Kelebek elbise sepet bahar çiçek

Meczup kelebekler

Hikaye

12 Aralık 2018 20:50

 

80

Paylaş:

“Ne diyeyim, huzur tuhaf şey arkadaş, ancak 
kaybedecek bir şeyin kalmadığında gelip seni buluyor”
-ÖMÜR İKLİM DEMİR.

Ohhh mis gibi hava. Ay insanın uçası geliyor. Ne güzel mevsim değil mi bahar?

Adım İnci benim kız tanımadın mı ? Yaşımı kırk beşe dayadım şu metruk konakta. Gelirdim küçükken sizin köylere de gelmiyorum artık. Çıkaramadın demek. Aslında zorlasan çıkarırsın da neyse. Kimse de konuşmuyor ki benle. Hoş geldin kız. Şu konakta bir başıma... Derdini de anlatamıyorsun ki şu tahtakurularının işgal ettiği eve.  Vallahi tek derdimi anlatmışlığım yok şu tahta kurularına, kof ahşaba…  Ikındım sıkıldım da dayandım.  Neyimi anlatayım ayol deli miyim? Rahmetli babam varı yoğu satıp bu konağı yaptığında ben küçüktüm. Sekizimde ya vardım ya yoktum. Kuş uçmaz kervan geçmez bom boş tarla… Şu çınar, şu sakız ağacı yok o zamanlar. Bomboştu bomboş… Işıklar içinde uyusun, annem ne diller dökmüş, yalvarmış yakarmış da geberip gittiği iyi olmuş babam gık bile dememiş vurmuş ahşaba çiviyi, kendi elceğizleriyle yapmış bu konağı. Tabi, ünü taa Avrupalara gitmiş terziydi geberik. Kime kızdıysa, hangi elbisesini kim beğenmediyse artık ani bir kararla bizi de peşinden sürükleye sürükleye getirmiş buralara.  Beni de okula göndermedi.  Oturttu makinenin başına, mezuraydı, kumaştı, dikişti kafama vura döve öğretti. Öğrettiği iyi de oldu ya bana da iş çıktı işte.  On sekizime gelmiştim de akıllanmamıştım, gözüm yok astraganda, polyesterde, ipekte. Varım yoğum börtü böcek. Kaçıyordum fırsat buldukça. Hele bir de bahar olunca beni tutabilene aşk olsun. Civar köylere kadar dağ bayır koşar dururdum. Ne sandın, o zamanlar süt gibiyim, tazeyim, şişman desen değilim zayıf desen değil. Civar köylerden koca koca adamlar göz kırpıyorlar da anlamıyorum ben de kırpıyorum. Avlarını da iyi biliyor pezevenkler, ürkütmeden yanıma yaklaşıp, nasırlı, kara, kirli parmaklarının ucundan kelebekleri gösteriyorlar bana. “şurada bak” ben kalçalarımı yalayan rüzgârın soluğunu duyuyorum ama kelebekleri de merak ediyorum. “şurada bak görmüyor musun şurda” onlar benden alacaklarını alıp uzaklaştıktan sonra görmeye başlardım kelebekleri. Koşardım kara kelebeklere yetişmek için. Mümkün mü, bir de inatçıdırlar ki yakalanacaklarını anladıkları an mahmuzlamış at gibi tırısa geçerler. Kasıklarımdaki yapışkan, ılık şey bacaklarımdan toprağa karışırdı ben koşarken. Babamın bana biçtiği emprime elbisenin toplanıp sırtıma yapıştırılmış tarafını düzelte düzelte koşardım da ben kovaladıkça onlar benden uzaklaşırdı.

Eve yaklaşınca babam beni şu sundurmanın önünde gözlerinden alev toplarını taşıra taşıra beklediğini görürdüm. Ay korkardım korkmaz olur muyum? Ben daha uzaktayken gözlerinden taşan yalımlar bacağıma yapışmış ıslaklığa değer “cıss” diye bir ses çıkarırdı. Yanına yaklaşınca elindeki yüksüğü çıkarır öyle döverdi beni. Tabi, yüksüğü benden değerliydi. Kahrolsun, mezarı çöplük olsun. Kemikleri börtü böceğe meze olsun. Yüksüğünü izlerdim ben. Kafama kafama indirirdi darbeleri. Ben siyah kanatlıları görene dek yüksükten gözümü ayırmazdım. Ah siyah kanatlıları görünce durur muyum ayol, bir yol bulup atardım kendimi onlardan taraf. Yakalardı. Saçımdan tutup yorulana kadar döverdi. Burnum da o zamanlar kırıldı da hep böyle kaldı işte. Ağzımın yamukluğu da ondan başka neden olsun. Ay ne yapsın annem! Zaten gariban. Korkardı. Bir karışsın bakalım hıncı ikiye katlanırdı da bu sefer tüm hıncını annem üzerine boşaltırdı. Ay ne diyordum ben? Kafa da bırakmıyorsun adamda. Deli misin nesin. Hah  bahar diyordum ne güzel mevsim…

 

    Öyle ha deyince gelmez bahar. Nazlanır geri durur. Ucundan şöyle bir yoklar. Cümle tabiat yolunu gözler de müstehzi bir bakış atıp yerini rüzgâra, soğuğa, yağmura terk eder. Kolay mı öyle ‘’ha” deyince baharın gelmesi?  Naz edecek bir duvak görkemiyle süsleyecek cümle cihanı.Ne öyle uğursuz kışlar gibi...Hak ettiği kıymeti isteyecek elbet.Yanlış anlaşılmasın,yüksündüğünden değil bir bildiği olduğundan. Kolay mı canım o rayihaları oluşturmak, nergise, sümbüle, gelinciğe can vermek. Sülüne, serçeye, kelebeğe, KELEBEĞE… Öyle iki bulut görüp de bahara söylenmek de neymiş? Kimin haddineymiş? Ben şu koca konakta koca kış dibim dona dona o eski Cornely  Carnac’ın önünde gözümü çürüttüm de bir kere belerttim mi gözlerimi bir buluta? Polyesterleri, ipekleri, Astraganları kesip biçerken tek kötü söz söyledim mi? Ne haddi me…

  Şimdi, bahçemde sayısız biten civan perçemlerini görüp unuttuğumdan değil o habis hatıraları. Söyleyemem ki zaten ben söylemem. Korktuğumdan değil canım. Şu koca konakta bir başıma kumaşlarımdan şu külüstür makinamdan başka neyim var.’’Bırak Allah aşkına ‘’habire birinden söküp diğerine taktığım tarlatanımdan mı korkacağım?  Bahçemde duran keyfi gıcır, yaşlı solmuş, artık ununu eleyip, eleğini asmış, yaşlı çınar ağacına bile yeşillik veren bahar hazretlerine saygımdan. Korku da neymiş…

    Hem kelebek mevsimidir bahar. Canım mahlûkatın öyle narin kanatları vardır ki çırpıntıları öyle sessiz öyle belirsizdir ki boşluğun ruhu duymaz. Ben kanatları siyah, içinde alaca çizgileri olanları severim. Siyah olduğuna bakma parlaktır. İpeği bile kıskandırır.Öyle hissettirmeden konar ki yanına yamacına benim gibi kaknem suratlıyı bile güzelleştirir. Adam eder.

   Zaten o eli kırılası beni bu hale getirdiğinden beri bakmam ben aynada kendime. Neyime bakacağım? Keçi kılı saçlarıma mı, ruh benzime mi, kemikleri kolum kadar elmacıklarıma mı neyime bakayım? Ama işte o siyah olanları yüzüme konsun gör bakalım Ablanı. Gör kimmiş, güzel kimmiş çirkin. Bak bak da doy ama doyama.  Doymaz ki insan doymaz. Allahın hikmeti siyah kanatlılar bir güzelleştirir ki adamı. On altılık terütaze eder adamı da dilin tutulur. Ay dur ne anlatayım sana. Dur be iki dakika daha. Aman yemem seni haspam. Ne oldu dinle bak.

 Dün yine kelebek sepetimi terkime atmış, kelebek sürüsü ararken, ay ne yapacaksın acaba benim kelebek sepetimi. Arıyorum işte. Sana ne? Deli mi ne ay. Neyse Saliha’yı gördüm. Kız şu Gülay’ın kızı. He , şu kıçı düz, memesi boz karının. Bakma anasına güzel kız. Biraz şapşal, biraz da donuk. Manalı bir yüzü var ama biraz hüzünlü.

  Gençlikten canım. Bir kocaya varsın da nasıl bitiverir yüzünde güller, gülücükler. Saçları ışıklı, dalgalı dedim ya güzel kız. Oturmuş bir ağacın dibine dalgın saçlarının ucuyla oynuyor. Yanına gittim. İrkildi. ’’Korkma kız” dedim ’’Benim.’’ Ay abla ödümü kopardın ‘’ ‘’Ay ne meraklı sizin ödünüz de kopmaya” deyince alttan alttan güldü. Üzerimde ne olacak kız, işte bu babamın bana ben küçükken yaptığına benzetmeye çalıştığım emprime vardı. Zaten beni her gördüğünde güler. Gülsün bakalım, haklı. Üzerimde başka elbiseler görmedi ne bilsin. Giymem ben de zaten başka elbise. Ay bak sen de bir yarım gülüş attın. Yahu kelebek konmuyor başka elbiseye napim. Tüm kış belimi kırar oncasını yaparım da şu emprimeden başkasını giymem. Kızmadım yahu eskiden olsa kızardım “önce anana bak haspam. ’derdim ya şimdi demem genç kız. Gülsün.  ’’Üzerine bir siyahlı kondu mu ne güzel olursun kız sen dedim anlamadı ‘’Kalk kız dedim’’kalk bize gidelim.  Tam kalkarken elimdeki kelebek sepetini gördü. ’’O ne abla ‘’deyince kelebek mevsimi ya ondan dedim. Korka-titreye konağın önüne gelince, çekindi geri durdu, ahşap sundurmanın önüne gelince de ‘’Abla ben gideyim geç ‘’oldu dedi. Titriyordu. “Yemem kız seni korkma” dedim. Daha kelebek avlayacağız’ ’Ay abla ne kelebeği’’ ‘’Kelebek mevsimidir ya’ ’ondan dedim.

  Drapeleri, Rohaları, Tunikleri, Abiyeleri Babydolları görünce kendinden geçti. Benim ta gençliğimde yapıp bir köşeye attığım emprimeyi görünce büyülendi. Tarlatanı uzattım. ’Al kız’’ dedim. ’giy üstüne’ ’utandı bir yol süt beyaz teni tarlatanı giyince kendinden menkul bir utangaçlığa büründü.’’Ahh dedim içimden’ ’şu beyaz tene siyah bir kelebek konsa’’

  Elbisenin alt tarafı parlak füme ipekten mavi çiçek basmalı nefis bir kumaştandı. Üstten çapraz drapeliydi. Tarlatanın beyaz tülünün üstüne gelecek bej Astraganın görüneceği kadar da bir boşluk bırakmıştım. Üst kısmı sade mavi emprime kumaştandı.

 ’’Ayy abla bu şey elbiseleri gibi ’’

’’Şey bu filmlerdeki prensesler’’

 Gülüyordu. Deminki çekingenliği siyah bir kelebeğin kanatlarına takılıp gitmişti. Boynuna da , sade beyaz kumaştan geniş bir düğümle fular taktım tamam oldu. Aynadan kendine baktı ben geri durdum. Neme lazım kendimi görürüm. Onun hoşnutluğu benim yüzüme de yansıdı. Onun gülüşünden bana da bir tazelik yayıldı. Öyle sevinçliydi ki taze, tarlatanı, manasız bir salınımla inip kalkıyordu. Aynada kendine dikkatli bakınca degaj bölgesindeki canım siyah kanatlıya ilişti gözü. Süt beyaz benzi kızardı. ‘’Abla” dedi “bu  gerçek kelebek” sonra sıra sıra dizili diğer elbiselere ilkinden daha dikkatli baktı. Kiminin kol, kiminin manşet kiminin değaj bölgesinde, kiminin drapesine dikili siyah kelebekleri görünce dili tutuldu. İrkti. Korktu. beti benzi attı yavrunun.

  “Korkma kız kelebek mevsimi ya ondan.’’ Deyince. “Ay İnci abla” dedi “sen de iyice”

“Size de iyilik yaranmıyor” dedim. Koşa koşa çıktı evden. 

Sonra ben de napim kelebek avına çıktım. Civar köylere gitmiyorum canım niye gideyim. En siyah kanatlıları burada… Şu yüksüğü uzatsana bana. Kız nereye kayboldun?


👇 DAHA FAZLASI İÇİN BİZİ TAKİP EDİN, KATKI SAĞLAYIN!

etiketler: Öykü, Meczup kelebekler, Avni Kılıçgedik

Avni Kılıç
Avni KılıçYazar

1987 yılının ocak ayında Malatya'da dünyaya geldi. İnönü üniversitesi eğitim fakültesinden mezun oldu.  Çeşitli illerde öğretmenlik yaptı. Kitap okumayı hayatının meşguliyeti haline getirdi. Hala istanbulda bir devlet okulunda öğretmenlik yapmaktadır.

Yorum Yap

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.

ya da üye olmadan yorum yap
Gönder

İlginizi çekebilir