Loading

Üniversitelerimizin Çöküşü

Peabody kütüphanesi

Yazıya bütçe tartışması konusundaki katkısı için Emirhan Güler'e, Gramsci konusundaki katkısı için Furkan Sönmez'e, rektör seçimleri konusundaki katkısı için Nupen Onar'a, noktalama işaretleri, anlatım bozukluğundaki beceriksizliğimi gizleyen ve yorumlarıyla yazıyı güzelleştiren Deniz Küçükkara, İsyan Doğru ve Medet Serhat Zorbay'a sonsuz teşekkürler. 

Bu yazı fikirsel olarak yıllar önce doğdu, zamanla olgunlaştı, 22 Mart'ta ise ilk paragraflar kaleme alındı. Bu hafta akademideki durumu gözler önüne seren başka bir olaya tanık olduk. Sınav sırasında "ihtiyaç molası" yüzünden kavga eden bir dekan ve profesör birbirlerine kılıç çektiler! Profesör unvanını taşıyan insanların bu denli hareketlere mevzubahis olması içler acısıdır. 

Haber hakkındaki detaylı bilgiye buradan ulaşabilirsiniz.

Üniversite kavramı

TDK üniversiteyi aşağıdaki gibi tanımlamaktadır.

“Bilimsel özerkliğe ve kamu tüzel kişiliğine sahip, yüksek düzeyde eğitim, öğretim, bilimsel araştırma ve yayın yapan fakülte, enstitü, yüksekokul vb. kuruluş ve birimlerden oluşan öğretim kurumu, darülfünun:”

Üniversitelerin kökeni Plato’nun M.Ö 387 yılında kurduğu “Akademi”ye dayandırılmaktadır. Akademi; bilim, felsefe, tarih, sanat vb. konularla ilgilenen bir grup “insanın” toplantılar yaptığı bir yerdi. M.S 89 yılında Roman diktatör Sulla tarafından lağvedildi.

Biraz daha modern manada ise ilk üniversitenin 1088 yılında kurulan Bologno Üniversitesi olduğu kabul edilmektedir. Bazıları Bologno üniversitesini ilk üniversite olarak kabul etmemektedir, ki bu son derece doğaldır. Günün sonunda “ilk üniversite” bir tarih problemidir ve doğa bilimlerindeki gibi kesin bir netlikten bahsetmek zordur. Bu konuda genelden farklı düşünen Paul Grendler (biyografi linki) de şöyle demektedir; “1150lerden önce üniversiteden bahsetmek için yeterli öğretim ve organizasyon yoktu.”

(Bologna Üniversitesi)

(Bologna Üniversitesinin kütüphanesi)

Üniversite kavramı üzerine konuşurken Gramscinin düşüncelerinden bahsetmemek olmaz. İtalyan düşünür ve komünist siyasetçi Antonia Gramsci kapitalist toplumu birbiriyle kesişen iki küre olarak tanımlar, birisi “Güç ve Zor”la idame ettirilen politik toplum iken, diğeri “Rıza” ile idame ettirilen sivil toplum. Gramsci'ye göre üniversiteler “Rıza” ile hükmetmede büyük bir araç rolünü oynar. Bu noktada hepimizin yakınen bildiği ve kalıplaşmış “İsviçreli bilim insanları” söylemini hatırlatmakta fayda var.

Bu yazının amacı “ilk üniversite” tartışmalarını özetlemek değil. Yukarıdaki paragraflar sadece giriş manasında yazıldı. Bu yazıda cumhuriyetin ilanından sonraki süreçte Türkiye'deki üniversitelerin geçirdiği dönüşümler incelenecek. Uyarayım, hassasiyetiniz varsa, lütfen devam etmeyin! Çünkü çok muhtemeldir ki aşağıda canınızı sıkacak şeyler bulacaksınız.

Sonucu yazıya başlamadan söyleyelim, 21. yüzyıl Türkiyesinde,

  • Akademik özerklik
  • Nitelikli bilimsel araştırma (Kuru yanında yaş!)
  • Dünya literatürüne katkı koyma
  • Eğitimli insan “üretmek”

yok.

Ne var peki?

  • Nepotizm (Adam kayırmacılık)
  • Bina dikip, tabelasına üniversite yazıp, yoldan geçenleri hoca (evet, hoca) ve öğrenci olarak almak
  • İntihal (Gırla!)
  • Parayla tez yazma
  • Bir mühendisten dahi herhangi bir ders almadan mühendis
  • Bir fizikçiden dahi herhangi bir ders almadan fizikçi
  • Bir hukukçudan dahi herhangi bir ders almadan hukukçu olmak

Var. Yani, anlayacağın değerli okur, günün sonunda bizde yine varsa yoksa hamaset var!

“Türkiye'de üniversite kalmadı.” söylemi her ne kadar biraz acımasız da olsa (kurunun yanında birkaç yaşı da yakmak.) “Türkiye'de üniversiteler can çekişiyor.” söylemi yukarıdaki paragraf doğrulandığı anda gayet kibarlaştırılmış bir “sonuç” söylemidir çünkü yukarıdaki paragrafta TDK’nin tanımına göre ne varsa biz olmadığını iddia ettik. Peki, sahiden öyle mi?

Aşağıdaki paragraflarda yukarıda da söz verildiği gibi, ilk önce Türkiye'deki üniversitelerin geçirdiği dönüşümü okuyacağız, ardından ise günümüzdeki vahim tabloya dair örnekler vererek yazıyı bitireceğiz. Öyleyse başlayalım.

İlk üniversitelerimiz

Yukarıda da belirttiğimiz gibi, Avrupa'da ilk üniversitelerin kökeni 1000’li yıllara kadar dayandırılabilirken, bizler için bunu maksimum götürebileceğimiz yıl 1863 yılında kurulan Darülfünundur. Ancak, Kimi tarihçilere göre bu tarih daha eskiye götürülebilir. İstanbul Üniversitesinin kökeni Fatih Sultan Mehmet tarafından pozitif bilimler okutulması için kurulan Fatih Külliyesine (Medreseler Topluluğu) de dayandırılabilir.

Cumhuriyet kurulduğunda zaten çok az olan eğitimli insan sayısı, ilk önce 1. Dünya Savaşı ardından da kurtuluş savaşında, hatta daha öncesindeki savaşlarda çoktan erimişti... Elde avuçta kalan bir avuç aydındı. 1924 yılında Darülfünuna tüzel kişilik verildi. 1933 yılında çıkarılan 2252 sayılı kanun ile Darülfünun kapatıldı ve yerine İstanbul Üniversitesi açıldı.

Kökeni Osmanlıya dayanmayan ve İstanbul-Ankara ikilisi dışında kalan yerlerde üniversiteler açılmasına 1955 yılında başlandı. Bunun ilk örneği ise Trabzon'da açılan Karadeniz Teknik Üniversitesi oldu. Trabzon Üniversitesini Ege Üniversitesi ve Atatürk Üniversitesi izledi.

Geriye kalan süreçte birçok sancılı olay gerçekleşti. 1948 yılında sol görüşlü oldukları için akademiden atılan hocalar, 1960 anayasasının özgürlükçü ruhu ve dünyadaki hareketlenmeden ortaya çıkan, 68 kuşağı olarak anılan öğrenci hareketi, 1971 muhtırası dönemi, 1980 darbesi (1980 darbesinden sonra YÖK kuruldu.) Bu ve bunun gibi olayların her biri kendi içinde koca bir külliyat barındırır ve bu yazının içeriğine dahil değildir. Ancak yukarıda bahsedilenlerin bugüne gelmedeki en büyük etkenlerden oldukları gerçeğini söylemeden geçmek de yakışık almaz. Sonuçta, “Dün yattık bugün uyandık” şeklinde gerçekleşmedi bu değişim.

Türkiye'nin ilk vakıf üniversitesi ise 1984 yılında açılan Bilkent Üniversitesi oldu.  Onu 1993 yılında kurulan Koç üniversitesi izledi. Günümüzde ise durmaksızın açılmaya devam ediyorlar. Özellikle İstanbul (Ardından diğer büyükşehirler!) bu konuda bir çöplüğe dönmüş durumda, bundan ileride detaylıca bahsedeceğiz.

Bilim, nerede?

Türkiye toprakları adını çok yakinen bildiğimiz çok büyük kafalar üretebilmiş, üretemediyse de doğurmuştur. Cahit Arf “Can Machines Think?” adlı makalesini 1958 yılında yazdı. Aziz Sancar daha yeni sayılabilecek bir tarihte Nobel ödülü aldı.

Canan Dağdeviren, Mehmet Öz, Celal Şengör, Halil İnalcık, Feza Gürsoy, Aziz Sancar ve niceleri...

Türkiye CERN üyesi 20 ülkeden biridir ve onlarca bilim insanı CERN’de görev almaktadır. Dünyanın hatırı sayılır üniversitelerinde üniversitelerimizden mezun olmuş hocalarımızı görmek imkânsız değildir.

E, madem öyle, neden başlık “Bilim, ama nerede?” çünkü potansiyel çok daha yüksek ve gittikçe eriyor. Bilim insanı olma hayaliyle üniversiteye başlayan kişiler yaşadıkları sonrası akademiden soğuyabiliyor. Sözde birçok “makale” yazılıyor, peki ya nitelik? Kaç ulusal dergimiz var dünya çapında bilinen?

Bu kısımda küçük bir alıntı yapmak istiyorum. Akademiklink adlı YouTube kanalının sahibi Doç. Dr. Behçet Yalın Özkara bir videosunda tam olarak şöyle diyor;

İddia ediyorum, YÖK üniversitelerin Sosyal Bilimler Enstitülülerine hemen şimdi yazı yazsın, bu zamana kadar mezun edilen yabancı uyruklu öğrencilerin kaçının tezinden, doktorasından Q1 yayını çıktığını öğrensin. 1 sayısını göreceğiniz üniversite sayısı çok az...

Q1 yayın: Bilimsel bir derginin bir yılda, önceki iki yıla ait makalelere aldığı atıfların, önceki iki yılın yayımlanan makale sayısına bölünmesiyle elde edilen orandır.

 

Bu ne kadar üzücü bir durum... Hocamız devam ediyor ve yabancı öğrencilerin,

  • Yurt dışından gelecek maddi yardım
  • Dünya sıralamasında yükselmek (Yabancı uyruklu öğrenci bir sıralama etkeni.)

Türkiyeye hiçbir zaman Amerikadan, Hollandadan, Almanyadan (2.dünya savaşı hariç) öğrenci eğitim almaya gelmedi, ilerleyen yıllarda da gelmesi zor görünüyor. Ancak Türkiye bir zamanlar kendisinden daha düşük seviyedeki ülkeler için bir hedefti ve oralardan başarılı, bilgiye aç öğrenciler gelirdi. Ardından ise yukarıdaki 2 sebep dolayısıyla bu da kaybedildi. Demiştik ya yazının başında, bir günde gelmedik bugünlere diye...

Verilen Eğitim

Türkiye bir zamanlar üniversite öğrencilerinin toplumda bir saygınlığının olduğu bir ülkeydi. Ardından bu da yok oldu. Peki bu saygınlığın yok olmasının sebebi toplum mu? Değil. Alınan birçok yanlış karar bunu etkiledi.

Saygınlık sebepsiz değildi, arkasında yatan sebep “nitelikti.” Üniversite öğrencileri ne zaman niteliğini kaybetmeye başladı, toplum da doğal olarak saygısını yitirdi. Peki, üniversite öğrencileri neden niteliğini kaybetti?

Alınmaca gücenmece olmasın, ben AYT gibi bir sınavda 14 fizik sorusundan 3 4 doğru yapamayan kişilerin alacağı Fizik eğitiminin en iyi durumda bile bir yere kadar sınırlı olacağına inanıyorum. Keza, aynı şekilde, 10 matematik netiyle mühendislik, 5 Türkçe netiyle sosyoloji olmaz... Neden? Çok basit, anadilinde okuduğunu anlayamayan biri çeviri ve anlaşılması zor metinleri hiç anlayamaz da ondan...

Hadi diyelim biz Türkiye olarak şöyle bir sav işliyoruz, “Tamam, biz bu öğrenciye lisede öğretemedik ama üniversitede baştan başlayarak öğreteceğiz.” Bu durumda şöyle bir soru gelmesi gerek akıllara, bu eğitimi kaliteli verebilecek seviyede miyiz?

Almanya, Fransa ve Birleşik Krallık gibi eğitim kalitesi yüksek ülkelerin Nüfus/Öğrenci sayısı oranı bize kıyasla yüksektir. Bu savımız da böylece çürütülmüş oluyor. 

“Kapağı” bir şekilde atmış “dandik hocalarla”(!) hiçbir şeyin eğitimi olmaz. Bu gözler neler gördü kulaklar neler işitti... Bir üniversite, adını vermeyelim, Bilgisayar Mühendisliği bölümü açmış 4-5 yıl önce. Bir (sayıyla 1) tane Bilgisayar Mühendisliğinden mezun olmuş hoca yok! Matematik bölümünden, istatistik bölümünden hoca getirip bölüm açmışlar! Ders programlarına ulaşmaya çalışıyorsun hiçbir yerden ulaşamıyorsun. Böyle bir şey olabilir mi?! Oluyormuş...

Her yere üniversite ve bölümler açıldığı yetmezmiş gibi kontenjanlar da devasa bir şekilde arttı. Çok basit oysa, “yok kardeşim, yok!” o kadar öğrenciye eğitim verebilecek hocan da asistanın da yok. Ama diyorlar, illa ki vereceksin, e madem öyle, yine nitelik düşecek...

Şöyle ki, eğer bir öğrenci dersten geçmeyi hak etmiyorsa, geçmez. Bu kadar basittir. Ama diyelim ki sizin kontenjanınız zaten fazla ve baya bir öğrenciyi bırakmanız gerekiyor. Maalesef bırakamayacaksınız. Çünkü seneye o dersi yeni gelen öğrenciler ve geçen yıldan bırakılan öğrencilerle birlikte vermeniz çok zor. Hadi diyelim yaptınız, yeni şube açmanız gerekecek. Daha faza asistana ihtiyacınız olacak. E be kardeşim, orası lise mi? Araştırma nerede, bilim yapma aşkıyla gelen asistanının kafasını ödevden kaldırtmadığı yetmezmiş gibi!

Dil problemi

Bilim doğası gereği evrenseldir. Evrensel olan her şeyde olduğu gibi burada da belirli standartlar vardır. Bu standartlar zaman içinde günün koşullarına göre değişebilir. Mesela bir zamanlar matematik için Fransızca bir standart iken, şu an tüm bilim camiasında İngilizce bir standarttır. Dolayısıyla “bilim yapma” iddiası taşıyan herhangi birinin İngilizce dilinde en azından okuduğunu ve dinlediğini anlayabilmesi, derdini yazabilmesi beklenir.

Türkiye'de eskiden profesörlük için en az iki yabancı dil bilme şartı vardı. 1981 yılında iki yabancı dil şartından vazgeçildi. 1983 yılında doçentlik için en az yüz üzerinden 70 alma şartı getirildi. Bu şart 1 Eylül 2000’de 65’e, 2018 yılında ise 55’e indirilmiştir.

Akademisyen sayısı üniversite sayısıyla beraber hızla arttı ülkemizde ama nitelik düştü. Bu durum Kemal Gözler tarafından şöyle açıklanıyor,

“Bugün üniversitelerde görev yapan öğretim üyelerinin önemli bir kısmı, profesörler dahil, doğru dürüst yabancı dil bilmiyorlar. Bunların ezici çoğunluğunun yabancı dil (KPDS, ÜDS) puanları 70 civarındadır (70’in altında olanlar da vardır). Okuduğunu anlamak üzerine kurulu çoktan seçmeli bir test sınavında elde edilen 70 puan yabancı dil bilgisi bakımından bir anlam ifade etmez. Böyle bir kişi, 70 puan aldığı yabancı dilde duyduğunu anlayamaz; keza konuşamaz ve dahası yazamaz.”

Bütçe problemi

Günümüzde bir insanın da bir kurumun da yapabilecekleri yetenekleriyle doğru orantılı olduğu gibi parasıyla, üniversiteler özelinde ise bütçesiyle de yakinen ilintilidir. Ne kadar yetenekli akademik kişilere ve ne kadar doğru sisteme sahip olursanız olun eğer yeterli bütçeniz yoksa, bu bir anlam ifade etmeyecektir. Tam tersi keza yine uygulanabilir.

Bizde bütçe problemi de vardır. Üniversitelerimize ayrılan bütçeler dünyadaki örnekleriyle kıyaslanınca maalesef komik rakamlardır!

2022 yılında hükümet en çok Ankara üniversitesine bütçe ayırdı. Ayrılan bütçe 1 milyar 814 milyon 158 bin TL. Ankara üniversitesinin öğrenci sayısı ise 64 bin 34. Kaba bir hesapla, öğrenci başına bütçeden düşen pay 28.331, yazıyla yirmi sekiz bin üç yüz otuz bir TL.

Dünyanın en iyi üniversitelerinden biri olan Harvard'ın ise 36 milyar dolarlık bütçesi ve 22 bin 947 öğrencisi var. Yine aynı kaba hesapla, öğrenci başına bütçeden düşen pay 1 milyon 568 bin dolar.

Kur farkını hesaba katmadan çıkan büyük farkı görebiliyor musunuz?

Referans çeteleri

Akademik ahlaksızlığın en büyük örneklerinden biri de “referans çeteleri” olarak adlandırılmaktadır. Nedir peki bu çete, ne yaparlar?

Basitçe “Ben senin makalene kendi makalemde atıf yapacağım, sen de senin makalende benimkine atıf yapacaksın.” mantığında çalışırlar, üstüne bir de makaleyi para vererek kabul ettirmişseler, dokunma keyfine paşalarımızın!

Uluslararası dergilerimiz!

Her şeyin sayısında artış olduğu gibi Türkiye’de çıkarılan akademik dergilerin sayısında da artış oldu. Bu artış ise niteliksizliği beraberinde getirdi. “Uluslararası” olmayı bırak mahalle dergisi bile olamayacak dergiler uluslararası sıfatını taşıyor, yetmezmiş gibi para ile makale kabul ediyorlar. YÖK’ün 2019’daki kararıyla birlikte “Aldıkları ücret karşılığında makale yayınlayan dergiler” “Yağmacı dergiler” olarak kabul edilmiştir.

Parayla tez ve makale yazma

Boğaziçi Üniversitesinden Ziya Toprağın “Türkiye'de akademik yazı intihal ve özgünlük” adlı çalışmasının sonucuna göre, Eğitim bilimleri alanında yazılan her tezin 3’te biri yüksek intihalli. (link)

Peki ya parayla tez ve makale yazdırabileceğinizi biliyor muydunuz? Aşağıda bu sitelerden bazı fotoğrafları paylaşacağım.

Bu sitelerden birinin “Parayla tez yazmak yasal mı?” sorusuna verdiği cevap;

YÖK parayla tez yazan bu şirketler hakkında yakın bir tarihte savcılığa suç duyurusunda bulundu. Bakalım neler olacak hep beraber göreceğiz.

Rektör problemi

Rektör, üniversite içindeki en yüksek makam sahibi, en büyük otoritedir. Türkiye'de 68 üniversitenin rektörünün 0 (yazıyla sıfır!) akademik yayını olduğunu biliyor muydunuz? Hayatı boyunca hiçbir yayın yapmamış biri, bir “üniversiteyi” nasıl yönetebilir, yönettiği yere üniversite denir mi, üniversite olması için kapısına “Üniversite” yazmak, içeriye “öğrenci” ve “hoca” almak yeterli midir? Vah halimize, ne diyeyim.

Osmanlıda 1. Meşrutiyetten beri bir meclis geleneği bulunan, 1923’te yönetimini Cumhuriyet olarak ilan eden ve 1946’dan beri (darbeler hariç) çok partili seçimlerle yönetilen ülkemizde rektörlerin seçilerek değil atanarak iş başına gelmesi bir utançtır. Seçme sisteminin nasıl olacağı tartışmalıdır ve dünyanın farklı bölgelerinde farklı örnekler görmek mümkündür, ancak şu nettir ki, her üniversite kendi rektörünü kendisi seçmelidir.

Dünya sıralamaları

Dünyada sıralamayı farklı etkenlerin farklı şekilde etkilediği birçok üniversite sıralayan kuruluş var. Bunların YÖK tarafından ciddiye alınan ve dünyaca da en bilinenleri THE, QS ve ARWU.

Bunların hiçbirinde Türkiyedeki hiçbir üniversitemiz ilk 100de değil, ama bir zamanlar ilk 100’de olan üniversitelerimiz vardı. Aşağıdaki tabloda THE kurumuna göre 2015’te üniversitelerimizin durumunu görebilirsiniz.

Bir aşağıdaki tabloda ise güncel durumu,

Bir zamanlar 85.sıradaki ODTÜ şu anda 601-800 bandında, keza bir zamanlar 139.sırada olan Boğaziçi şu anda 801-1000 bandında. Vah halimize, vah! Acaba bu köklü üniversitelerimiz de olmasa halimiz ne olacaktı?

2022 tablosuna detaylı bakanların “Çankaya üniversitesi ne yaptı da orada?” der dediğini duyar gibiyim. Orada ise başka bir şeytanlık dönüyor.

Çankaya üniversitesinde yazılan son 1432 makalenin 846’sı tek bir kişiye ait! Bu kişi sadece 2020 yılında 349 makale yazmış! Toplam atıf sayısında dünya beşincisi! Bunu nasıl başarmış peki? Başarmamış. Hile, hurda...

Yazdığı makalelerin sadece 24’ü tek yazarlı. Son 5 yılda “çalıştığı” isimler genelde Nijerya, Tayvan, Biruni, Suudi Arabistan ve Hindistan'dan. THE bunu şu an fark etmemiş olabilir ama ilerleyen zamanlarda fark etmesi ve bundan hepimizin ülke olarak etkilenmesi içten bile değil! (Bu konu hakkındaki daha fazla bilgiye bu linkten ulaşabilirsiniz.)

Sonuç

Şimdi kabaca bir tabloya sahip olduğumuza göre, sizlere tekrardan sorarım, toplumumuz neden üniversiteli kişiye saygı duysun? Yazının başında saydığımız hiçbir şeye sahip olmayan kurumlar gerçekten üniversite midir? Mezunlar neden anında iş sahibi olsun? Anında iş sahibi olmak için nitelik gerekmez mi?

Peki ya umut, çözüm var mı?

Ne kadar kötü durumda olduğumuzu anlatmak kolay. Peki ya çözüm ve çözüme dair umut?

Elbette. Hem de hiç olmadığı kadar. Çünkü gerçek yükselişler muhakkak bir dibi gördükten sonra gelir. O dibi henüz görüp görmediğimizi ise zamanla anlayacağız.

Mesela, ODTÜ Bilgisayar Mühendisliği bölümü 2021 yılında QS’in yaptığı sıralamaya göre 201-250 aralığında iken bu yıl 148.sırayı aldı. Bu kadar bütçe ve imkansızlıkla bunu yapabilen ülkemiz çok daha iyisini yapabilir.

Sayıca yüksek olabilirler, kurallar onlardan yana çalışıyor olabilir, devir akademik ahlaksızlığın devri olabilir, zaten sayıca azken, bizden olanların çoğunu yurt dışına kaybetmiş de olabiliriz. Çok kısa ve net bir şekilde belirtmek gerekir ki; Türkiye bu sarmaldan çıkacak, yeni bir sistemi mümkün kılacak insan gücüne sahiptir! Umuyorum ki ilerleyen yıllarda bu yıllardan dersimizi almış ve birçok şeyi olumlu yönde değiştirmiş olacağız.

Referanslar

Bu yazıda birçok kaynaktan faydalanılmıştır. Aşağıdan hepsine ulaşılabilir.

  1. Kemal Gözler, "Akademinin değersizleşmesi üzerine", link
  2. Eren Kömürlü, "1960’lara kadar Türkiye’de İlk Üniversitelerin Kuruluşları", link
  3. Sevil Sargın, "Türkiye’de Üniversitelerin Gelişim Süreci ve Bölgesel Dağilimi",link
  4. Wikipedia, "Türkiye'de Üniversiteler", link
  5. Twitter, "Akademik Ahlak Türkiye / Academic Integrity Turkey" paylaşımları, link
  6. Sultan Uçar, "Akademide The End", link
  7. Powercube, Gramsci and hegemony,link
  8. T.C Cumhurbaşkanlığı, “2022 YILI MERKEZİ YÖNETİM BÜTÇE KANUNU TEKLİFİ VE BAĞLI CETVELLER”, link
  9. QS, world ranking 2022, link
  10. Ankara Üniversitesi, “Sayılarla Ankara Üniversitesi”, link
 

Emircan Tepe
Redaktör / 48 Yazı / 632,2K Okunma

Okurum, düşünürüm, sorarım, tartışırım, eleştiririm, yazarım, paylaşırım...

 


Yorum Yap

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.

ya da üye olmadan yorum yap ve onaylanmasını bekle.
ÜST