Loading

Bir Asra Bir Ayşegül

Hikayede geçen mekan.

Sevgili Ayşegül,

 

   Bu senin için yazdığım kaçıncı mektup bilmiyorum. Ben her güne bir mektup sığdırdım belki iki. Zaman denilen kavram yokluğunda geçmez oldu, dakikalar hiç bu kadar yıl sürmemişti. Etrafım günler çabuk bitiyor diye homurdanan insanlarla dolu bilakis öyle değil sevgili Ayşegül, ben ömrümden geçip giden her bir günü bir asır zannederek yaşadım.

   Yokluğunda bana bıraktığın her anıyı kafamın içinde defalarca oynattım, defalarca döndürüp, zihnimde tekrar yaşadım. Sanki sen gidişinle geride bıraktığın her yaşanmışlığın, en ücralarına beni hapsetmiştin ve ben en çok o günde hapsoldum, beni bıraktığın günde Ayşegül. Zihnimin beni bu denli alaya alması bende derin bir üzüntü oluştursa da şimdi sana bundan bahsetmeyeceğim. Ben senin bende bıraktığın izden çok, senin gidişinin yarattığı derin boşluktan bahsetmek istiyorum. Çünkü bıraktığın iz sadece beni ilgilendirir, o derin boşluk ise ikimizi. 

   Hayatımdan bir güz rüzgarı esintisiyle çıkısından sonra, düşünmeye çok vaktim oldu ve bir insan, bir insanın hayatının bütünü nasıl olur diye düşünüp durur oldum. Oluyormuş meğer Ayşegül ben bunu yokluğunda anladım.

  Yok oluşunun ardından yarım kalan her şey -beni büyüttüğün sevgi gibi- tamamlanmayı beklerken, sen gelmiyorsun. Bunu dile, kaleme nasıl getireceğimi bilmiyorum; ama gelmelisin Ayşegül. Toprağıma su, dalıma güneş olmalısın ve ben her gün senin için açmalıyım yeniden.

 

                  

                                                                                                                                                                                          Nedim.

 

 

Bu cümleler dedim içimden, bir yangına şahitlik ediyor. Besbelli. Yıllar yalnızca şu çaresiz sayfayı eskitmiş; ama içinde ki her sözcük anlaşılmayı bekliyor. İlk gün ki gibi. İçimdeki bağımsız konuşmalara son verip kafamı kaldırdığımda, o buğulu gözlere değdi gözlerim.

 

''Ah Nedim! İçinde çırpınan o kuşu, gözlerin buğulanınca daha net görebiliyorum.''

 

 Nedim Bey göz temasını sevmezdi, en çokta böyle zamanlarda. Göz göze gelmemek bir kurtuluştu onun için, bir tür özgürlük. Bundandır gözlerini aldı gözlerimden. Yıllar ondan pek çok şey götürmüş olsa da yüzündeki mahcupluktan hiçbir şey olmamalıydı. Sanki ''Denedim olmadı, özür dilerim.'' Mahcupluğu vardı her bakışında. Şimdi ise bir huzurevinin bahçesinde oturmuş, göğü izlemekle meşgul.

  Gönüllü çalıştığım bu huzurevine en çok gelme sebebim belki de Nedim Beydi. Bey diyorum; çünkü böylesine naif bir kalbe en yaraşır hitap şekli buymuş gibi geliyor. Bir cümle bekliyordum ondan, bana her hafta okuttuğu bu mektuplar için bir cümlelik bir açıklama. Kendimce tahminlerde bulunsam dahi merak ediyordum aslını, astarını.

 

''Merak ediyorsun değil mi?''

 

Deyişiyle, gözlerimin parlaması bir oldu.''Evet, Nedim Bey. Hem de çok.''

  Nedim Beyin kendi içinde yaşadığı bir dünya vardı. Herkesten bağımsız dolandığı bu yaşamda, içinde merkezini kurduğu derin bir yalnızlıkla çepeçevre yaşıyordu.

Yüzüme baktı, derin bir iç çekiş ve ardından

 

  '' Gençtim o zamanlar, kan damarda durmaz, deli akar. Hayattan pek çok beklenti içerisindeyken bir o kadar da beklentisizdim. Yani birine gönül bağlamakmış, ona gönül dağarcığında ev yapmakmış; aklıma dahi gelmeyen durumlardı.Yirmi üçlü yaşlarda okumamışım, babamın kunduracısında çalışıyordum. Orayı küçük gördüğümden değil, daha iyisini hak ettiğimi düşündüğümden olsa gerek, hep oradan kurtulmak isterdim. Her gencin ''kendi ayakları üstünde durmak'' diye adlandırdığı savaşım kervanına ben de katılmıştım. Tek isteğim o köhne yerden kurtulmaktı.''

 

Bir an duraksadı

 

''Allahtan hayaller, cürmümüz kadar değil.'' Dedi.

Kendi kendine iki üç saniye güldü ardından yüzünde bir burukluk oluştu. İçinde bir yerlerde, çok derinlerde defalarca kırılan o yer, tekrar kırılmış olmalıydı, sessizce. Telaşsız yüreğinin tattığı ilk acı burası olmalıydı.

Boğazını temizlercesine titrek sesini düzeltti

''Bir gün yine kunduracıda, pekte memnuniyetsiz bir şekilde çalışırken...''

İki üç saniyelik sessizlik çöktü sohbete

 '' Bir kadın girdi içeri. Saçları beline kadar uzanmış, güneş gibi bir kadın. Vereceğim en büyük savaşa baktığımdan habersizce göz göze geldim onunla. O an, yüreğimden bir kuş uçtu. Bir elinde ayakkabı diğer elinde ayakkabının kırılmış olan topuğu.

''Yardımcı olabilir misiniz?'' Deyişiyle, kulaklarımın işittiği en güzel sesi duymuş oldum. Bir telaş sardı beni. ''Tabi ki'' diyerek, sandalyeye oturup beklemesini arzu ettim. Elinde ki ayakkabıyı alıp işe koyuldum. Arada bir kafamı kaldırıp ona bakıyordum. ''Bu kış günü, pekte güzel başlamadım güne.'' Diyerek, sıcacık gülümsedi. İşte o an, bir kuş daha uçtu yüreğimden. Güzel bir sohbet geçti aramızda, sıcacık. Veda vakti geldiğinde, hareketlerim en yavaşından olmalıydı, onunla beraber alacağım her soluk uzamalıydı, birkaç saniye olsa bile. Ayakkabıyı verdim. İstemeye istemeye. Parayı elime uzatırken, teninin bir yanı tenime değsin istedim, içten içe bunu diledim. O ''İyi günler'' dedi. Sadece iyi günler. Ondan işittiğim son sözcükler bunlar olmamalıydı, görmeliydim onu tekrar ve tekrar.

Günler ardı ardına sıralanırken, ben onun sandalyede oturuşunu hayal ettim. Sıcak gülümsemesini, hoş sohbetini. Bana bu yaşamın inişlerini, çıkışlarını unutturacak bir o vardı, bir de onun hayali. O günden sonra bir kere bile görmedim onu. Güzel yüzünü, sıcak gülüşünü. Şimdi için için soruyorsundur ''Adını dahi bilmediği bu kadın için, bu  mektuplar neyin nesi?'' Diye.

 

Bu sefer ben titrek sesimi düzelttim; fakat sessizlik. Öylece baktım Nedim Bey'in buruk yüzüne.

 

''Onu ilk ve son görüşümün ardından tam beş ay geçmişti. Umudumun yittiğini, onu bir daha asla göremeyeceğimi onun için adresi olmayan mektuplar yazmaya başladığımda anladım. Zihnimde yüzünün silikleşmesi korkusuyla, adına Ayşegül dedim. Herkese bir Ayşegül var dedim. Kimsenin göremediği kuytularda. Zaman geçtikçe bilincimi yitirmeyi kendime böylesine lüks bilmiştim. Ruhsuz, enkaz bedenimi fark eden babam tarafından hastaneye götürülene kadar, ona vedayı hiç yakıştırmadım. Bir klinik odasında, başıma gelen her doktora Ayşegül dedim. Zihnimde yaşanan anılarla doldum, taştım. Onu, baktığım her yerde görür oldum; ama yüzünün silikleşmesi beni hapsolduğum klinikte daha hırçın, daha asi yaptı. Tedavi sürecim olabildiğince uzadı. Onun bir hayal olduğunu ummadan yaşamayı seçtim. Ama ona veda vaktinin geldiğini, o kliniğe geldiğim ilk gün anlamıştım. Onu, onun haberi olmadan hayatıma hapsettim. Ondan ayrılacağım günü bir klinik odasında öğrendiğimde ise ona veda ettim, yine onun haberi olmadan. Yani o hiç bilmedi beni, onun için hiçbir anlamı olmayan yarım saatlik sohbet, bir adamın bütün hayatına mal oldu.''

 

Nedim beyden duyduklarım karşısında, bu sefer benim içimde bir şeyler kırıldı.

 

''Okuduğun bu mektuplar yarım kalmış bir ihtiyarın ve bu hikaye kavuşması olmayan bir vedanın.''

 

Bildiğim bütün doğrulardan şüphe edercesine Nedim Beye baktım, içinde benim sadece çeyreğini gördüğüm o derin boşluk, çok uzun zamandır büyümekteymiş meğerse.

 

 

 

Etiketler:
mihriban
Standart Üye


Yorum Yap

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.

ya da üye olmadan yorum yap ve onaylanmasını bekle.
ÜST