Loading

Hayao Miyazaki Sineması

'Zıtlıkların Dengesi ve Ruhun Çizgilerle Yolculuğu'

HAYAO MIYAZAKI POSTER

Hayal dünyasına hayran olduğum ve sinemaseverlerle kurmaya çalıştığı sanatsal bağdan çok etkilendiğim bir isim: Hayao Miyazaki. Çocukluğumda izlediğim bir filmini seneler sonra hatırlayıp üzerimde bıraktığı tesirin kalıcılığına hayret ederim. Şüphesiz bu başarısının arkasında Stüdyo Ghibli’nin çığır açan özgün üslubu yatar. Onu unutulmaz yapan kollektif olanı çözümlemesi ve varoluşa dair ortak ögeleri ustaca kullanmasıdır. Miyazaki, kültürel unsurların yanı sıra evrensel olanı da ustaca kullanmayı başarmıştır. Çocuksu fakat çocukça olmayan animasyonlarında geleneğe  ve derinlikli temalara yer vermesini bir röportajında şu şekilde aktarmıştır.

“Çocukların ruhlarının, daha önceki kuşaklardan gelen tarihsel hafızanın mirasçıları olduğuna inanıyorum. Büyüdüklerinde ve gündelik dünyayı deneyimlediklerinde, söz konusu hafıza gittikçe daha da derinlere iner. Ben, işte o seviyeye ulaşan filmler yapmak zorundaymışım gibi hissediyorum” (Bigelow, 2009).

   Miyazaki, filmleriyle insanın ruhunu okşar. Bilincimizin en derinlerinde yaşayan özlemler, acılar ve unutulmuş hisler onun çizgileriyle hayat bulur. Ortaya çıkarmış olduğu kurgusal dünyalardaki karakterler;  süper kahramanları, cadıları, hayaletleri öylesine ruh doludur ki onun filmlerinden yaşam ve anlam akar. Bazen yüzsüz hayalet, bazen şalgam korkuluk bazen de dile gelen ateş… Geçmişe dalıp gittiğimiz bir anda hatıramıza gelip içimizi hüzünle doldurur bu karakterler. Kurgusal ve imgesel olmalarının altında derinlikli bir mana barındırır. Kollektif bilinçte var olan, insanlığa dair ortak ögeler… Asırların birikimini taşır.

 Onun filmlerindeki  sihir ve geleneğin harmanlandığını, karakterlerin bir süpürgeye binip uçtuğunu, bir anda devasa bir kuşa dönüştüğünü, yürüyen bir şatoda gezdiğini görürüz.  Yıllar önce izlediğim bir  Miyazaki  filminden bu kalıcı sahneleri  seneler sonra hatırlayıp geçmişin özlemini hissettiğim  ve bir nebze olsun eskiye dönebilmek amacıyla oturup tekrar izlediğim olmuştur. Bu filmleri tekrar izlemek bana özlemle karışık bir huzur verir. Ayrıca geçen zaman, filmlere karşı bakışı ve  yorumlama kabiliyeti elbette ki geliştirir. Fakat bu filmleri çocukluktaki masumiyet ve duru görüyle izlemek bambaşkadır. Bu büyü kaybolduğunda eski dinginliği veremez.

 Gökyüzü unsuru bu yapımlarda, hayal gücünün enginliğinin ve derinliğin temsilidir. Karakterler hep uçan, dönüşüm geçiren ve göklerde süzülen, çatılara çıkıp yıldızları izleyen kimselerdir. Uçmak hep yaşamla ölüm arasındaki bir deneyimdir. Onun penceresi evrene açılır. Evrenindeki galaksiler eşsizdir. Gökyüzünün sunacağı gizemler sınırsızdır. Her çocuğun bir bakış ötesinde hayal gücünün sınırsızlığının, büyük adam olmanın, özgürlüğün temsili olan bu uçsuz bucaksız atmosfer onun vazgeçilmez castıdır. Rüzgar Yükseliyor filminde -ki en gerçekçi yapımlarından biridir- bu sahne bir savaş kahramanının biyografisiyle birlikte savaş uçaklarıyla donanır. Bu animasyon, savaş uçağı tasarımcısı Jiro Horiikoshi’nin gerçek hayat hikayesinden esinlenilerek yapılmıştır. Jiro’nun çocuk yaşta başlayan tutku ve kabus ikilemi arasındaki uçma sevdası, sürekli gökyüzünü seyreden ve hayaller kuran bir idealist olarak tasvir edilir. Uçak uçuramayacak derecede miyop olması gökyüzüne ve uçaklara yakın olmak amacıyla mühendisliğe yönelmesine neden olur. Diğer filmlerinde de gökyüzü hep şablondur. Gökteki kaleler, yüksekten düşerken son anda yakalanan veya aşağıya tüy gibi süzülerek inen prensesler…Sanki gökyüzünün de sonsuz bir koruyuculuğu, bir ruhu vardır.  Erişilmez hayallerini gerçeğe dönüştürebilecek bir fırsattır, özgürlüğün anahtarıdır.

  Onun filmlerinde her şey zıttıyla var olur. İyi kötüyle, güzel çirkinle, çocuk yaşlıyla bir şekilde buluşur veya dönüşür. Keskin bir ayrım olmadığını; kötü karakterlerin dönüşerek iyileştiğini, iyi karakterlerin de  kötü ve bencil davranabildiğini görürüz. Ona göre iyi kötü birlikte var olan ve birbirine anlam veren unsurlardır. Gerçek ve gerçeküstü, düzen ve kaos, ütopya ve distopya hepsi bir arada belirli bir kurgu odağında buluşur. Bu kavramların karışması rahatsız etmez aksine temayı zenginleştirir. Erkek karakterler de kadın karakterler de mükemmel yansıtılmaz. Genellikle filmin baş kahramanı olan kızlar-kız çocukları hikaye sonunda felsefik bir dönüşüm geçirip olgunlaşırken erkek karakterleri ise zaafını ve zayıflığını gizlemeyen duygusal buhranlarına şahit olduğumuz bireyler olarak karşımıza çıkar. Tıpkı zıtlıkları dengelemeyi becerdiği gibi erkek ve kadın arasında da gerçekçi bir denge sunmayı başarmıştır. Sinemasında kadını ve kadının doğasındaki merhameti ,doğurganlığı yüceltmiştir. Aynı zamanda çocukluğu hep geleceğe umutla bakan bir masumiyet içinde resmeder. Çocuk onun için zorluklarla dolu geleceğin ve kaderin ruhunda belirsizlikle şekillenen masum bir duru görüdür. Tüm engelleri ve zorlukları aşma gücünü ve erdemleri içinde barındır.  Çocuk, suçlar işlemeye ve kirlenmeye müsait insanoğlunun en temiz halidir.  Esasında her yetişkin büyümüş birer çocuktur.

  Politik açıdan ele alındığında ise yine derinlikli bir tasarım bizleri bekler. Onun filmleri saf kahramanlık klişesi olmaktan ve yüce erdemler sunmaktan öte çocukların hoşuna giden fantastik ögelerle yetişkinlere hitap eden siyasi nüansları birbiri içinde eriten başarılı bir temsildir. İnsan, doğa çatışması üzerinde endüstriyelleşme sonucu ruhunu yitiren ve tahrip olan değerleri neredeyse her yapımda görürüz. “Prenses Mononoke” insanla doğanın adaletsiz mücadelesini aktarırken aynı zamanda teknolojik ilerlemelerin ekosistem üzerindeki kalıcı zararlarına da değinir.  Teknoloji sadece doğayı tahrip etmekle kalmaz tabiatla bağlantısını kaybeden bireyin çöküşüne de sebep olur. Onu doğanın sonsuz bereketinden mahrum eder, kıstırır ve hapseder. Modernizme karşı savunduğu gelenekçilik ve tüketim çılgınlığı  üzerinden yapılan kapitalizm eleştirisi imgesel bir bedende can bulur. Ruhların kaçışındaki altın uzattığı ruhları yuttukça ve aldattıkça doymayan yüzsüz karakteri buna bir örnektir. Ayrıca ne kadar yediğini ve doyduğunu anlamayıp domuza dönüşen ebeveynleri de acımasız bir tüketim çılgınlığı   eleştirisidir. Bunun yanı sıra emekçilerin hak arama mücadelesine de sık sık yer verilir. Savaşın sadece kentleri değil insanları ve ruhları öğüten yıkıcı yönüne onun yapımları kadar ustaca imza atan animasyon filmi çok azdır.  Kutlamalarla uğurlanan askerlerin savaş sonunda harap vaziyette geri dönüşüne, kentlerin yok oluşuna, mutlu ve şen şakrak kalabalıkların savaş sonucu zayıf ve solgun yığınlara dönüşmesine şahit oluruz.

  Sanatını ekonomik kaygılardan ve kısıtlamalardan münezzeh tutan bir anlayışla şekillendiren Stüdyo Ghibli; düş gücünü gerçekle buluşturan, özgürlük duygusuna ve mücadeleye yer veren fakat sorumluluklara ve geleneğe bağlı öncü yapımlar ortaya koymuştur.   Miyazaki’nin annesi sanatının en büyük ilham kaynaklarındandır. 1941 yılında 2. Dünya Savaşı’nın dehşeti içinde dünyaya gelen yönetmenin çocukluğu kaos ve savaş figürleriyle doludur. Gökyüzünün hem özgürlük hem ölüm atmosferi içinde tasvir edilmesi,  demir yığınların, savaş uçaklarının ve ejderhaların cirit attığı bir biçimde ele alınması çocukluğundan izler içermektedir. Tokyo’nun bombalanmasının ardından taşraya taşındıktan sonra annesi vereme yakalanmıştır. 8 yıl boyunca annesiyle birlikte hastalığa şifa bulmak amacıyla Japonya’nın çeşitli yerlerini gezmiş ve Japonya kültürünü gözlemleme fırsatı bulmuştur. Bu süreçte kendisine rehberlik yapan annesi onun gözünde bu hastalığı yenen savaşçı ve güçlü bir entelektüel kadındır. Bu anlayışın filmlerine yansıması yazımızın önceki bölümlerinde de belirttiğimiz güçlü ve cesur kadın karakterlerin filmlerinin odak noktasında olmasıyla şekillenir. Onun filminde kadınlar doğaya ve insanlığa can veren ve belirsizliğin içindeki umudu yeşerten güçlü figürlerdir. “Komşum Totoro” filmi annesinin hastalığı yenme sürecine dair izlenimler sunmaktadır.

Stüdyo Ghibli’ye dair birkaç filmin üzerimde bıraktığı etkilerini fazla spoiler vermeden belirtmek isterim

Spirited Away (Ruhların Kaçısı):  Ödüllü ve en meşhur filmlerden biridir. Hikayede, geleneksel Japon inancı Şintoizm’e göre doğada her yerde bulunan ve ‘Kami’ adı verilen ruhlardan ilham alınmıştır. Bu filmde Chihiro karakterinin Nehir Ruhu Haku’yla ilk karşılaştığı zaman onu kirli olarak görmemiş, önyargılı yaklaşmamıştır. Haku’nun Banyo Evi’nde yıkanması sonucu içindeki tüm kirleri kusarak bir dönüşüm gerçekleştirmesi arınmanın bir tezahürüdür. Aynı şekilde benzer karakterler de yuttukları ve çaldıklarını kusarak kötülükten arınmaktadır. Chihiro, çocuk olduğu için tehditler karşısında bir yetişkin kadar tedbirli ve korkak değildir. Bu yüzden ne kadar kirli de olsa Haku’nun içindeki saf iyiliği görmeyi başarmıştır. Haku,nun kustuğu objeler insanların sanayileşmeyle birlikte tabiata verdiği zararı gösterir. Bu kir yığınları doğanın ruhunu da yavaş yavaş öldürmektedir. Filmde kötü olduğunu düşündüğümüz bir karakterin aslında iyi, pis olduğunu düşündüğümüz karakterin temiz olduğunu görürüz. Her şeyden önemlisi insanın kendisinin en büyük rehberi olduğunu, duru görüsünü kaybedip açgözlülüğe kapıldığı zaman dönüşerek kimliğini yitirdiğine şahit oluruz. Bu noktada ideal figür Chihiro karakteridir. Yüreğinin sesini dinlemiş ve kötülüğü dize getirmeyi başarmıştır.


Howl's Moving Castle (Yürüyen Şato):   Bu filmde de gerçeği arayan bir kız çocuğu karşımıza çıkar. Fakat bu sefer  cadı tarafından büyülenerek 90 yaşında  bir yaşlı kadına dönüştürülmüştür. Bu dönüşüm Sophie’yi konfor alanından çıkmaya ve Yürüyen Şato’da hizmetçilik yapmaya iter. Büyüden önce de yüzünü hiç güzel bulmayan ve özgüven problemleri yaşayan karakterimiz Şatoda yaşayan Howl karakterinin eğer o haliyle kendisine aşık olmasını sağlarsa büyü bozulacaktır. Fakat varlığının ne kadar değerli olduğuna önce kendisinin inanması gerekmektedir. Yüzlerce metalin biçimsizce yığılmasıyla ayakta duran bu şato  Calcifer adındaki ateş cininin etkisiyle yürümektedir. Calcifer, bu şatoyu yürütebildiğine kendi bile inanmamakta ve bir sahnede bu yeteneğinden oldukça böbürlendiği görülmektedir. Endüstriyel kirliliğin doğayla oluşturduğu tezatın ve savaşın karanlık atmosferinin etkilerini bu yapımda da  görürüz.

Küçük Cadı Kiki: Dış dünyanın bilinmezliğine ve tehlikesiyle yüzleşen ve büyümekle birlikte sosyal hayatın içinde var olmanın zorluklarını Kiki’nin üzerinden gözlemleme fırsatı buluruz. Süpürgesine binip hiç tanımadığı bir şehirde yaşamak ve kendini ispatlamak zorundadır. Yine diğer filmlerde olduğu gibi onun yolculuğunu şekillendiren belirsizliğin içindeki cesaretidir.

  Genel hatlarıyla Miyazaki filmlerinin temasal özellikleri ele alınmıştır. İnsanı zıtlıkların şekillendirdiğine inanan yönetmen için bu karşıt ögeler birbirini tamamlayan entegre unsurlardır. Aralarında keskin bir sınır yoktur. Erdemlilik ise doğaya ve değerlere saygı duymamızda, köklerimize sıkıca tutunmamızda yatar. Değerlerimizi unuttuğumuz zaman özümüzden uzaklaşır ve dejenere oluruz. Kimliksiz ve hissiz yığınlara dönüşürüz. Bu yüzden tahribatı ve açgözlülüğü bırakmalıyız. Dengenin bozulmaya başladığı noktadan itibaren bunun tüm sonuçlarına katlanmak yine insanoğlunun payına düşecektir. Her ne kadar fantastik unsurlardan yoksun olsa da savaşlarla, kötülükle ve acılarla dolu bu hayatı yaşamak kaderine erişmiş olan insan, umudunu ve erdemini yitirmemelidir. İçindeki güce ve yaşam enerjisine güvenmelidir. Bir zamanlar günahsız bir çocuk olduğunu unutmamalı, belki içinde büyüttüğü, kırıldığı olayları bir de o çocuğun gözünden değerlendirmeyi denemelidir. En önemlisi her ne olursa olsun hayata dört elle sarılmalıdır. Tüm iniş çıkışlara ve fırtınalara rağmen canlılığın menşei, mutluluğun kaynağı onun mayasında mevcuttur. Önce belirsizlikleri bir kenara koyup erdemlerin gücüne inanmalıyız. “Rüzgâr şiddetleniyor, hayatta kalmaya çalışmalıyız.” / The Wind Rises ,2014- Stüdyo Ghibli

 

Yaşar Aydıner
Standart Üye / 20 Yazı / 113,2K Okunma

Kısa hikaye yazarı


Yorum Yap

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.

ya da üye olmadan yorum yap ve onaylanmasını bekle.
ÜST