır ahaliye bölgede. Çocuğun yaratıcılık yönünü geliştirirdi bu oyunlar nice sıfatları yeşerttiği gibi. O çocuklardan birisi yazıyor şimdi bu satırları size, gecekondu mahallesinde büyüdüğüne ve bu oyunlara dahil olduğuna şükrederek.

Ahali “oldu” sesiyle birlikte azman gibi bölgeye yardırır ve ebe kemerin yerini bilmenin vermiş olduğu güzellikle birlikte gözlem yapabileceği hakim bir noktada oyunu yönlendirirdi. Tüm gözlemler onun nezdinde net bir şekilde çıplak haldeydi. Kimin korktuğunu, kimin yardırdığını, kimde salak cesareti olduğunu, mimiklerden ve hareketlerden çok güzel analiz edebilirdi. Ebe ahalinin kemere yakınlık derecesine göre; buz gibi, soğuk, ılık, sıcak, kaynıyor, yanıyor hatta abartı şekilde kemerin dibinde ise yeri gelir gavur .mı gibi yanıyor derdi. Bu direktifler oyunun olmazsa olmazıydı ve kitleye değil direk bireye yönlendirilirdi. Emre yanıyor, Kadir buz gibi ya da Mesut kaynıyor misali.

Bu oyunu oynamış olanlar bilir, yüreğinin taşlığı sökmüyor her zaman. Yeri geliyor anlamsız bir şekilde korkular sarıveriyor içini. Eğer bölgeye ilk dalan sen olur ve ebenin yönlendirmesiyle sıcak bölgeye ilk sen ulaşırsan bil ki sağlam bir strateji üzerine devam ediyorsundur ama arka taraflarda kaldı isen sıcak bölgeye girmen gerçekten çok zor olurdu. Sıcak bölgede en önde olan ve kemeri belli ki bulmak üzere olan birkaç kişi haricinde ahalinin geri kalanı komple kaçma eğilimindedir. O an da verdikleri dikkatin yarısını derslerine verselerdi şimdi çift diplomalıydı hepsi. Ahali bir yandan sıcak bölgedeki kişiyi gözlemler bir yandan goygoyun en kralını yapar bir yandan da durmadan arkasını kollardı ki önüne engel çıkmasın kaleye giden yolda.

Gözümün önüne geliyor şimdi ağaçlık bir bahçe, mevsim sonbahar ve Ankara’nın en güzel hali. Arkada kalmışım, sıcak bölgede Kadir ve Mesut. Kadir yanıyor hatta. Mesut’un yiyeceği kayışın goygoyunu yaparken arkada kalan ahaliyle pür dikkatiz. Herkes birbiriyle temas halinde. Birinin eli birisinin omzunda, birisinin eli diğerinin kolunu tutuyor ve herkes bacakları biraz kırmış, kafa önde. Kısacası mal gibi bakıyoruz bizi önüne katıp koşturacaklara. Kimse tek başına hareket edemiyor, adım atılacaksa herkes yavaş yavaş birlikte atıyor, tam bir takım oyunu. Kaybedenlerin ama eğlencenin dibine vuranların takım oyunu ve mevsim sonbahar. Dedim ya, Ankara’nın en güzel hali.

Yanıyor ya da kaynıyor yönlendirmesi alan kişi aslında oyunu en güzel şekilde devam ettirecek ve aklını güzel kullanırsa şak sesini ikiye katlayacak ve oyunu sürdürebilir yapacak kişidir. Bu oyun kesinlikle ince görebilenlerle güzeldir. Tam bir çakallarla danstır.

Yanıyor komutundan sonra bir kişi kemeri buldu ise oyunu devam ettirmenin iki alternatifi vardır. Bunlardan birincisi direk kemeri alıp Allah ne verdiyse yardırmaktır. Kaleye kadar kimi denk getirirsen indirirsin.

Bu arada bel altı çalışır bu oyun. Kaba et ve bacak temalıdır. Başka yere vurulmaz. Asıl kural ise kemerin toka kısmıyla vurmak kesinlikle yasaktır. Kural budur fakat kemeri bulan kişinin vicdanıyla karşı karşıya kalırsın o an. Vicdan terbiyesi burada başlar işte, nefsine yenik düşenler dünyanın kralı benim edasıyla, şimdi ananızı belledim iç sesiyle belinize de sırtınıza da vurabilir. Dedim ya seviyoruz şiddeti. Bunun sonunda ya kavga çıkardı ya da ahali ebenin cezasını keserdi.

Oyunu devam ettirmenin ikinci yolu ise kesinlikle tercih edilmesi gereken ve en eğlenceli kısmıydı. Çakallık konusunda uzmanlaşmış kemer bulucu, savaş alanında strateji geliştiren bir komutan edasıyla görmüş olduğu kemeri hemen almaz ve hala bulmamış gibi rol keserek aramaya devam eder fakat o bölgeyi asla terk etmezdi. Bir el hareketiyle kemeri kapacak şekilde gezinir dururdu. Yanına olabildiğince adam çekmeye çalışırdı. Arkada kalanlar durmadan buldu lan buldu rol kesiyor söylemlerini iletirlerdi oyun dahilindekilere. Muhteşem doğal bir stüdyoda çekilen filmde başrolün hakkını vermek için çok az bir zaman kalmıştı. Kemer bulucu dövebileceği yeterince adamı etrafına topladıktan sonra kıvrak ve atik bir hareketle daha öncesinde yerini tespit ettiği kemeri alır ve göğe doğru bir s harfi çizer ve tokalı kısmı avcunun içine oturturdu. Hele ki uyuz olduğu bir çocuk yanında ise üstüne bir de bu çocuk kaleye kemer bulucudan daha uzak bir mesafede ise değmeyin keyfine. Sen miydin geçen maçta beni oyuna almayan, sen miydin top benim değil mi, istediğimi yaparım diye artislik yapan? Devranın döndüğü yerdir sokaklar. Tıpkı hayat gibi.

Kaçanlar arkalarına bile bakmadan, ayakları popolarına çarpa çarpa kaleye girmeye çalışırlardı. Erkekliğin yarısından fazlasını icra eden ahali, kemer bulucunun arkasında kalanı izlemek için hemen yönünü tersine çevirir ve yerini alırdı.

Bir kale, kalenin 5 metre önünde elinde kemerle bekleyen bir çocuk ve onun on metre daha önünde kaleye girmesi gereken ve bu mücadele de yara almaması pek mümkün olmayan bir çocuk daha. İkisi de yorulmuş. Dizler kırılmış, eller diz kapaklarında ve başlar önde. Kesişen bakışlar ve birbirlerinin hareketlerini tartan seziler.

Kaleye gidecek olan mıymıytının tekiyse zaten geçmiş olsun. Ebe onun harekete geçmesini hiç beklemez ve onun olduğu yere doğru koşarak kaleye olan mesafesini açar ve önüne katıp kaleye girene kadar döverdi. Kaleye girecek olan kişi zeki biri ise ebeyle olan mesafesini korur, ani bir hareketle ebenin üzerine doğru koşar ve ebenin tam önünde atik bir hareketle kendine boş bir yol bulup kaleye atardı kendini. Zaten ebe karşısında böyle zeki biri varken fazla vurmayı değil sadece sağlam bir vuruşu hedefler ve başarabilmişse kendini mutlu atfederdi.

Kale içerisinde yanan bacaklar ovalanırken, çekilecek olan yeni film için ebe çoktan yola koyulmuştu bile. Gelin bu sefer kemeri birlikte bulalım…

Çocuklar gibi tedbirsiz, gezginler gibi tetikteyiz. Sokaktayız.


etiketler: özlenen sokak oyunları, sokak oyunları, kaybolan, oyun, yağlı kayış, 90'lar, mahalle kültürü, ankara

Emre Akgümüş

Emre AkgümüşYazar

87 yılında Ankara'da hayata gözlerini açan yazar; Ankara aşığı, kampçı, dansçı ve biraz da saraç.

İlginizi çekebilir

Yorumlar

Yorum Yap

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.

Gönder