Bahçe anne çocuk

Mevsim: Göç

Biz Yaptık Oldu

07 Ağustos 2018 09:09


Gözlerini oğlunun bedenine dikmiş, ta ki oğlunun küçük, pembemsi bedeni görene kadar inanmadığı gerçekliğinde bir iz arıyordu. Küçük de olsa bir iz, bir karşılığı olmalıydı çünkü içinde bir yokluğu hakikate erdirmenin. Şimdiki zamanın belirginliği geçmiş zamanın belirsizliğiyle birleşmiş, geçmiş zamanı hiç olmamış yeni bir zamanmış gibi hissettirtmişti. Bir iz aradı, belki de bir kadının bacak aralarında beliren nar kırmızısı bir renk…

Toprak damlı evlerinin sundurmasına gerdiği ipten çamaşırları topluyordu Halime. Anasının evlenmeden evvel nice zahmetlerle doldurduğu döşek ve yorganı dertop edip çuvalın içine dürmüştü. Veysel de bu çuvalı bir duvar mı bellemiş artık neyse, atlayıp duruyordu bu çuvalın üstünden.

Evdeki sessizlik bütün köye yayılmıştı. Köyün hemen tüm kadınları bu gece aynı işi yapıyordu.  Önlerinde kocaman bir yaz vardı. Güneş alınlarını, enseleri, göğüslerini yakacak, ellerine, topuklarına batacak dikenleri sızısıyla uyanacaklardı. Bir heykel kadar sert kayısıların çekirdeklerini ayıklamak için olmayan tüm güçlerini toplayıp şişen parmaklarında arayacaklardı gençliklerinin tükenen güzelliklerini. Önlerinde bir yaz vardı, dayanılmaz sıcaklığıyla acımasız bir yaz. Nerde, kimle geçirecekleri de belli değildi üstelik. Şansları yaver giderse iyi bir bahçe sahibine düşerlerdi de işleri biraz daha kolaylaşırdı. Kolaylaşmak dediysek belki tek göz o da verirlerdi de orada kalırlardı. Diğer türlüsü fenaydı çünkü. Birçoğu kayısı bahçelerin içinde böceklerin, akreplerin, yılanların içinde delik deşik brandalardan bozma çadırların içinde kesik, ekşi, huzursuz bir uykuyla devinip dururlardı çünkü.

Yarın köyde birkaç yaşlıdan başka kimse kalmayacaktı. Herkes köyün en dip noktasına dek sinmiş tütün kokusunun içine saklanmış da bu sıcak yazı nasıl geçireceğini düşünüyordu. Oysa Halime’nin derdi ne kayısı bahçelerinde geçireceği o kâbus dolu günler ne de tepesinden bir an bile eksik olmayacak gâvurun dölü güneşin kavuruculuğuydu. Halime’nin derdi, demin kendi teninden bir parça arayıp da bulamadığı oğlu Veysel’in sünnetiydi. Köydeki herkes oğluna davullu zurnalı düğün yapmıştı da “Veysel’imin ne eksiği vardı” oğlum dedi içinden “ Hele bir büyüsün şu Kahta ovasını sırtına alır da öte yana atar” ipten topladığı çamaşırları kollunun altına biriktirirken yüksek sesle söyledi “ amma evvel erkek olmalı” çamaşırları topladı. Katladı. İkinci bir çuvala da katladığı çamaşırları koymaya başladı. Valizleri, bavulları neyim yoktu. Eprimiş, toplama elbiseleri bir güzel katlayıp yerleştirdi çuvala. Yazmasını çözüp bir daha bağladı. Veysel zıplamaktan yorulmuş da yumuşacık yatağa ölü gibi uzanmıştı. Halime doğrulurken beline bir ağrı girdi. Elinden güç alarak doğrulmaya çalıştı. Bu belle nasıl kayısı dolu, it gibi ağır kasaları taşıyacaktı bir an bile düşünmedi. “Ne olacaktı. cam mıydı sanki insan beli de oracıkta kırılacaktı”. Onun esas derdi güneşti ya belli etmiyordu. Ona da olsundu, dövüp de öldüremezdi ya, Güneş bu yakmayacak da ne yapacaktı. O an damağında ani bir kuruluk belirdi. Güçsüzleşti. Yüklüklerine baktı. Veysel, çakıl gözlerini Halime’nin gözlerine dikip gülümsedi. Sanki o an, Halime’nin damağının tam ortasında Munzur bitti de öyle bir serinlik hissetti ki, bir çavlanın tüm izohipstik ipuçları birleşti de geçirdi Halime’nin ağzındaki kurulu.  O gülümseme Halime’nin alnındaki iki derin çizgiye denk gelmişte gözlerinin altındaki çizgilere de haber salıp dümdüz etmişti Halime’nin yüzünü. O an Hüseyin, Halime’yi görse  bir kez daha aşık olurdu. Okusaydı Halime, şairleri, şiirleri bilseydi aklına A.Kadir’in “ başımıza gelen bütün bu şeyler, Dünyada olmamaktan daha iyi ” dizesi gelirdi ya gelmedi. Gelmedi ama “ kurban olurum senin gülüşüne” dedi. “ sana ne gelecekse bana gelsin” dedi.

Hüseyin saklandığı tütün dumanından çıkıp Veysel’in uzandığı yüklüğe kendini attı. Bu atışla Veysel’in çakıl gözlerindeki parlaklık artıp Hüseyin’in leş tütün kokusunu görünmez bir heyulanın boşluğuna atıp bir Karahindibanın kokusuna çevirdi de Veysel tıpkı Halime’nin burnu gibi küçük burnuyla ciğerlerine çekti bu kokuyu. Halime de bu manzarayı belindeki acıyla izlerken “ buldum” dedi” burnu”.

                                                                       *****

Kanı çekilmiş, ölüme yolcu bir hastanın son nefeslerini alırken sergilediği cansız bir beden gibi Karaka Barajı’nın yorgun silueti Veysel’in ela gözlerinde belirince Veysel hırıltılı nefesini bir an tuttu. Gördüğü,  Okul panosuna asılı mevsim şeridindeki denize hiç benzemese de bunun bir deniz olduğuna katiyetle emindi. Gerçi mevsim şeridinde gördüğü denizde göbekli şişko çocuklar, çocukların ellerinde beyaz, kırmızı ve mavi şeritli bir top vardı. Bir de yere yarı çıplak uzanmış büyük adamlar, kadınlar. Şuan gördüğü manzarada ne o şişko çocuklar ne onların anne babaları ne de bir türlü rastlaşamadığı çizgili top... Gördüğü, görkemini koyu bir kahveliğe bırakmış orta da ayıp olmasın diye duran ölgün bir su birikintisi…  Fakat bu görkemini yitirmiş su birikintisi bile Veysel’i o kadar çok heyecanlaştırmıştı ki gözü hep renkli topu aradı. Neşeli çocukları, neşeli anne babaları değil de hep o renkli topu. Bulamadı fakat. Kimsesizliğe terkedilmiş gölün, unutulmuş görkeminde aranan o top belki bir yerlerdedir diye öylesine dikkatli bakmıştı ki oysa.

Onlarca kişi minibüsün içine doluşturulmuş içerisi tıklım tıklım olmuştu. Minibüsün içindeki ter kokusu nefes almayı zorlaştırıyor bu zorlu yolculuğun çilekeşliğini daha da artırıyordu. En önde, şoför koltuğunun yanındaki koltukta oturan çavuşun ise keyfine diyecek yoktu. Çavuş, çift kişilik ön koltuğa tek başına oturmuş, işçilerin yatak ve yorganlarını, çuvallarını ve valizlerini sıkıştırabildiği kadar minibüsün içine sıkıştırmış, sıkıştıramadıklarını ise minibüsün koltuklarına yerleştirmiş, onlarca kişiyi de hiç gocunmadan bu minibüsün içine doldurmuştu. Sanki işçiler değil de işçilerin yatakları yorganları taşınıyordu minibüste de araya da ayıp olmasın diye  onlarca insan sıkıştırmıştı.

Kırk-kırk beş yaşlarında göbekli, koca kafalı, bıyıkları koca kafasını olduğundan da çirkin gösteren, çizgisiz yüzünde anlam arayanın nafile bir çabaya girdiği şoför ise emercesine içtiği sigaraların birini yakıp birini söndürürken bir eli direksiyonda bir elini de gri kumaş pantolonunda beliren erkeklik organından bir an olsun ayırmıyordu. Beyaz gömleğinin açık üç düğmesinden beliren kıllı göğsü çirkinliğine çirkinlik ekliyor, arada bir minibüsün aynasından içeriye attığı kösnül bakışları da erkeklik organından ayırmadığı elindeki manayı şaşmaz bir doğrulukla ifade ediyordu. Hemen yanında adeta yayıla yayıla yolculuğun keyfini süren çavuş, minibüsün hızına alışmış bakışlarıyla etrafı süzüyordu. Çavuşun, koyu lacivert geniş şalvarı sıska bedenini olduğundan heybetli gösteriyor, kafasına taktığı füme rengi çavuş şapkası ise yanları açılmış kafasını gizliyordu. Yeni boyanmış ayakkabılarından aldığı özgüvenle çift kişilik koltuğa daha fazla yayılıyordu.

Her bir işçinin yevmiyesinden dört lira çavuşa verilirdi. Bu sene yaklaşık yetmiş işçi toplamıştı. Bu götürdüğü altıncı işçi kafilesiydi. Bu yıl kadın işçilerin yevmiyesi on lira erkeklerin ise daha ağır işlerde çalıştıkları için on üç liraydı. Zaten altıkları paranın neredeyse yarısını da çavuşa veriyorlardı.

Halime’nin bu yıl ikinci gelişiydi. Halime evlenmeden evvel bir kere daha gelmişti, gelmişti ya o yazı hiç aklından çıkaramıyordu. Daha vücudu kağşamamıştı Halime’nin. Beline aninden beliren sancılar eklenmemişti. Nazlıydı ya, hala nazlı, o zaman daha nazlıydı. Saçlarını süt mısırı iki örgüyle ayırır, ancak bir yakutun ışıltısı kadar parlak saçlarının önünü hafif açık bırakarak örtündüğü yazması, diri bedenini, gül memeleri ve kaşının hemen üstünde beliren gamzesi görene bir “ ah” çektirirdi de o yeltenip bir yol bakmazdı kimseye. Zaten karakterli yüzüne, taze dersine, kesin bir paralellikle inen burnu Halime’ye öyle yakışırdı ki Hüseyin de zaten yüzünün ortasında pembe pembe çiçekler açmış dal gibi duran burnuna vurulmuştu Halime’nin. Halime o toy memelerinin yeni yeni göverdiği o yazın sonunda “ canımı alsalar bir daha gelmem” desene çoktan unutmuştu yeminini. Hüseyin alışıktı bu işlere. Daha Veysel yaşındayken başlamıştı kayısı toplamaya. Halime’yle tanıştıkları yıldan sonra ne Halime’yi ne de kendini bu pisliğin içine sokmamaya yemin etse de yoksulluğun gözü kör olsundu yine düşmüştü yollara. Hüseyin’in yüzü güzel değildi. Zaten Halime’nin yanında kim dursa çirkin gözükürdü. Çarpık burnuyla yana kaykılmış çatlak dudağı öyle kötü bir uyumsuzluk içindeydi ki çökük gözleriyle çatık kaşları bu uyumsuzluğu daha da artırıyordu. Öylesine zayıf, öylesine çelimsizdi ki bedeni Veysel’in az evvel gördüğü ölgün su birikintisi bile Hüseyin’in yanında yeniyetme, gül memeli bir kız gibi dururdu. Giydiği her elbise vücuduna geniş gelir de gönenç bir duruş sergilemeye çalışan boynunu kendinden başka kimse dikkate almazdı. Boğazındaki kocaman adem elması aldığı her nefesin, yuttuğu her lokmanın hesabını tutar gibiydi. Yine de Hüseyin’i biraz olsun güzelmiş gibi gösteren bir şey vardı: Bakışları.  Veysel’de zaten bu çakıl bakışları Hüseyin’den almıştı. Öylesine naif bir öfkesi vardı ki bakışlarının kızdığını ancak kelimelerinin seyreden yüksekliğinden anlardı karşındaki. Bu bakışların iyeliği yalnızca Hüseyin’e aitti de ondan başkası dünyadaki bütün gözleri yan yana getirse dahi Hüseyin bakışındaki karakteri yakalayamazdı. Ağzından düşen anlaşılır ilk öfke sözcüğünü bu bakışların göğsünde yumuşar da karşındakine ana avrat sövse de bir Allah’ın kulu dönüp de “Hüseyin ayıp oluyor ama” demezdi. Gözlerindeki ışığı ejderha olsa söndüremezdi. Baktığı yer dünyanın en kurak toprağı olsa dahi bu yalgın ışığa dayanamaz çat diye filizlendirirdi.

Minibüsteki herkesin ter kokusu katmanlaşmış var olmayan yeni bir kokuya dönüşmüştü. Bu kokunun içinde nice benzeş korku ve artık kağşamış nice umut vardı. Minibüsün içinde bir başkasının soluğunu yutan bungun onlarca işçi, her nefes alışında bir başkası oluyordu sanki.  Halime’nin tuzlu bir göle dönüşmüş kasıklarındaki terle, Veysel’in kendi iç denizinden damlayan ve en çok alnında birikmiş ter birbirine karışmıştı. Halime bu kokunun alfabesini biliyordu. Anlıyordu bu kokudan türeyen kelimeleri.  Biran bile solusun istemiyordu bu bungun kokuyu Veysel’in. Gövdesinde terler içinde uyuduğu yavrusunu, bu kokmuş umut nefeslerinden korumak için görünmez bir çeper oluşturup gövdesinde soğurttuğu bir kalkana dönüşmek istiyordu.

Halime’nin şakağından Veysel’in bir hüthüt kuşu kadar kumral kafasına düşen ter damlaları bile yorulmuştu bu yolculuktan. Halime, Veysel’in şakağında boncuk boncukbiriken terleri yazmasının ucuyla silerken Hüseyin’in çökük gözlerine bakıyor mutlak bir ışıltı yayan bu gözlere umut salgılamayı ihmal etmeyen gülüşler gönderiyordu.

Minibüs köye girince Veysel uyandı. Toprak damlı evlerin hüzünlü boşluğunu acıta acıta geçen minibüsün içinde, dışardakinden daha olgun bir boşluk olsa da bu iki neredeyse benzeş boşluk aralarında sessiz bir anlaşmaya varıp tiril tiril titreyen sarı-turuncu kayısıların tüylü parlaklığına eklendi de Veysel bu kayısıları görür görmez gözlerindeki ışıltıyı artırdı. Ne var ki Veysel’in gözlerindeki ışıltı, köyü ele geçirmiş cırcır böceklerinin seslerine karışınca görkemini yitirdi. Köy meydanında ani bir frenle duran minibüsün içini cırcır böceklerinden gelen sesler öylesine ele geçirmişti ki bir ağızdan diğerine ritmik seğirtmelerle geçen nefesler bir an yok olup yerini bu seslerin gürültüsüne bırakmıştı. Veysel bu seslere o kadar yabancıydı ki hiçbir anlam veremedi. Annesine soran gözlerle baktı. Halime anladı, anladı ya o an cevap vermektense yıllar önce, ilk gençliğindeki o ilk gelişini anımsayıp bu manalı bakışı yine manalı bir sükûnete teslim etti. Dolayısıyla o manalı bakış atmosferin gaz diye bildiğimiz boşluğunda yok olup gitti. Nereye gitti. Neye erdi. Kimin kulağına ulaştı bilinmez ama Veysel daha sonra Arif’ten öğrendiğiyle yetinip sesin kaynağının cırcır böceklerinden geldiğini cırcır böceklerin “ analarını kaybettikleri için “anne anne “ diye bağırdıklarını öğrenecekti.

                                                              ******

Bir kilise korosu gibi dizilmiş bahçe sahipleri, üzerlerindeki pespaye elbiselerden habersiz, güneşten kavrulmuş alınlarından düşen ve sararmış kirpiklerinden  ince bir yol bulup , bir kısrak kadar bereketli topraklara akan terlerinden habersiz tiksinti dolu bakışlarını işçilere yöneltmiş, hangisinin daha güçlü daha dayanıklı olduğunu ayırt etmeye çalışıyorlardı. Veysel o kavruk bakışları adeta üzerinde hissediyor ve bu esnada çevresinde deniz olup olmadığını kontrol etmeyi de ihmal etmiyordu. İşçiler birer bire pay ediliyor, işçisini alan bahçe sahibi önde işçilerse çuvalları ve yataklarıyla bahçe sahiplerinin arkasından gidiyordu. Bilinmezliğin verdiği kaygı da zaten tedirgin olan adımlarına istemsiz bir şekilde ekliyorlardı.

Handiyse tüm işçiler paylaştırılmış, köy meydanında; Hüseyin, Halime, Veysel ve yine onlarla aynı köyden İdris Dayı ile karısı Sultan Abla kalmıştı. İdris Dayı’nın vücudunda biten ve en küçüğü bir fındık büyüklüğünde ki yaralar Veysel’in öylesine dikkatini çekiyordu ki hem korkak hem meraklı bakışlarıyla İdris Dayı’yı süzüyor ve ekseriya yüzünde yoğunlaşmış bu yaralar Veysel’de tiksinmeye benzer bir duygu oluşturuyordu.  İdris Dayı’ya bir bakan asla bir daha dönüp bakmaya niyetlenmezdi. İdris Dayı ise kendinden emin tütünü içiyordu. Sanki o yüze sahip kendisi değil de bir başkasıydı.  Sigarasını atıp kendine doğru yönelen, hırpani elbiseli, zayıf, ayaklarını artık yorgunluktan mı yoksa doğuştan gelen bir bezginlikten mi yere sürte sürte yürüyen adama “ vay ağam” diye yönelince bizimkiler köyün meydanında çavuşla baş başa kalmışlardı.

Çavuş başındaki füme şapkayı geniş şalvarının üzerine bırakıp beyaz gömleğinin iç cebinde sakladığı bakır tabakasından çıkardığı kâğıt çarşafa tütünü yerleştirirken Hüseyin’e dönüp:

“ eskiden olsa sizi anında kaparlardı ya devir değişti. İşçileri şehirden getiriyorlar artık. Neymiş siz işi bilmiyormuşsunuz da tembelmişsiniz.” Hüseyin biraz da dalkavukça” olur mu Cevat abi, şehirli ne bilirmiş işi” çavuş batmaya başlayan güneşe, ağzında biriktirdiği dumanı üflerken ” hem de sizden üç lira daha fazla alıyorlar” deyince Hüseyin’in gözleri bir açıldı ki” peki ya çavuşlara ?”

“ Çavuş mu kaldı. Çavuşluk mu kaldı Hüseyin. Tutuyorlar bir tane minibüs...”

Veysel, annesinin zula bellediği eteğinden kafasını ayırıp etrafı seyretmeye yekinince, batmaya başlamış Güneşi, yeşilliğini koyu bir karalığa bırakan yaprakları ve bu yaprakların içlerinde hala asil bir turuncuyla durmayı başaran kayısıları gördü. Köy meydanın hemen karşısındaki evde yalnız yaşayan Dıkke’nin kayısılarına dikmişti gözünü. Karnı bir acıkmış bir acıkmıştı ki annesinin eteğinden sıyrılıp bir nefeste attı kendini Dıkke’nin bahçesine. Halime de Hüseyin ile çavuşun konuşmasına dalmış unutmuştu yavrusunu. Veysel’in bahçedeki kayısılara dadandığı sırada fark etti oğlunun yokluğunu. Etrafına bakındı yoktu, artık iyiden iyiye hava da karardığından bir panik havası sardı Halime’yi. Çocuğunu kaybeden her anne gibi o da bir daha asla çocuğunu göremeyeceği yanılgısına kapılıp telaşlı adımlarla etrafı yoklayıp “Veysel” diye bağırmaya başladı boşluğa.  Veysel sesleri duyunca ceplerine doldurduğu kayısılarla beraber tekrar köy meydanına yönelecekti ki birden annesini yanı başında gördü. Ceplerine doldurduğu kayısıları hevesle annesine sunmaya yekindiği sırada annesinin tokadıyla irkilse de hiç oralı olmadı, öyle bir acıkmıştı ki Canım sulu kayısının şerbeti dudaklarından çenesine yayılırken kayısının çekirdeğini de ağzında bir o yana bir bu yana geveleyip duruyordu. Cebinden çıkardığı bir diğer kayısıyı da ağzına götürürken yediği tokatla uslanmamış olacak ki annesine bir kere daha kayısı sunmaya yeltendi. Halime Veysel’in elini itip” haramdır, haram” deyince Veysel’in sunduğu kayısıyla ceplerindeki kayısıları da alıp soluğu Dikke’nin evinin önünde aldı.

Dıkke, külle temizlemeye çalıştığı süt kazanını bir o yana bir bu yana çeviriyor, atmosfere yaydığı kesif ter kokusundan habersiz kendince söyleniyordu. O esnada Halime avucundaki kayısılarla Dıkke’nin başında bitmiş Dıkke’ye “ kolay gelsin holti” deyince Dıkke’nin yüzünde, ağzının içindeki tek dişini sergilemekten utanmaz bir gülümseme belirdi.  Bu gülüşün nedeni, yaşlı kadının yalnızlığının bir an bittiğinden mi yoksa gerçekten Halime’nin gül benzine duyduğu hayranlıktan mıydı artık neyse ne, Dıkke’den Halime’nin yüzüne oradan kayısıların artık karaltıya teslim olmuş sükûnetlerine oradan da Veysel’in dolmaya başlayan midesine yayılmıştı. Dıkkebakır kazanı bırakıp doğruldu. Bu doğrulmaya kireçli dizlerindeki kemik sesleri de ortak olmuştu. Yaşlı kadının yorgun yüzünde beliren gülümseme bir kat daha arttı. Bu  artan gülümseyişiyle Halime’ye “ Hoş geldin” deyince de Halim’e utangaçlığını sözlerindeki her bir harfe pay edip “ hoş buldum holti” dedi. Halime’nin avuçlarındaki canım kayısılar yaşlı kadının,  sesi tanımış olacak ki bir an Halime’nin avucundan şaşmaz bir gönül bağı kurdukları sahiplerine doğru uçar adımlarla koşmuşlar da yer çekimini hesaba katmayı unuttumuşlar gibi Halime’nin avucundan yere çakıldılar. Halime yere düşen kayısıları toplamaya çalışırken bir yandan da “ bizim oğlan sizin kayısılardan birkaç tane almış da helal et diyecektim” deyince Dıkke de dişlerinin yokluğundan iyice özgürleşmiş dilini dudağına çarpa çarpa “ helali hoş olsun kızım” dedi. Dıkke, annesinin eteğine sünmüş Veysel’i görünce yanına çağırdı. Veysel önce çekinip gitmediyse de Halime’nin ısrarıyla gitti. İslim duvarının hemen yanında duran bakır tabaktaki bir avuç vişneyle iki sulu armudu Veysel’in avucuna bırakınca demin Dıkke’nin gülüşüyle dolan midesinde bir açlık belirdi ki bu iştahla vişnelerden ikisini hemen mideye indirmişti.

Dıkke’nin alındaki derin çizgiler sonu başından belli bir hikayenin tüm ip uçlarını ele veriyormuş da kimse anlamıyormuş gibiydi.  Alnından yayılıp göz kapaklarına yoğunlaşan bu çizgiler çenesine ulaşınca öyle bir derinliğe ulaşıyordu ki bahçesindeki onlarca ağacın kökü burada birleşiyor da buradan alıyordu can suyunu adeta. Yarı kambur belini zar zor doğrultan Dıkke, köylü, yorgun, yıpranmış ellerini, o an elindeki sulu armudu yemekle meşgul Veysel’in kafasında bir asker türküsü gibi gezdirirken birden yekinip Halime’ye “ kimsiniz, necisiniz, nerelisiniz?” diye sorunca Halime de utangaçlığını atmış doygun bir sesle “ işçiyiz” diyebildi. Veysel’in ellerinden kurtulup annesinin yanına kaçtığını görünce Dıkke, paklanmış, tiril tiril bakır kazanı taşlarla örülüp çamurla tutturulmuş duvardaki demir çubuğa astı. Halime “ daha kimse bizi almamış, sabahtır bekliyoruz, yatağım, yorganım hep ortada “ deyince Dıkke’de “toplayın buraya getirin” dedi.

Dıkke’nin evi iki gözdü. Evin girişinden arka bahçeye bir hol açılıyordu. Bu uzun hol her daim serin ve süt kokardı. Evin yorgun duvarlarında bakır kazanlar ve süt bidonları vardı. Holden sola açılan odayı bu yaz için Veysellere verdi. Dıkke de son modaya uymuş, yıllardır şehirli işçi tutuyordu. Sabah yemekleriyle gelen işçiler, akşam olunca minibüslere doluyor evlerine gidiyordu. Halime, Dıkke’nin teklifini alır almaz Hüseyin’in yanına koşmuş Hüseyin de yerde duran çuvalları sırtlayıp bu odaya getirmişti. Odanın arkaya bahçeye bakan kirli camından içeriye ölgün bir ışık vuruyor tahtalarla oturtulmuş tavandan, tahtaların içine yerleşmiş kurtların kemirme sesleri geliyordu. Hüseyin bir gayret sırtındaki çuvalları, eprimiş, el yapımı, kırmızı sarı desenli halının üzerine atınca Veysel dertop olmuş yatakların açılmasına izin vermeden kendini tekrar çuvalların üzerine attı. Aynı anda Dıkke’ninverdiği ikinci armudu keyifli keyifli yemeyi de elbette ki ihmal etmiyordu. Hüseyin, karısına gözlerindeki mutlak ışıltıyı yöneltip sanki bu ışıltıya benzeş bir gülümsemeyle bakınca Halime de bu gülümsemeye “ iyisine dek geldik” manasına gelecek bir gülümsemeyle karşılık verdi. Ardından Hüseyin Veysel’e şaka yolu” kalk lan ordan” deyince Veysel duymazdan gelmiş Hüseyin de Veysel’in kafasına yine şaka yolu bir şaplak indirmiş ardından da Hüseyin, kendi gibi çelimsiz gövdeli Veysel’i yattığı çuvaldan tek nefeste havaya kaldırıp “ keseceğiz la seninkini bu güz” deyince, Veysel bilenmiş gözlerini babasına dikip boşlukta sallanan bedenini annesine yönelti. Halime bu çırpınışları karşılıksız bırakacak bir cevapla “erkek olacak benim kuzum”. Dedi.


etiketler: İşçi, çocuk, öykü, Avni Kılıçgedik, göç

Avni Kılıç

Avni KılıçYazar

1987 yılının ocak ayında Malatya'da dünyaya geldi. İnönü üniversitesi eğitim fakültesinden mezun oldu.  Çeşitli illerde öğretmenlik yaptı. Kitap okumayı hayatının meşguliyeti haline getirdi. Hala istanbulda bir devlet okulunda öğretmenlik yapmaktadır.

İlginizi çekebilir

Yorumlar

  • Boş Avatar

    Sakyaz

    Daha güzel nasil anlatılabilirdi ki ... işçilerin üzerinden para kazanan çavuşlar, güneşin alnında kayısı toplamaktan kavrulan tenler ve patik çıkarmaktan su toplayan parmak uçları....


    23 Ekim 2018 - 17:01:04        0

Yorum Yap

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.

Gönder