galata

Küçücük bir an

Hikaye

15 Mayıs 2019 23:42

 

1,3K

Paylaş:

 “İyi günler.”

Kütüphane görevlisinin yalancı bir gülümsemeyle söylediği bu sahte sözcüklere boş bir ifadeyle karşılık verdim. Ne onun gibi samimiyetsizce gülümseyecek halim ne de inançsızca iyi günler dileyecek isteğim vardı. Geçen her dakika sona yaklaştığımın habercisiydi sanki. Kalbimin her saniye vücudumun ücra köşelerine gönderdiği kan, içimde anlamlandıramadığım bir sabırsızlığın baş göstermesine neden oluyordu.

Bugün o gündü.

Kararımı vermiştim.

Evden çıkmadan evvel yokluğumu geç fark etmeleri ihtimaline karşı kedinin mamasını biraz fazla koymuştum. He bir de uyandığım gibi yakıp dudaklarımın arasına yerleştirdiğim -bunu ne zamandır huy edinmiştim hatırlayamıyorum- sigaramla, bulduğum beyaz bir kağıdın üzerine annem için iki üç cümlelik bir veda mektubu karalamıştım. En çok o üzülecekti evet ama elbet iyi olacaktı. Güçlü bir kadın olmuştu hep. Arkadaşlarım da öyle. Herkes önüne bakacak kadar, tekrar gülümseyebilecek kadar güçlü olmuştu bu hayatta.

Benim dışımda.

Çıktım kütüphaneden. Son 4 aydır her gün buraya geliyordum. Başlarda bir amacım vardı, hatırlıyorum. Kitap yazıyordum, araştırıyordum, çalışıyordum. Üstelik istekle yapıyordum bunu. Kapıdan girerken ruhsuzca da olsa gülümsüyor, hep oturduğum, ağaçlığa bakan o cam kenarındaki masanın kartını alıyordum. Başlarda böyleydi. Tam olarak ne oldu bilmiyorum, sonrasında ne ağaç görmek istedi canım, ne kitap, ne insan.

Taksim meydanına geldiğimde bugünün diğerlerinden daha farklı olmasını bekledim sanırım içten içe. Bugün ben ölüyorum, değişik bir şeyler olmalı, son göreceğim şey bu mutsuz insanlar olmamalı dedim. Fakat saniyenin onda biri kadar bir sürede fark ettim hatamı. Ben bu yüzden bu raddeye gelmiştim zaten, görünmez olduğum için.

Yürümeye başladım İstiklal boyunca. Kulaklığımda Sezen’in o şarkısı çalıyordu. Sonradan anımsadım kütüphaneden çıkmadan evvel bu şarkıyı tekrara aldığımı. Gülümsedim kendimce. Demek ki ölmeden evvel duymak istediğim son şarkı, uğruna ömrümü harcadığım adama, o koynumda uyurken mırıldandığım şarkı olacaktı. Anlamlı şeyleri ömrüm boyunca sevmiştim zaten. Eski kafa bir insandım hep.

Her zamanki mekandan, her zamanki kahveyi aldım. Başladım yürümeye. Yanlarından geçtiğim sokak çalgıcılarının sesleri kulaklığımdaki şarkıyı bastırıyordu. Etrafını kalabalık sarmış müzisyenler daha zevkleniyor, daha bir istekle ve gösterişle çalıyorlardı enstrümanlarını. Kalabalık gülümsüyordu.

Mutlu olmak bu kadar kolay mıydı gerçekten? Öyleyse ben neden olamamıştım? Neden yeterli gelmemişti bir dost eli, bir anne sarılması veyahut bir kedi mırlaması? Neden içimde en ufak pozitif bir duygu uyandırmıyordu caddede yankılanan bu nameler?

İlerledim. Kendimi sorguya çekmek için çok geçti. Kararımı vermiştim. Vermiştim değil mi? Emin değildim madem neden sabah bitkiye su vermiştim? Hep geceden verirdim normalde. Demek ki emindim. Dönüşüm yoktu.

Yine de küçücük bir an her şeyin değişmesini ister miydim?

Buna cevap vermeyeceğim. Verirsem, vazgeçerim.

Başka şeylere yönlendirdim kendimi. İçinde bulunduğum kalabalığı düşündüm. Bunca insan arasında istekli veya isteksiz, bugün ölecek olan kaç kişi vardı acaba? Kaç kişi ölmeyecekse de ölümü düşünüyordu? Kaç kişi mutsuzdu, kaç kişi mutluydu? Kaç kişi eve gittiğinde ne yemek yapacağını düşünüyordu? Kaç kişi derslerini, kaç kişi sevdiğini düşünüyordu? Ya da kaç kişi öğretmendi burada? Kaç kişi öğrenci, kaç kişi doktor, kaç kişi mühendis? Kaç kişi işsizdi? Kaç kişi hayatının herhangi bir döneminde hırsızlık yapmıştı? Kaç kişinin affedilmeyecek günahları vardı? Kaç kişinin yaratıcıdan başka kimsenin bilmediği sırları vardı?

Mesela şu adam… Kilise kapısının yanındaki duvara sırtını yaslamış, sigara içen. Evet o. Ne düşünüyor şu anda? İyi mi kötü mü? Nasıl bir karakteri var? Belki de son yaptığı şey karısını vahşice öldürmekti. Ellerini yıkadı ve evden koşar adım kaçtı. Ne yapacağını bilemedi belki de.

Ya da şu kadın… Uyuşturucu kullanıyor belki. Birazdan arkadaşlarıyla buluşacak. Bu gece fazla dozdan bir bar tuvaletinde kaybedecek hayatını.

Ya şu? Peki ya bu? Uzun saçlı adama ne demeli? Ya yanımdan geçen o çocuk?

Korkunç bir bilinmezliğin ortasında olduğumu o an kavradım. Gün içinde binlerce insanın yanından geçiyordum ve bu insanlar haberlerde duyup tüylerimi ürperten o insanlardan olabilirdi pek tabi. Fakat buna rağmen çok enteresan bir şey daha fark ettim. Bunca kötü insana rağmen, bunca faşiste, bunca tacizciye, bunca pedofili hastasına, bunca katile, bunca manyağa rağmen farklı dil, din, ırktan binlerce insan bu sokaktan geçiyordu aynı dakikalarda. Bir caddenin havasını paylaşıyordum en nefret ettiklerimle. Yüzünü görmek istemediğim, mezarına tükürmeyeceğim insanlardan daha beterleriyle aynı yolda yürüyordum. Aslında şu zamana kadar zaten şansa yaşamıştım belki de.

Bu farkındalık cadde boyunca insanların yüzüne daha dikkatli bakmamı sağladıysa da beni durdurmadı. Karaköy’e doğru ilerledim. Hava soğuk olduğu için şalıma iyice sarılmış, yerler buz olduğu için adımlarıma daha da dikkat eder olmuştum. Dar sokaklara girdikçe kalabalıklaştı etrafım. Biriyle çarpıştım hatta. Kim hatalı bilmiyorum ama özür dilemeyi bırak arkamı dönüp bakma tenezzülünde bile bulunmadım. Ölecektim ben bugün. Ölen bir insanın biraz da olsa kaba davranmaya hakkı olmalıydı değil mi?

Tanıdık bir koku sarmaladı etrafımı. Bir gülümsemeyle güneşi doğduran, kollarıyla hayata bağlayan, bakışıyla gecemi aydınlatan, sesiyle ömrümü uzatan ve gidişiyle nefesimi kesen birine ait o tanıdık koku. Melek kokusu. Cennet kokusu.

Belki de bu, ölmeden evvel bana verilen bir hediyeydi. Belki de ölmemem için gönderilen bir işaret. Üzerinde durmadım, düşünmedim. Düşünürsem vazgeçerdim. Düşünürsem belki ağlardım ve ağlarsam kesin vazgeçerdim.

Küçücük bir an her şeyin değişmesini ister miydim peki? Bunu da düşünmedim, cevap vermedim.

Ulaştım sonunda. Galata’nın heybetli gövdesinin altında durdum, kafamı kaldırıp en tepesine baktım. Çantamdan sigara paketini, paketten bir dal sigarayı çıkartıp yaktım. Son kez çekiyordum ciğerlerime bu havayı, son kez uyuşuyordu parmak uçlarım, son kez çıkıyordu dudaklarımdan bu isli duman. Son kez bakıyordum bu kuleye ve son kez hatırlıyordum yaşadıklarımı.

Sigaramın sonuna kadar izledim kuleyi. Bana iyi gelmemişti bu semtin herhangi bir yanı, başkasına faydası olmasını umdum. Çünkü rivayet doğru değilse hiçbir önemi kalmıyordu Galata’nın.

Söndürdüm sigaramı. Elimi kaldırıp gülümseyerek selam verdim kuleye.

“Seni kıskanıyorum.” Cümlesi döküldü dudaklarımdan fısıltı şeklinde. Konuştuğumun farkında değildim bile. “İkimizde yandık içten içe. Sen hala çok güzel ve güçlüsün; ben hiçim, kalmadım azıcık bile.”

Döndüm arkamı. Yürüdüm gittim. Bir daha bu semte gelmemek üzere, bir daha burada hayal kurmamak üzere, bir daha sigaramı kule dibinde söndürmemek üzere gittim.

Bir yaz sabahı Galata’nın tepesinde bulduğum yaşamı, bir kış akşamı Galata’nın dibinde kaybettim.

Ve cevap veriyorum.

Küçücük bir an her şeyin değişmesini ister miydim?

Çok.

Ama değişmedi.

 

--

 

6.12

 

Kütüphaneden çıkacağı saate göre ayarladım kendimi. Her gün aynı rotayı izliyor, biliyorum. Geç kalmamam lazım, bu benim tek şansım.

Yürüyorum Eminönü’nden yukarı. Kulaklıkta o şarkı çalıyor. Uyuduğumu sanıp da saçlarımı okşarken mırıldandığı o şarkı. O da İstiklaldedir herhalde şu anda. Az kaldı.

Geliyor. Görüyorum uzaktan. Kafası önünde. Üzgün gibi sanki. Yorgun gibi. Bir şey mi oldu?

Son 5 adım. Allah’ım bana yardım et.

4 adım.

3 adım.

2 adım.

Nefesimi tuttum.

1 adım.

Çarpıştık.

Döndüm arkamı. Ona yaşattığım her şeyin üzerine bir çizgi çizebilmek için tek şansımdı bu. Tesadüf gibi göstermem, kaderin bizi orada karşılaştırdığını kanıtlar gibi şaşırmam gerekiyordu. Şaşırdım da. Çok şaşırdım. Ardına bakmadı çünkü. Tek şansım buydu ve kaybettim.

Belki yüzünü bana çevirir de, gözleri bir kez daha gözlerime değer diye düşünmüştüm. Fakat o arkasını dönüp bakmadı bile. Belki kokumu fark eder diye üzerime boşalttığım parfüm kokusunu bile almadı. Alsaydı kaldırırdı kafasını. Bakardı etrafına, gözleri arardı beni. Halbuki ne çok severdi bu kokuyu. Gece uyumadan evvel sıkar, öyle yatardı. Cennet gibi derdi. Melek kokusu gibi…

Ama bakmadı, fark etmedi. Ona hiç çarpmamışım, montu montuma değmemiş gibi geçti gitti yanımdan.

Hayallerim, hayatım ve geleceğim. Ben ardından bakarken öylece yürüdü gitti.

Küçücük bir an her şeyin değişmesini istedim.

Çok.

Ama değişmedi.

 

İlgilisi için kulaklıktaki şarkı


👇 DAHA FAZLASI İÇİN BİZİ TAKİP EDİN, KATKI SAĞLAYIN!

etiketler: efşan göral, hikaye, edebiyat

Yorum Yap

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.

ya da üye olmadan yorum yap
Gönder

İlginizi çekebilir