Oğuz Atay Tehlikeli Oyunlar

Kitap İncelemesi: Oğuz Atay'ın Tehlikeli Oyunlar'ı

Biz Yaptık Oldu

01 Ağustos 2018 23:26


Üzerine çok şey yazıldı, çok şey söylendi, dizilerde alıntıları yapıldı, hatta yarattığı karakterlerden esinlenilerek bir dizi bile yapıldı. Sosyal medyada Albayım’lı ve Olric’li paylaşımlar yer aldı bol bol. Sokaklardaki duvarlara yazıldı alıntıları. Hatta öyle bir duruma geldi ki, onu bir kez bile okumayanlar -ki bir zamanlar, utanarak söylüyorum, ben de bu gruba dahildim- “Yahu nedir bu Olric Olric, Albayım Albayım? Kimmiş bu Albayım?” gibi tepkilerle hafife aldılar yazdıklarını. Oysa Oğuz Atay, o muzip ama bir o kadar da gizemli duruşuyla, “Ben buradayım sevgili okuyucum, sen neredesin acaba?”* diyen bakışlarıyla bakıp durdu bize. 

Sanırım bu yazıyı yazmaya cesaret bularak "Ben de buradayım" demiş oluyorum.

Öncelikle şunu belirteyim; Tehlikeli Oyunlar’ı, Tutunamayanlar’ı okumak kolay değildir. Hem fiziksel olarak hem de içerik ve yazım tekniği açısından ağır kitaplar bunlar. Her ikisini de dört ay boyunca sindire sindire okudum.

1970’lerde yazılan Tehlikeli Oyunlar bireyin toplumla olan, gelenekçilik ve modernlik arasında sıkışmış mücadelesini, ve aynı zamanda kendiyle olan mücadelesini kara mizah yoluyla anlatmaktadır. Bilinç akışı (stream of consciousness) tekniğiyle yazılan roman, bizi hikayenin ana karakteri Hikmet Benol’un aklına, aklından geçenlere, bilincinde olan herşeye direkt götürmektedir. Bu teknikle Atay, gerçekle düşün ayrımını zorlaştırmıştır.

Geçen sene aralık ayında, Ankara’nın insanın ruhunu bile donduran ayazında, okumaya başladım Tehlikeli Oyunlar’ı. Ama ruhum donmadı. Kafelerde oturup okudum,metroda okudum, etrafımda olup bitenlerin, yanımdan geçen insanların farkına bile varmadan kapılıp gittim... Eve gittim, çay demleyip okudum. Kitapla birlikte uyuyakaldım. Sabah kalkıp çayımı aldım, okudum. "Genç yaşta evlilikten çürüğe çıkan uzun boylu, sivilceli ve burnunun yanağına birleştiği yerde önemsiz bir et beni taşıyan.. çevresinde gecekondu sayısı yüksek ve hayat seviyesi düşük bir bölgeye yerleşmiş" ve tek gerçek tutkusunun tiyatro oyunu yazmak olan bir adamın, Hikmet’in trajikomik hayatına, ruhundaki yolculuğa, daha doğrusu tek kişi olarak sahne aldığı ve oynadığı tehlikeli oyunlardan ibaret olan hayatına dahil oldum birden bire. Yeri geldi kahkaha attım. Yeri geldi somurttum. Birçok cümlenin bitişinden sonra kitabı kapatıp göğsüme bastırıp, sessizliği dinledim. Bitirdiğimde tüm hücrelerime sindiğini farkettim. Ve hatta hayatımı, çeyrek asırlık olan “Tehlikeli Oyunlar’dan önce” ve, “Tehlikeli Oyunlar’dan sonra” olmak üzere iki döneme bile ayırdım.

 Bitirmek için acele etmedim, ki bu benim çok beğendiğim kitaplara sık yaptığım şeydir; sonu ertelemek. Çünkü eğer çabuk biterse, içine girdiğim o bambaşka dünya ve zamanda daha az vakit geçirmiş olurum ki bu da bende sonradan büyük bir özlem duygusuna neden oluyor. Bu özlem duygusunu şu an hissetmiyor muyum? Hem de nasıl. “E canım sen de bir kez daha okursun.” diyenlere de kitapta da bahsi geçen Antik felsefeci Heraklitos’un ünlü sözüyle cevap veriyorum: “Aynı nehirde iki kez yıkanmaz.” Çünkü ben artık eski Eda değilim, Hikmet de eski Hikmet değil. Aslında bir sürü Hikmet var; Hikmet I, Hikmet II, Hikmet III, Hikmet IV. Hayatı bir oyun olarak gören, hayatının farklı sahnelerinde, farklı kostümlerle, farklı rollerde yer alan Hikmet… Kendi oyununu kendi yazan, kendi oynayan. Yavaş yavaş keşfettim Hikmet’in ruhunun sürekli değişen, karanlık köşelerini. 

Oğuz Atay kahve içerken

“Ülkemiz büyük bir oyun yeridir. Her sabah uyanınca , biraz isteksiz de olsak , hepimiz sahnenin bir yerinde , bizi çevreleyen büyük ve uzak dünyanın sevimli bir benzerini kurmak için toplanırız. Küçük topluluklar olarak , birbirimizden bağımsız davranarak ve birbirimizi seyrederek günlük oyunlarımıza başlarız. Ben Hikmet VI , zamanında-yani Hikmet I- olduğum sıralarda bu oyunu ciddiye almış ve bütün oyunları heyecanla seyretmiştim. Sonunda , kendi oyunumu , bütün bu oyunların dışında ve gerçek olarak yaşamağa karar verdim. İnsanlarımız , aynı piyesi yıllardır aynı biçimde oynamanın yorgunluğu ve gerçeğe bir türlü benzetememenin bezginliği içindeyken ben , bizlere bu güne kadar hiç yararı dokunmamış olan aklın-daha doğrusu , akıl olduğunu sandığımız akıl taklidinin-zincirlerinden kurtularak , bütün ülkeleri ve onların gerçek kişilerini içine alan büyük oyunun heyecanı içinde bulunuyorum.”

Bu cümleleri okuduktan sonra aklıma hemen Shakespeare’in şu sözleri geldi:

"Bütün dünya bir sahnedir,

Ve bütün erkekler ve kadınlar sadece birer oyuncu; girerler, çıkarlar.

Bir kişi birçok rolü birden oynar."

Sonraları Hikmet’in zor bir çocukluk geçirdiğini, annesinin babasına katlanamayıp intihar ettiğini, babasının da bu olaydan sonra alkolik olduğunu öğrendim. Anladım ki; gerçekliğin kabul edilemeyecek kadar zor olduğu bir hayatta oyunlar, bir kurtuluş yolu olmalıydı. Neredeyse kendisiyle aynı kaderi paylaşan, Sevgi’yle aniden evlenmeye karar verdiğine şahit oldum. Yalnız bu evlilik Sevgi’nin tekdüzeliği, sığlığı ve kuralcı yapısı yüzünden uzun sürmedi. Evlilikte olan başarısızlığı da, Hikmet’i toplumdan ve gelenekten uzaklaştırarak, iç dünyasına dönmesine neden oldu. Sevgi onu hayal kırıklığına uğratmıştı. Bu durumda, Hikmet bir savunma mekanizması olarak mizahı kullanmıştı. Öyle ki kendisine H.H.H (Ha-Ha Hikmet) ismini bile takmıştı. Herşeye tepkisi ha-ha’ydı çünkü. Çok eğlenceli ama bir o kadar da acılı ve zor bir karakterdi Hikmet.

"Onu sevindirmek istedim albayım, Sevgi sevin dedim, elimi yıkadığım bütün bulaşıklar üstünde tek tek gezdirdim, onlar elimin altında gıcırdamadıkça yıkamaktan vazgeçmedim, bir daha yıkadım, bu sefer elim yağlıymış, yıkadıklarımı durularken yağ bardaklara tabaklara bulaştı, lavaboya gidip elimi yıkadım, hay Allah neden lavaboya gidip elimi yıkadım? Allahtan Sevgi uyanmadı, onu uyandırmadan bu işleri bitirebilmek için her şeyimi feda edebilirdim, çünkü sevişmiştik, çünkü yorulmuştu, ben de yorulmuştum, bütün bulaşıkları yıkamıştım, Sevgi uyanmadan bütün işleri bitirebilirsem her şey böyle güzel gidecekti, benim her zaman sevişecek gücüm olacaktı, istikbalimi tehlikeye koymuştum, lavabodan yavaşça döndüm, uyanmadı, o zamanlar daha her şey yolunda gidiyordu, gıcırtı esasına göre bütün bardakları ve tabakları ve en zoru tencereleri yıkadım, tabakları yavaşça durulama telinin aralıklarına dizerken her seferinde bir kere canım Sevgi diyordum, yirmi beşi geçersem işim işti, oysa yetmiş dört bile beni kurtaramadı, Sevgi uyuyordu, ben uyumuyordum, aşkımızın geleceğini hazırlıyordum, canım tabaklar diyordum, beni mahcup çıkarmayın ilerde, onun yani Sevgi’nin tabirleriyle konuşuyordum, kendi kendime bile, mahcup etmeyin demiyordum, kendimle konuşurken bile onun hoşuna gitmeğe çalışıyordum, ara sıra ellerimin bulaşığıyla gidip onun uyuyuşunu seyrediyordum, demek onu seviyordum, demek onu seviyorum diyordum kendi kendime. Olmadı, kısmet değilmiş albayım, mutfak temizliğiyle olmuyormuş. Uyanınca boynuma sarılmıştı uykulu kollarıyla. Ben de bütün iş bundan ibaret diye sevinmiştim, esas meselelere boş vermiştim, tabakların suları bile akmadan onları kurulamıştım, beni azarlamıştı, çünkü kurulama bezleri hemen ıslanmıştı, ondan azarlamıştı, beni bu kadar seven ve ikide bir kollarını boynuma saran kadın neden böyle önemsiz bir mesele için beni azarlamıştı? İyi niyetlerle iyi eserler verilemeyeceğini neden hatırlatmıştı? Neden neden neden albayım?"

Kitapta her karaktere ayrıldığı gibi, Sevgi’nin hayat hikayesine ayrılan bir bölüm de var. Okurken çok duygulandım. Öyle bir roman ki, her karakterde kendinize ait birşeyler buluyorsunuz. Sevgi’ye de kızamadım. Çünkü herkesin de olduğu gibi Sevgi’nin de nedenleri vardı. Hikmet bütün bu olanları komşuları Nurhayat Hanım ve emekli albay, Hüsamettin Bey’le sohbet ederken hatırlamaktaydı. Sürekli “Albayım” diye hitap ettiği bu yaşlı adam onun dert ortağı olmuştu.

"Bu arada, anılarımla da oynamama izin verir misiniz albayım? Oyunlar yazmayacak mıydık albayım? Aklıma takılan anılardan kurtulmama yardım etmeyecek miydiniz?"

Oğuz Atay

Hikmet evliliğinin son zamanlarında Bilge adında, adı gibi bilge ve modern bir kadınla tanıştı ki, Bilge aynı zamanda Sevgi’nin arkadaşıydı. Felsefe okumuştu ve Hikmet’e İngilizce öğretmekteydi. Hikmet, karanlık ruhu yüzünden Bilge’yle flörtleşmeye çoktan başlamıştı ve boşandıktan sonra aralarında bir ilişki başladı. 

"Kadınlara yeniden bakmağa başladığım sırada, evet tam o sırada Bilge ile ilişki kurmamı engelledi. Onu buraya getirmedim albayım, istediğim oyunlara engel olmasın diye. Benim de bir geçmişim olacak artık albayım, onu gecekonduda kuracağım. Bilge ile istediğim gibi yaşayacağım: BİLGE: Seni babamla tanıştırmak istiyorum Hikmet. Göreceksin, çok sevimli bir insandır. Başka ihtiyarlara benzemez. HİKMET (Bilge’nin gözlerine bakar.) İnanıyorum Senin gibi bir kızı olduğuna göre. BİLGE (Hikmet’in niyetini anlamıştır): Ben sana inanmıyorum HİKMET (Endişeyle): Neden? BİLGE: Kimseye inanmıyorum. Seninle ilgili değil yani. Dumrul’a nasıl davrandığımı biliyorsun. Onu bu kadar neden üzdüm sanki? HİKMET: Sonunda kurtulacağımı bilseydim, ben de Dumrul gibi keserdim bileklerimi. BİLGE: Kötüsün Hikmet. HİKMET: Evet kötüyüm. Gerçekten kötüyüm albayım. Üstelik kötü oyunlar yazıyorum. ALBAY (Başını önüne eğer): Facia! (Daha iyisi olabilirdi albayım.) BİLGE: Seni anlıyorum Hikmet, diyebilirdi. HİKMET: Seni seviyorum Bilge, diyebilseydi."

Ama Hikmet bir o kadar da özgür ruhlu, oyunlarla yaşayan bir adamdı. Ve içindeki bu Hikmet yüzünden, Bilge’yle de ayrıldı. Zira Bilge Hikmet’in oyun oynarmış gibi yaşamasına tahammül edemedi.

"Anladı albayım anladı; benim burada oturmaktan sıkıldığımı, günün birinde deliler gibi sokağa fırlayacağımı sezdi. Kadınlar aptaldır albayım: Sadece sezmesini ve beklemesini bilirler. Ona, aptalsın diyorum. Bir de felsefe fakültesini bitirmiş. Ha-ha. Onunla alay ediyorum. Bilmezge diyorum ona. Evinde dikiş dikip koca bekleyeceğine felsefe okumuş. Fena mı etmiş? İsmi de Bilge. Ha-ha. Hiç bir şey bilmiyor. Ben ne biliyorum peki?"

Oğuz Atay

Hikmet’i keşfettikçe “Hikmet gibi serseri ve kadın düşmanı bir adamla karşılaşsam onu çok ayıplar ve suçlar, ondan nefret ederdim ” düşüncesine sahip olmam gerekirken, Hikmet’e acırken ve hatta ona karşı duygusal bir çekim hissederken buluyordum kendimi. Çünkü Hikmet romantikti; bir çay demleme ritüeli vardı ki, yeni demlenmiş çayın buram buram kokusunu burnunuzda duyardınız. Hikmet entelektüeldi; İngilizce öğrenmişti.

"Belki sana bu satırları yazmamalıydım. Belki de dönel bir yüzeyin, ekseni etrafındaki hareketi sırasında çeşitli ışık kaynaklarından beslenmesi olayında görüldüğü gibi benim bir an süren ışıltımın yansımalarını artık ilginç bulmuyorsun; görüntümün gerçekliğine inanmıyorsun. Fakat seni seviyorum. (Bu sözü bir yere sıkıştırmaya mecburdum.) Düşünmek ve yansımak anlamlarını birlikte ifade eden ‘reflection’ kelimesini kullanmak isterdim burada. Fakat aslında, seni görmediğim zamanlarda yansımalarımın gerçekliğine ben de inanmıyorum. Belki benden artık nefret ediyorsun; belki de unuttun beni. Düşünce ve eylemlerin her an sonsuz değişik görünümlere bürünebileceğini bilen bir insan olarak, senden kararlı bir düşünceye benzeyen yansımaları nasıl bekleyebilirim? Beni görmek istiyorsan, yarın saat ikiden altıya kadar evdeyim. Seni seviyorum. Hikmet."

Descartes’a göndermeler yapardı, Kafka’dan defalarca bahseder, Hamlet, Brutus derdi. Hikmet’in zekice bir espri anlayışı vardı, hayalperestti. Aynı zamanda derin düşüncelerle felsefe denizine dalar, hayatın anlamını bulamayacağını bildiği halde arar dururdu. Adı boşuna Hikmet değildi. Hikmet duygusaldı ve belki de beni en çok çeken şey; Hikmet bir yazardı.

"Hikmet biraz düşündü. «Oyunun sonunda Mills evlensin Monika ile, albayım,» dedi sonunda. «Çünkü, susup beklemesini bilenler kazanır. Schlick’i de savaşta öldürmekten vazgeçelim; zaten eninde sonunda aklını kaybedecektir, bu gerilime daha fazla dayanamaz. Eskiden böyle kocalar, düelloda filan ölürdü; ben buna benzer bir film görmüştüm. Şimdi kılıcın yerini ruh hastalıkları aldığı için, bu çeşit ölümleri tasvir etmek biraz teknik bilgiyi gerektiriyor. Schlick’in akıl hastanesindeki yaşantısını da anlatalım mı albayım? Hüsamettin Bey elini tahtaya vurdu: «Oraya girmiş gibi konuşuyorsun Hikmet.» «Girmesine girerim de albayım, çıkması zor olur diye korkuyorum. Bugünün doktorları, insanın delirdiğini çok kolay kabul ediyorlar da, iyileştiğine inanmakta biraz nazlanıyorlar."

Oğuz Atay

Yazmak için aşk ve acı gerekir, duyguları yoğunlaştırmak ve gerçekçi kılmak için durumu gerçekten yaşamak gerekir. Sanırım Hikmet de böyle yaptı. Ayrıldıktan sonra Bilge’ye öyle bir mektup yazdı ki, bu mektuptan sonra dönmeyen Bilge bilgeliğinden utansındı zaten.

"Sevgili Bilge, Bana bir mektup yazmış olsaydın, ben de sana cevap vermiş olsaydım. Ya da son buluşmamızda büyük bir fırtına kopmuş olsaydı aramızda ve birçok söz yarım kalsaydı, birçok mesele çözüme bağlanmadan büyük bir öfke ve şiddet içinde ayrılmış olsaydık da yazmak, anlatmak, birbirini seven iki insan olarak konuşmak kaçınılmaz olsaydı. Sana, durup dururken yazmak zorunda kalmasaydım. Bütün meselelerden kaçtığım gibi uzaklaşmasaydım senden de. İnsanları, eski karıma yapmış olduğum gibi, büyük bir boşluk içinde bırakmasaydım. Kendimden de kaçıyorum gibi beylik bir ifadenin içine düşmeseydim. Bu mektubu çok karışık hisler içinde yazıyorum gibi basmakalıp sözlere başvurmak zorunda kalmasaydım. Ne olurdu, bazı sözleri hiç söylememiş olsaydım; ya da bazı sözleri hiç söylememek için kesin kararlar almamış olsaydım. Sana diyebilseydim ki, durum çok ciddi Bilge, aklını başına topla. Ben iyi değilim Bilge, seni son gördüğüm günden beri gözüme uyku girmiyor diyebilseydim. Gerçekten de o günden beri gözüme uyku girmeseydi. Hiç olmazsa, arkamda kalan bütün köprüleri yıktım ve şimdi geri dönmek istiyorum, ya da dönüyorum cinsinden bir yenilgiye sığınabilseydim. Kendime, söyleyecek söz bırakmadım. Kuvvetimi büyütmüşüm gözümde. Aslına bakılırsa, bu sözleri kullanmayı ya da böyle bir mektup yazmayı bile, ne sen ne aşk ne de hiçbir şey olmadığı günlerde kendime yasaklamıştım. Sen, aşk ve her şeyin olduğu günlerde böyle karar alınamazdı. Yaşamamış birinin ölü yargılarıydı bu kararlar. Şimdi her satırı, bu satırı da neden yazdım? diyerek öfkeyle bir öncekine ekliyorum. Aziz varlığımı son dakikasına kadar aynı görünüşle ayakta tutmak gibi bir görevim olduğunu hissediyorum. Çünkü başka türlü bir davranışım, benimle küçük de olsa bir ilişki kurmuş, benimle az da olsa ilgilenmiş insanlarca yadırganacaktır. Oysa, Sevgili Bilge, aziz varlığımı artık ara sıra kaybettiğim oluyor. Fakat yaralı aklım, henüz gidecek bir ülke bulamadığı için bana dönüyor şimdilik. Biliyorum ki, bu akıl beni bütünüyle terkedinceye kadar gidipgelenazizvarlık masalına kimse inanmayacaktır. Bazı insanlar bazı şeyleri hayatlarıyla değil, ölümleriyle ortaya koymak durumundadır. Bu bir çeşit alın yazısıdır. Bu alın yazısı da başkaları tarafından okunamazsa hem ölünür ve hem de dünya bu ölümün anlamını bilmez; bu da bir alın yazısıdır ve en acıklı olanıdır. Bir alın yazısı da, ölümün anlamını bilerek, ona bu anlamı vermesini beceremeden ölmektir ki, bazı müelliflere göre bu durum daha acıklıdır. Ben ölmek istemiyorum. Yaşamak ve herkesin burnundan getirmek istiyorum. Bu nedenle, Sevgili Bilge, mutlak bir yalnızlığa mahkûm edildim. (İnsanların, kendilerini korumak için sonsuz düzenleri var. Durup dururken insanlara saldırdım ve onların korunma içgüdülerini geliştirdim.) Hiç kimseyi görmüyorum. Albay da artık benden çekiniyor. Ona bağırıyorum. (Bütün bunları yazarken hissediyorum ki, bu satırları okuyunca bana biraz acıyacaksın. Fakat bunlar yazı, Sevgili Bilge, kötülüğüm, kelimelerin arasında kayboluyor.) Geçen sabah erkenden albayıma gittim. Bugün sabahtan akşama kadar radyo dinleyeceğiz, dedim. Bir süre sonra sıkıldı. (İnsandır, elbette sıkılacak. Benim gibi bir canavar değil ki.) Bunun üzerine onu zayıf bulduğumu, benimle birlikte bulunmaya hakkı olmadığını yüzüne bağırdım. (Ben yalnız kalmalıyım. Başka çarem yok.) Bazen Nurhayat Hanıma gidiyorum; karşılıklı susarak oturuyoruz. Konuşmamak ne iyi, bir bilsen. İnsan elbette konuşmak istiyor; dert yanmak, haklı çıkmak istiyor. Fakat kelimeler insana ihanet ediyor, insan kendine ihanet ediyor. Kendinden nefret ediyor. … Sen, yalnız iyi programlarımı dinlemek istedin. Alaturka çaldığım zaman düğmemi kapatmak istedin. Belki gerçek canavar ben değilim. canavar ben değilim. Belki de canavarım. Son günlerini bu odada geçirmek zorunda kalan emekli bir canavar. Can sıkıcı anılarını hatırlayarak acıklı canavar sesleri çıkaran bir kara ejderi. Vuuu vuuu! Canavarın en kötü günleri hangisi? Canavar takvimine göre perşembeleri. Çünkü perşembeleri sevmem. O günleri hatırlamak istemem. Hangi ‘öğünleri’? Sevmem işte. …Sen tabiî, perşembe günleri ne olduğunu merak ediyorsun. Bu sözlerin sonunda esaslı bir itiraf bekliyorsun. Yok canım, beden eğitimi derslerinden nefret ederdim ve altı yıl her perşembe bu münasebetsiz ders vardı. İsmini bile yazmak istemem bir daha bu sıkıcı dersin. Öyle sözler ediyorum ki, ne ağlanır ne de gülünür bunlara değil mi? Bir zamanlar insanları güldürürdüm. Ne yapalım? Komedi aktörleri bile sonunda duygulu filimlerde oynamaya özenmiyorlar mı? Ben de kalabalık yerlerde ağlayan sarhoşlara döndüm. … Kendimi iyi hissetmiyorum Bilge. Beni bir daha görmek isteyeceğini sanmıyorum. Kendimi suçlu hissediyorum. Doğduğum günden başlayan bir suç dizisi içindeyim. Seni görmek istemiyorum, seni görmek istemiyorum. Aynı olayları bir daha yaşayacak gücüm kalmadı. Beni unut —belki de unuttun— beni unut. Başıma gelecekleri düşünme. Ne yaptığımı, nasıl yaşadığımı merak etme. Sana anlatması zor. Sevmesini bilmeyenler, kaderlerine razı olmalıdırlar. Oluyorum. Eyvallah. İyi değilim, fakat üzüntülü de değilim; bak gülüyorum: Ha-ha 

Artık senin için bir yabancı olan H.H.H (Ha-Ha Hikmet)"

Romanın geri kalanına dair yazamayacağım. Sadece şunu söyleyebilirim sanırım: Hikmet kendisini gerçekleştirmişti, kendisi olmuştu, adı gibi ‘Ben ol’muştu sonunda. Onu her gün çok özlediğimi itiraf etmek istiyorum. "Bir insan kurgusal bir karakterle bu kadar gerçekçi ve güçlü bir bağ kurabilir mi?" diye sormayın. Okuyun onu.

*Bu söz, Oğuz Atay'ın Demiryolu Hikayecileri adlı eserinin son cümlesidir.


etiketler: Oğuz Atay, Tehlikeli Oyunlar, Albayım, Hikmet, Bilge, Sevgi, Tutunamayanlar, Olric

Eda

EdaYazar

Gerçek hayatın bir arka plan müziği olması gerektiğini düşünen, "neden" ve "nasıl" soruları arasında sıkışmış, bireyci bir kitap kurdu. Aynı zamanda sanattan büyük haz alan bir filolog.

İlginizi çekebilir

Yorum Yap

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.

Gönder