Loading

Masculin Feminin (Erkek Dişi) film incelemesi, Jean-Luc Godard ve Fransız Yeni Dalgası [Spoiler İçerir!]

Jean-Luc Godard

Merhaba sevgili Bilgeyik okurları, bu yazımızda “Marx’ın çocuklarını” ve “Pepsi’nin çocuklarını” karşılaştıran, aralarındaki ilişkiyi çözümleyen ve çoğu sahnesinde ince eleştiriler barından bir Jean-Luc Godard filmini konu almak istiyorum. Sırasıyla ilk önce yönetmenimizden bahsedecek ve Fransız yeni dalgası üzerine birkaç bir şey söyledikten sonra film hakkında konuşacağız. Öyleyse başlayalım.

Jean-Luc Godard, kimdir?

3 Aralık 1930 doğumlu film yönetmeni, sinema eleştirmeni ve senarist. Annesi Odile babası Paul Godard'dır. Zengin bir ailede büyümüştür. Anneannesi BNP paribasın kurucusudur. İlk gençlik zamanı çok kolay ve tekdüze geçmemiştir. 2. dünya savaşından dolayı İsviçre'ye dönmüşlerdir. Savaştan sonra Paris'e geri dönmüştür, aile bağlantıları sayesinde Lycee Buffon'da eğitim görmeye başlamıştır. 1948'de sınavlarda başarısız olunca ailesinin yanına, İsviçre'ye dönmüştür. Kendisi sinemayla ilglienmeye Andre Malraux'un (Fransız romancı, sanat teorisyeni) makalesi Outline of a Psychology of Cinema (Sinema psikolojisinin anahatları) ve La Revue du cinéma adlı dergiyi okumasıyla başlamıştır. Ardından 1949'da Paris'e tekrar döndü, bu sefer University of Paris'de antropoloji bölümüne kayıt oldu, sınıfa dahi katılmadı ama hayatının dönüm noktası diyebileceğimiz Andre Bazin ile tanışması da yine bu dönemde oldu. Jean-Luc Godard ve Andre Bazin, Fransız yeni dalgasının iki büyük ismi. Peki, Fransız yeni dalgası nedir?

(ANDRE BAZİN)

NOT:  Şu anda hayatta olan yönetmenimiz Jean-Luc Godard, hala daha kameranın arkasında çalışmaktadır, üretmeye devam etmektedir. Yönetmenimiz, son yıllarda gündeme düşen ve uzun yıllardır dünya sahnesinde eksik olan sokak eylemleri konusunda hafızalarımızı tazeleyen "Sarı Yelekliler" hakkında bir film çekeceğini duyurmuştur.

Fransız yeni dalgası, nedir?

Fransız yeni dalgası hiçbir zaman örgütlü bir yapıda belirginleşmedi, örneğin bir dergi çevresinde toplanmadılar veya kendilerine bir isim takmadılar. Kimi zaman ayrı zamanlarda kimi zaman yakın zamanlarda, çoğu zamansa birbirlerinden bağımsız olarak otoriteye karşı koydular ve belirli kurallara, belirli tabulara uymayarak da bir şeyler yapılabileceğini, hatta çok daha iyi şeyler yapılabileceğini gösterdiler. Otorite? Burada ne arıyor ya otorite? dediğinizi duyar gibiyim... Hayatın her alanında olduğu gibi burada da bir otorite var ve bittabi ona karşı koyanlar da yani otoriteye boyun eğmeyenler de. 

Peki bu dalganın kurucuları neye karşı koydular? Bir otorite olduğunu anladık, peki bu otoriteden farklı olarak ne yaptılar? Tekniksel manada birçok kültleşmiş kurala karşı koydular; mesela izleyicinin duyduğu her sesi anlayabilmesinin şart olmadığını düşündüler ve bunu filmlerinde uyguladılar. Bazı sahnelerde bilinen karakterlerden sesler gelmektedir ama ne konuşulduğu anlaşılmamaktadır, bunun altında yatan sebep seyirciyi filmin içine çekmek, oradan biriymiş gibi hissettirmektir. Veyahut bir başka tekniksel karşı koyuş; kameranın açısında bulunan karakterin her zaman tüm yaz hatları belli olmalıdır, belli değilse bile bir amaç olmalıdır; hayır dediler, bu bir zorunluluk değildir ve hayatın gündelik akışına terstir. Nitekim bu dalganın çoğu filminde verdiğimiz bu örneğe uyan birçok sahne görülmektedir. Son bir örnek, mesela her zaman "tanınan", "yıldız" oyuncuların filmde rol almasının şart olmadığı da birçok filmde gösterilmiştir. Bazı çevrelerce denilebilir ki "bütçe yetersizliği yüzünden yapılmıştır, fikirsel bir tercih olmaktan çok maddi bir zorunluluktur", olabilir, böyle değildir diye bir iddiam yoktur.

Düşünsel manada ise her film birer sanat manifestosudur denilebilir, her filmde, daha da doğrusu her bir sahnede verilmek istenen toplumsal mesajlar vardır. Ne gibi mesajlar? Dönemin siyasal ve toplumsal atmosferine uygun mesajlar. 

Fransız yeni dalgası üzerine birçok okumalar, tartışmalar yapılabilir ama özet olarak mesele yukarıda anlattığımız gibidir; eleştiri çevrelerinden gelen ve çoğu zaman birbirinden bağımsız olan insanlar o zaman hakim olan anlayıştaki "tabu" olan her şeye karşı çıkmışlar ve yeni bir şey denemişlerdir, başarılı da olmuşlardır. Nitekim onların ortaya çıkardığı bu "Fransız yeni dalgası"na bu isim yine eleştiri çevrelerince takılmıştır.

Masculin Feminin (Erkek dişi)

Filmimiz bir kafede, ilerleyen sahnelerde de sıkça karşımıza çıkacak bir kafede, ayrı masalarda oturan bir kadın ve bir erkeğin sohbetiyle başlar. Bu iki kişi filmimizin ana karakterleridir, biri "Pepsi'nin çocukları"nı simgeleyen kadın karakterimiz "Madeleine", diğeri ise "Marx'ın çocukları"nı sergileyen Paul'dur. Film boyunca ana akış bu ikilinin arasındaki bir "aşk"ın merkezinde ilerler. Eleştiriler, tespitler bu iki kişi ve onların aşkının çevresinde yapılır. 

Tozlu Raflar - Masculin Feminin - FilmLoverss

(SOLDAKİ PAUL, ORTADAKİ MADEİLEN VE SAĞDAKİ ELİZABETH)

Paul sorgulayan, tartışan, zaman zaman işçilerle oturup konuşan, sendikalarda görev alan, dönemin havasına da uygun olarak duvar yazıları yazan bir genç, yani filme göre "Marx'ın çocuğu".

Madeleine ise tüketen, sistemin ona "hedef" diye sunduklarını, ulaştığında mutlu olacağını düşündüğü şeyleri hedefine koymuş, ulaşabileceğini sanan oysa ulaşmaya çalışırken ömrünü tüketecek, çoğu şeyi sorgulamayan ve otoriteye biat eden bir genç, yani filme göre "Pepsi'nin çocuğu".

İkilinin aşkı acılı bir şekilde son buluyor diyebiliriz. Paul, ölen annesinden kalan parayla ev aldığını söylüyor. Paul Madeilen ve onun arkadaşlarına evi gezdirirken "yanlışlıkla" düşüp ölüyor. Bundan emin değiliz, biz izleyicilere böyle bir sahne gösterilmiyor. Paul'un öldüğünü ve o an evde bulunanların polise verdiği ifadeleri görüyoruz. Acaba Godard bize bu sahneyi göstermeyerek bir soru mu sormak istemektedir? Bakalım, ilerleyen bölümde tartışacağız.

Belli başlı diyologlar, film bize ne diyor?

Büyük ihtimalle filme dair paylaşılması gereken ilk sahne yukarıda da dediğimiz gibi açılış sahnesinde geçiyor, kafede başlayan Madeilen ve Paul'un sohbetinde. Paul askerden geldiğini söylediğinde Madeilen ona askerliğin nasıl geçtiğini soruyor, Paul'un cevabı ise şöyle

"Hayatınızın 16 ayı geçiyor; rahatlık olmadan, para olmadan, aşk olmadan ve boş zaman olmadan. Bir nevi, modern yaşam diyebiliriz. Günün her saati küstah otoriteye boyun eğmek ve 16 aylık bir debelenme... Bu genç fransız göreceli bir özgürlük kazanmak zorundaydı, otoriteye karşı kültürle olan tüm bağları da koparılmışken. Bu bir kölelik yaşamı olabilirdi, çünkü askeriye ile sanayi sektörü çok benzerdir. İkisi de para ve emirlerle yönetilir."

Paul çalıştığı yerde işçilerle çok fazla sohbet ettiğini, onların sohbeti çok sevdiğini, belki de haddinden fazla sevdiğini söylüyor. Bunun sebebini yine kapitalizm'e bağlıyor ve şöyle açıklıyor:

"Bunun sebebi de çalışma saatleri. Hiç mola yok. Yöneticiler üretimi artırmak için böyle yapıyorlar. Böylece işçinin kendine ayıracak zamanı olmuyor. Böylece yaşamları da “Çalış, ye uyu ve yine çalış döngüsünden çıkamıyor."

Umursamazlık

Yine ilk sahnelerde karşımızda oyuncu olarak Godard'ı görürüz. Godard başka bir masada eşiyle oturmaktadır. Eşiyle tartışırlar ve Godard çocuğu alıp, boşanacağını söyleyip kafeden çıkarken kadın tarafından vurularak öldürülür. Burada tüm bunlar olurken, Paul'un tek derdi kapıdır! Tartışırlarken, ortaya silah çıkmışken ve hatta ateş edilmişken dahi Paul "kapı!" diye bağırır. Acaba bu sahnede ne denmek istenmiştir? Marx'ın çocuklarına dair bir eleştiri midir, eğer eleştiriyse hangi bağlamda yapılmıştır? Acaba sovyetler birliğine dair, ölümlerin "kapı" uğruna önemsenmediği eleştirisi yapılmış olabilir mi?

Her şey mücadele midir?

Filmde Paul'dan daha fazla devrimci gözüken diğer bir karakter, Paul'un arkadaşı ile de paylaşılması gereken bir diyolog vardır. Paul ve Madeilen ilişkisi bir dönem kötü gider. Paul bu sebeple cumartesi poster asmaya gelemeyeceğini, sebebini ise Madeilen'le görüşmesi gerektiği şeklinde açıklar. Bunun üzerine arkadaşı şu cümleleri kurar:

"Meseleler kişisel bakış açısıyla çözülmez. Öyle bir kişisel çözüm yoktur. Savaşmak zorundasın ve aslında o hengamede de meseleyi öğrenmiş bulunursun. Sen savaşmadan kabullenmişsin çok şeyi, savaşmalısın."

Paul'dan bu cümlelere karşılık olarak "Kadın meselelerine girmek benim de hakkım." şeklinde bir cevap gelir. Arkadaşı şöyle devam eder:

"Kızlar, para... Aslına bakarsan hepsi aynı kapıya çıkar. Meselenin özü her şeye karşı olmak, savaşmakta. Senin kabullendiklerini ben kabullenemem mesela. Devrimci olmamın sebebi de budur.”

Burada, Godard'ın bir başka filminde günün toplumu için yaptığı bir eleştiriyi hatırlatmak önemli; "Hayatta iki şey önemlidir. Erkekler için kadınlar. Kadınlar için ise para."

Tüketim ürünüyle bir sohbet, belki de bir sorgu

Paul ilerleyen sahnelerde Madeilen'in miss 19 seçilen bir arkadaşıyla sohbet eder. Godard'a göre, bu sahne Paul'un bir "Tüketim ürünü" ile sohbetidir. Sohbetten ziyade bir sorgu havası vardır, soruların sıklığı ve baskısı hissedilir düzeydedir, bu da bir rahatsızlık yaratır, doğrudur ama verilen cevaplar ve miss 19 seçilen arkadaşımızın tavırları da en az sorgu hissi kadar rahatsız edici ve üzücüdür. Sahne şöyle ilerler; Miss 19 seçildikten sonra okulu bıraktığını söylemesi üzerine Paul'un "Arabayı eğitime mi tercih ettin?" sorusuna kadın "İkisine de sahip olmak çok güzel." şeklinde cevap verir. 
Paul "Sosyalizm senin için ne ifade ediyor?" diye sorar, cevap "Yeterli birikimim yok, cevap vermek istemiyorum." olur. Paul bu sefer "Sosyalizm senin için ne ifade ediyor, açıklar mısın?" der, cevap "Anlatmaya çalışırdım ama her şey birbirine girer." olur.Kadın karakterin her soru sonrası yüzünde oluşan gülümseme ise alttan alta içinde barındırdığı bir "Ezikleme" duygusunun dışavurumudur adeta. Paul'un soruları bitmez, ısrarı devam eder.

Soru: Amerikan yaşam tarzını mı tercih edersin sosyalist yaşam tarzını mı, yoksa ikisi de aynı şey mi?

Cevap: Elbette farklı şeyler ama cevaplamaya gelince...

Cevabını veremeden Paul devam eder, "Amerikan tarzı senin için ne ifade ediyor?"

Cevap: Hızlı bir yaşam, özgürlük. Böyle söylememin kaynağı gidip görmemdir. Orada her şey farklı, sıkı çalışıyorsun ama yaşam çok hızlı. Sürekli bir telaşe içerisinde olma, sürekli yapacak çok işinin olması düşüncesi oluyor hep kafanda.

Soru: Senin için gerici kelimesi ne anlam ifade ediyor?

Cevap: Gerici demek çoğu şeye karşı çıkmak, olacaklara destek vermemek anlamındadır sanırım.

Paul bunun iyi bir şey mi kötü bir şey mi olduğunu sorar, cevap ise "iyi olsa gerek. Her şeyi kabullenen insanları sevmiyorum." olur.

Soru: Halk cephesi nedir, bilgin var mı?

Cevap uzun bir gülüş ve ardından gelen şakayla karışık bir sitemdir; "Sorulara bak!" Paul komik olanın ne olduğunu sorar. Cevap gelir, "Saçmasapan sorular, cevap vermek istemiyorum."

Paulda soru biter mi hiç, sormaya son sorusunu sorduğunu fark etmeden devam eder😀 "Şu an dünyanın hangi bölgelerinde savaş var söyleyebilir misin?" Son cevap da gelir, "Bilmiyorum, üzerine kafa da yormadım." Bence Godard burada her ne şekilde olursa olsun toplum tarafından bir konuda birincilikle ödüllendirilen birinin bile dünyanın neresinde insanların öldüğü hakkında bir fikir sahibi olmadığını, tüketimin bizleri ne hale getirdiğini görmek istiyor.

Bu sahne çok büyük farklılıklar olmakla beraber, sanki toplumdan biriyle konuşuyormuş, yani çevremizden biriyle, yani aslında kendimle konuşuyormuş gibi hissettirdi. Benim için en etkileyici sahnelerden biri olduğunu söyleyebilirim.

Eleştiriye tahammül yok!

Paul, Madeilen ve onun arkadaşlarıyla sinemadayken Paul ve Madeilen konuşur. Arkadan biri "Öndekiler, sessiz durun da izleyelim!" der. Bunun üzerine Paul çok yüksek sesle "Kes sesini, Troçkist!" diye bağırır. İlk izlendiğinde komik gelebilecek bir sahnedir bu sahne, çünkü günlük yaşamımız göz önüne alındığında orada bağırmak çok uç insanlar için bile ekstrem bir eylemdir. Peki, Paul niye bağırmıştır, Godard'ın vermek istediği mesaj nedir? Bence burada dönemin Sovyet yönetimine ince bir sitem, bir eleştiri vardır. Muhalif seslerin ne şekilde bastırıldığı gösterilmek istenmiş olabilir.

Masculin Feminin (1966) | Film alıntıları, Alıntılar ve Film

Eleştirdiğim şeye dönüştüm!

Yine aynı sinemada, Paul izledikleri filmin ISO tarafından yayınlanan gösterim standartlarına uymadığını fark eder ve koşaral gösterim odasına girer. Oradakilere ISO tarafından yayınlanan kuralları okur ve çıkar. İzleyiciler olarak sormamız gerekir; Paul Marx'ın çocuğu değil miydi? Paul kurallara karşı koymuyor muydu? Godard'ın böyle bir iddiası bulunmamaktadır, bu iddia biz izleyicilerin "Marx'ın çocuğu" diyince aklımızda canlandırdıklarımızdan dolayı bize aittir. Peki, Godard'ın bu sahnedeki amacı nedir? Bence üç ihtimal var; birincisi bu sahnede Godard sinema sektöründeki kendini "sorgulayan, yenilikçi" olarak tanıtan meslektaşlarının aslında öyle olmadığını göstermek istemiş olabilir. İkincisi Bu sahnede Godard yukarıdaki gibi yine sol içi tartışmalara karşı bir eleştiride bulunmuş olabilir. Eleştirilen ve reddedilen şeyin asllında içten içte eleştiri sahibini ele geçirdiğini göstermiş istemiş olabilir. Üçüncüsü ise her iki ihtimalin de doğru olabileceğidir. 

Arabamı getir, çabuk!

Filmin sonlarına doğru Madeilen'in ünü artmaktadır. Madeilen bir stüdyo kaydından Paul ve arkadaşı Madeilen'in arkadaşı Elizabeth ile çıktıktan sonra kapıda bir gazeteci Madeilen'i röportaj için yakalar. Bu sahnede Madeilen Paul'a asistanıymış gibi davranır ve arabayı getirmesini söyler. Paul gazeteciden uzakta bir yerde Elizabeth'e şimdi ne yapacağını sorar, Elizabeth ise hani elinden her iş gelirdi, git bul der. Paul gider ve bulur. Nasıl halletiğini sorduklarında Paul "Genelkurmayı aradım, arabam nerede yarım saattir bekliyorum! Çabuk buraya bir araba yollayın!” dediğini, bunu daha önce içişleri bakanlığına yaptıklarını ve işe yaradığını söyler. Nitekim yine işe yarar, araba gelir ve giderler. Burada Godard tarafından söylenmek istenen belki de şudur; aslında ne kadar hassas, ne kadar bozulmaz gözüken sistem çok küçük numaralarla tam tersi çalışabilir ve hatta çökebilir.

Bu sefer anlamı gizlemedim

Filmin sonlarına doğru Fransa sokakları, kalabalıklar ve Fransız işçileri gösterilir. Arkada ise Paul konuşur, zannımca şunları söylemek istemiştir; "Uzunca bir süre anket işinde devam etttim ve bir süre sonra fark ettim ki yaptığım iş halkın düşüncesini öğrenmekten, topluluğun düşüncesini tartmaktan ziyade bir eleştiriye dönmeye, onları etkilemeye başlamış."

Sonra da şu sözleri ekler:

“Filozof, vicdanını düşüncenin yerine koyar. Vicdan sahibi olmak, dünyaya açık olmak demektir. Vicdan zamanın akışından etkilenmez. Bilgelik hayatı anlamaktır, gerçekten anlamak. Gerçek bilgelik budur. ”

Burada Godard bizi anlam aramak zahmetinden kurtarır, söylenmek istenen gayet açık ve nettir. 

Bunun cevabını ben de bilmiyorum...

Belki de filme dair son bilmece son sahnededir, Paul'un ölümü mevzuundadır. Daha önce de söylediğimiz gibi Paul'un öldüğü sahneyi görmeyiz, ama arkadaşlarının polise verdiği ifadeye göre yanlışıkla düşerek öldüğüdür. Acaba Godard bize bu sahnede yine bir soru sormuş olabilir mi? Belki de bu soru öyle bir sorudur ki cevabını geleceği göremeyen kimse veremez. Nasıl bir sorudur bu? Şöyle bir sorudur ki; Marx'ın çocukları mı yenecek Pepsi'nin çocukları mı? Eğer sorunun bu olduğunda hemfikirsek Godard'a göre bir cevap vardır, ölen Paul öldüğüne göre Marx'ın çocukları çoktan ölmüştür. Bunu böyle kabul ettiğimiz taktirde karşımıza şöyle bir soru çıkar; Marx'ın çocukları kendi kendini (Yanlışıkla düşerek) mi öldürmüştür yoksa Pepsi'nin çocukları tarafından öldürülerek mi?

Yazımız bitti, umarım ki sizlere ufak da olsa bir katkım olmuştur. Yazının yazım sürecinde eşsiz katkılar için Furkan Sönmez'e en içten teşekkürlerimi sunarım.

Emircan Tepe
Redaktör / 43 Yazı / 190,7K Okunma

Okurum, düşünürüm, sorarım, tartışırım, eleştiririm, yazarım, paylaşırım, otoriteyi sevmem, o da beni sevmez zaten... Ve bittabi herkes gibi gülerim, sevinirim, üzülürüm ve nefret ederim. Sonuç olarak, aranızdan biriyim.


Yorum Yap

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.

ya da üye olmadan yorum yap ve onaylanmasını bekle.
ÜST