LABORATUVARDA BÖREK Mİ ?! Yalçın ANIL
Çocukluktan bu yana duyduğum bir deyiş vardır;” Kırk bir kere maşallah”. Anlatacağım olaydan bugüne kadar tam 41 yıl geçmiş. Memur servisinden indim, çalışma odamda günlük işlerimi sıralamaya koyarken telefonum çaldı. Müdür Bey beni çağırıyordu. Yanıma bir not defteri alarak üst kata yöneldim; ama pek hayırlı bir haberle karşılaşacağımı sanmıyordum, çalışma gününün ilk saatlerinde.
Geniş bir odaydı, müdür odası. Müdür masasına yakın, tanımadığım 2 kişi otuyordu. Ben biraz daha açıkta duran sandalyelerin birine iliştim.
- Günaydın, hoş geldin Yalçın Bey.
Dedi müdürüm. Oysa yıllardır abi-kardeş yakın ilişkisiyle konuşurduk. Yanındaki konuklar bunu gerektiriyordu sanırım. Müdür Bey sürdürdü konuşmasını:
- Arkadaşlar Genel Müdürlüğümüzün çalışanları, seninle ilgili bir yazı getirmişler onu tebliğ etmekle görevlendirilmişler.
Deyince; ben hemen:
- Zahmet etmişler, haber verseler ben gider imzalardım; ama “Nereyi uygun görmüşler benim için” dedim,
- “Erzurum”u; gereken işlemlerini bugün tamamlayacakmışız, sen şimdi emri tebellüğ ettiğini imzanla belirteceksin o kadar.
Bizim kurumca yapılacak bir şey yoktu; emir yukarlardan gelmişti. Söylediğim tek cümle şu oldu:
- Sayın Müdürüm ben yazıyı okurum; ama “tebellüğ” etmem. Dilimiz Türkçe olduğu için “Okudum” yazarım tarih atarak, geri kalan işlemler zaten olağan yoldan çözümlenir.
Dedim ve yan binalardan birinde olan maliye görevlisinin yanına gittim. Normal çalışma hızıyla en az üç dört günde çıkabilecek aile yolluğu, tam iki saatte tamamlandı ve ben evin yolunu tuttum.
Eşim aynı yıl emekli olmuştu ve emekliliğe alışma çalışmaları için evdeydi. Beni çok erken zamanda kapıda görünce; “ Nereye gidiyoruz“ sorusunu bu kez o bana sordu.
Sorduk, öğrendik; tren çok uzun zaman alırmış, en iyi yol otobüsmüş. O günlerde ünlü olan bir firmadan iki bilet alarak rahmetli eşimle birlikte yola koyulduk. Akşamüzeri Ankara’dan kalkan otobüs, sabah erken saatlerde Erzurum’a ulaştı. Sağ salim geldiğimiz için mutluyduk. Çünkü bu uzun yollarda sürücülerden biri otobüsün altındaki kargo yerinde uyuyor, kullanma saatinde direksiyonda olanla yer değiştiriyormuş. Bizimki daha önceden gelip sürücünün yanında laflamaya başlamış olacak ki; otobüs hızla giderken direksiyondaki hafifçe doğruldu ve yeni sürücü alttan sıyrılarak görev yerine geçti. Bizim gibi acemi yolcuların dışında tüm uyuyanlar bu olayı zaten biliyorlarmış. Gece vakti tam yol giden bir taşıtta izlenmeye değer gösterilermiş bunlar.
Yazının başlığını anlatmak için çok kalın çizgilerle bir konum atayım, okuyanlar hangi yörede olduğumu bilsinler dedim. Nasıl olsa vereceğim hepinizin bildiği bir yemek tarifi. O günlerde tansiyonumun çok yüksek olduğunu öğrenmiş ve doktorun verdiği ilaçları içerken diyetisyenin uygun gördüğü kibrit kutusu kadar peynir, tuzsuz ekmek ve benzeri yenilmeyeceklere dikkat etmek zorunda kalıyordum.
Görev yapacağım yerdeki meslektaşlarla tanıştım 15 günlük “mehil müddeti” denilen yerleşim iznini kullanmak üzere eşimle Ankara’ya geldik.
Erzurum’a döndüğüm ilk gün; müdürüm, o günlerde Fransa’dan dönen bir meslektaşımla beni öğle yemeğine götürdü. Teşekkür ettim; ama o gerçekten güzel yiyecekler doktorun ve diyetisyenin bana “aklından bile geçirme” dediği türündendi. Emekliliğime kadar, kalan 1,5 yılı geçirdiğim süre içinde bir kez dahi lokantada yemek yemediğimi belirtmek isterim.
“ Aç mı gezdin “ diyeceksiniz, yooo en alâsından çorbalar, tavuklar, rulo köfteler mi yapmadık, börekler mi döşemedik fırına.
Olay şöyle gelişti: Büyük bir binanın giriş katı bizim işyerimizdi. En üst katlar ormancı çocuklarının Erzurum dışından gelenleri için yurt olarak ayrılmıştı. Biz de Erzurum dışından gelmiştik ama ev kiralamamız ve kışın ısıtmamız olanaksızdı hem de öğrenci değildik. O konularda ormancıların geleneksel dayanışması gereğince yerleşkenin yetkilileri bize üst katımızdaki erkek öğrenci yurdundan iki oda verdiler. 50-60 öğrenci ile ortaklaşa kullanacağımız 25 lt’lik ısıtıcı ile donanmış minik bir banyo hemen odalarımızın yanı başındaydı. Kalorifer hiç aksamadan yakılmasına karşın Erzurum’un soğuğunu, banyoya giriş-çıkışı yalnızca 5 dakika süren yıkanma rekorumla hâlâ anımsarım.
Nasıl bir liyakat seçmesi kullandılarsa; Amerika’da çalışmalar yapıp gelen mi istersiniz? 41 yıl önce bizler için çok çok yeni olan bilgisayar konusunda Fransa’da eğitim almış genç meslektaşımızı mı? Almanya’da okuduğu inşaat mühendisliğini ailevi nedenlerle yarım bırakıp İstanbul Orman Fakültesi’ni bitiren çalışkan abimizi mi? Bunların hepsi de benim gibi araştırma kökenli ve dinamik kişilerdi. İşin ilginci, zamanla tanıştığımız doktoralı ziraatçiler, hukuk mezunları ve benzerleri -10 derecede hava iyi diye tur atıyorduk caddelerde.
Ankara’dan apartman komşum bizim müsteşarın ilkokuldan sınıf arkadaşıymış, kendisinin bir işi için gittiklerinde bizlerden söz açarak benim adımı vermiş ve “Biz 15 yıldır komşuluk yapıyoruz, nedir bu işin sebebi” deyince,müsteşar; personelden getirttiği dosyamı inceleyip “ Bu arkadaşların hepsini devlet yurtdışına yolladı, yetiştiler geldiler. Sayın başbakanımızın kalkınmanın Doğu’dan başlayacağına ilişkin görüşleri uyarınca yapıldı bu işlemler “ yanıtını almış. Demek ki; Doğu’yu ilk kez biz kalkındıracakmışız.
Göreve başlamamın ikici günüydü. Odalarımızdan büyükçe biri, laboratuvar olarak ayrılmıştı. Klâsik ölçü gereçleri, böcek tanıma dolapları, gaz tüpü ve çay takımları ile benzeri araçlar dışında bir köşede orta boy bir soğutucu büyüklüğünde beyaz bir eşya vardı. Memur arkadaşa bunu bir açıverin ne olduğunu anlayalım diye sordum.
- Yalçın Bey ! Bu İngiltere’den mi ne gelmiş 15 yıl önce. Odun örneklerini ısıtmak için fırın dediler; ama çalıştıramadılar hiç. Kimse de ilgilenmedi. Biz şimdi ufak tefek eşya koyuyoruz saklamak için.
Dedi ve fırın dediği şeyin içinden bir iş gömleği çıkarttı. Onların hiç ilgilenmediği bir tanıtmalık (prospektüs) vardı fırının en alt gözünde. İngilizceydi ama teknik anlatımı kolay anlaşılır bir dille yazılmıştı. Anladığım kadarıyla ben bu fırını çalıştırabilirdim. 200 dereceye kadar aşamalı ısıtmaları vardı. Araştırma içeriğine uygun olarak kesilen odun parçalarının kuruma zaman ve miktarları gibi ölçümler yapılabiliyordu. Bizim müdürümüz kendini mükemmel yetiştirmiş Fransızca ve özellikle İtalyanca bilen, böcek bilimi konusunda uzman, çok cana yakın bir meslektaşımızdı. Fırın konusunu ona danıştım.
- Abi o fırın çok eskilerde kaldı; hem ısıtıcı gücü hem de işlem çeşitliliği yönünden yetersiz, dedi.
Biraz denersem, onun ısıtıcı yönünden yararlanabileceğimi belirttim kullanma izni aldığım için küçük planlar yaptım.
Ben tek başıma hazır çorbalar, börek ve meze türü şeyler, doktorları ve beni üzmeyecek şeylerle idare ederken içinde bulunduğumuz başmüdürlük yerleşkesinde yemek çıkmaya başladı. Öğle yemeklerini orada yiyor, akşam yemeklerini bizim laboratuvarda hallediyorduk.
Önce çay ocağı işini çözdük; tüp ve çay kahve işini bizim giderler arasına aldık. Akşam yemekleri için gerekenlerin listesini ben yapıyordum. Saçları her zaman subay tıraşı olan rahmetli arkadaşımız Ordu Pazarı’ndan rahatça alış-verişimizi yapıyordu. Hattâ bir ramazan günü beni de götürdü, satın alma işimizden sonra öğle yemeğini orada yedik. Ramazan ayında hiçbir lokanta sabah ve öğle açık olmuyordu. Hesap işleri o kadar düzenli gidiyordu ki daha önce sürekli lokantadan yemek yiyen arkadaşlar, giderlerinin üçte bire düştüğünü söylüyorlardı.
Çok özetleyerek aktarmaya çalıştığım o günleri belki yazmaya devam ederim. Şimdi gelelim, yapımını herkesin bildiği; ama, adını benim koyduğum “Labör”ün yapılışına.
Bunun yapılması için günlerden mutlaka “pazar” olması gerekir. Çünkü memur milleti taşrada bile olsa pazar günü yataktan geç kalkar. Labörü yapacak kişi biraz erken davranır; ama yemek sonunda aldığı alkış tüm yorgunluğu unutturur.
5 adet yufka, yarım kilo kıyma, bir şişe süt bir yumurta alınır, var olan sıvı yağdan yararlanarak fırın tepsisine serilir. Yufkanın üstü çırpılmış sütlü yumurta ile sıvanır. İki ve üçüncü yufkalarla da ayni işlem yapılıp, üçüncü yufkanın üstüne kıyma (istenirse soğanlı) yayılır. Kalan iki yufka da yağlanıp sütlenip yayılarak üst kata gelinir. Sıvı yağ burada da yerini yumurta ve sütle alır. Çok keyifle pişmesi için fırın 150 dereceye ayarlanarak, tepsi yerleştirilir.
Kimi zaman 1,5 kimi zaman 2 saate yakın zamanda fırından çıkan börek için memur takımı yataktan kalkmış, laboratuvar masasındaki yerlerini almış, demlenen çayı servise başlamışlardır. Dumanı üstündeki labör, fırına konulmadan önce dilimlendiği için hemen midelere servis edilir. Labör, nazlanmayı sevmez; diyet yapıyorum, az yağlı olsun, ben kıyma yemezdim evde gibi sızlanmaların hiç birini kabul etmez, mideye giden en kısa yolu izler.
“Efendim iyi güzel de senin gibi Türkçeci bir adam bu yabancı ve anlaşılmayan adı nasıl verir bu çıtır böreğe” diyorlar bana. Ben de gençlere uydum, onlar her an her yerde konum atıyorlar birbirlerine. Bu ürünün nerede yapıldığını, “Laboratuvar”ın ilk hecesiyle ürünün adının üç harfini birleştirerek konumladım.. İtiraz eden önce Erzurum’a tayinini ister, istediği marka ya da isimle börek yapar.
O masadaki arkadaşlardan aramızdan ayrılanları özlem ve sevgiyle anıyorum.






