Loading

HIV ve AIDS Nedir? Nasıl Bulaşır?

19. yüzyıldan itibaren birçok hastalığın mikroorganizmalardan kaynaklandığı anlaşıldı.

hiv photo

Pasteur ve Robert Koch gibi bazı bilim insanları pek çok hastalığın etkeni olan bu patojenleri izole etmişlerdir. 1796’ya gelindiğinde ise Edward Jenner, Çiçek hastalığına neden olan bir şey keşfetti. Çiçek hastalığına yakalanmış hastaların yaralarından, sağlıklı insanların da enfekte olabileceğini ve ineklerde görülen Çiçek hastalığı lezyonlarından alınan örneklerle hazırlanan aşıların ise insanlarda direnç geliştirdiğini keşfetti. Fakat enfektif bir etken bulamamıştı.

Daha sonra Rus biyolog Dmitri Ivanovsky tütünlerde mozaik hastalığı üzerine çalışmaktaydı. Hastalıklı bitkilerin yaprakları alınarak hazırlanan bir sıvı sağlıklı bitkilere uygulandığında, sağlıklı bitkilerinde de tütün mozaik hastalığı oluşmaktaydı. Ivanovski, buna neyin sebep olduğunu bulmak için bu sıvıyı bakterileri süzen bir filtreden geçirerek deneylerini tekrarladı. Fakat tahmininin aksine bitkilerde yine mozaik hastalığı oluştu. Biyolog, bu çalışmasıyla bakterilerden çok daha küçük bir yapıda olan ve porselen filtreden geçip hastalık oluşturacak bir ajan olabileceğini öngördü.  Daha sonra yapılan çalışmalar ile bu ajanların ışık mikroskoplarıyla bile görülemeyecek kadar ufak oldukları anlaşıldı. Latince “zehir” anlamına gelen virüsler bu şekilde keşfedildi. Fakat sanıldığının aksine bakterilerden çok farklı oldukları anlaşıldı. Örneğin; bakterileri üretmek için kullanılan kültürlerin hiçbiri virüsleri kültüre almakta başarılı olamaz. Yine bakterilerden çok daha fazla dayanıklı olan virüsler, alkolle temas edince bakterilerin aksine enfeksiyon güçlerini kaybetmeyebilirler.

Virüsler enfeksiyona neden olan zorunlu hücre içi parazit olarak tanımlanabilir. Yapıları ise basitçe DNA veya RNA’dan oluşan genetik materyal, protein yapıda bir kapsid ve zarf şeklindedir. Bazı virüslerde zarf bulunmayabilir. Zarfsız virüsler kuru ortamlarda enfekte etme kabiliyetlerini uzun süre korurlar. Çevrede ve birçok yüzeyde zarar görmeden kalırlar. Sindirim kanalında canlı kalabilirler. Zarfsız virüsler ise yayılma için konak hücreyi öldürmeleri gerekmez. Sindirim kanalında uzun süre canlı kalamazlar. Bulaşma süresince kurumamalıdırlar ve sıvı damlacıkları ya da salgılar içerisinde ulaşırlar.

Virüsler kendi kendilerine çoğalamazlar ve konağa ihtiyaç duyarlar. Bu yüzden “Virüsler canlı mıdır cansız mı?” tartışmaları yaşanmaktadır. Kendine uygun bir konak bulamadığı sürece uzun yıllar cansız bir şekilde olan virüsler, istedikleri konağa yerleştiklerinde genetik materyalleri sayesinde canlı bir forma kavuşurlar.

Virüslerin geniş bir enfekte edebilme skalaları vardır. İnsanları, hayvanları ve bakterileri enfekte edebilirler. Bakterileri enfekte eden virüsler bakteriyofaj olarak isimlendirilir. Virüsler tür bakımından sayıca enfekte ettikleri konağın ~10 katı kadar çeşitliliğe sahiptir. İnsan dışkısının gramındaki virüs sayısı yaklaşık 109 kadardır. Vücutta neredeyse her organı ve dokuyu enfekte edebilen virüsler vardır.

HIV Nedir?

HIV (Human Immmunodeficiency Virus), Türkçe’de  İnsan Bağışıklık Yetmezliği Virüsü olarak adlandırılan bir hastalık etkenidir. HIV, enfeksiyonlara karşı savaşan bağışıklık sistemi hücrelerine saldırır. Bu hücrelerin kaybı bedenin enfeksiyonlara ve belirli kanser türlerine karşı savunmasız kalmasına neden olur. HIV enfeksiyonu öncesi kendiliğinden iyileşen veya tedavi edilebilen hastalıklar, savunma gücü yetersiz kaldığı için tedavi edilemez hale gelebilmektedir. Retrovirüs olan HIV, insan bağışıklık hücrelerine nüfuz ederek bağışıklık sistemini zayıflatır ve fırsatçı enfeksiyonların görülmesine neden olur.

HIV Nereden Gelmektedir?

AIDS ilk defa 1981 de fark edilmiştir insanlık için yeni bir patojendir. Amerika Birleşik Devletleri’nde cinsel yönelimi homoseksüel erkeklerde ve Haiti’den gelen göçmenlerde ender rastlanan Pnömocystitis carinii jiroveci pnömonisi (PCP) ve Kaposi sarkomu (KS) vakalarının tespit edilmesi ile AIDS hastalığı tanımlanmıştır. 1983 yılında AIDS’e neden olan virüs HIV (İnsan İmmün Yetmezlik Virüsü, Human Immunodeficiency Virus) izole edilmiş olup, bu virüs vücudun savunma gücünü zayıflatmakta, yıkmakta ve normal koşullarda tedavi edilebilen hastalıklar, savunma gücü yetersiz kaldığından tedavi edilememektedir.

HIV birçok özellik açısından primatlarda görülen SIV ile benzerdir. HIV virüsü, HIV-2 olarak adlandırılan virüsten kökenlenmiştir, bu virüs isli maymunları enfekte eden SIV ile yakındır. Batı afrikada isli maymunlar besin kaynağı olarak avlandıkları, evcil hayvan olarak evlerde bakıldıkları için bu virüsün kısa bir zaman önce isli maymunlardan insanlara geçtiği ve HIV-2 olarak evrimleştiği belirlenmiştir. HIV-1 ise farklı bir dalda evrimleşmiştir. Afrikada şempanzelerin besin kaynağı olarak kullanılmasından dolayı şempanzelerdeki SIV virüsünün insanlara geçerek HIV-1 olarak evrimleştiği belirlenmiştir.

AIDS (Kazanılmış Bağışıklık Yetmezliği Sendromu)

AIDS, HIV enfeksiyonu sonucu oluşan bir sendromdur. HIV enfeksiyonun kendisinin olusturdugu bir hastalık değildir. AIDS, HIV pozitif bir bireyin hastalığın ilerlemesi sonucu teşhis edilen bir durumdur. HIV bir tür bağışıklık sistemi hücrelerimizden olan CD+4 T hücrelerine etki eder. Lenf nodunda replike olarak çoğalır ve virüs farklı dokulara yayılır.

HIV enfeksiyonu bulaşma ve yayılma farklı evrelerde ele alınır. Akut evre, klinik latent evre ve AIDS’dir. Klinik latent fazın bitiminde ve hastalığın gelişim evresinde bireyler; kronik ateş, gece terlemesi ve yorgunluk, tekrarlayan ishal, kilo kaybı, morarma ve çeşitli enfeksiyonlar geçirirler.

AIDS; CD4+ T hücresi sayısının 200 hücre/uL nin altına düşmesi sonucu oluşur. AIDS ilişkili fırsatçı enfeksiyonların ve AIDS ilişkili kanserlerin ortaya çıkması sonucu gerçekleşir.

Dünya Sağlık Örgütü’nün HIV ve AIDS klinik sınıflandırması, hastalığın klinik evreleri ve eşlik eden klinik durumlar ile/ belirtilerin değerlendirilmesiyle yapılmaktadır. Bir bireye HIV bulaşmasını takip eden dönemde meydana gelen enfeksiyon ve devamında hastalığın ilerlemiş 4 klinik evresi olmak üzere toplam 5 evre mevcuttur.
HIV enfeksiyonu, erken dönemde sıklıkla belirti vermeden veya “viral sendrom” adı verilen bir tıbbi durumla seyretmektedir.

  • Klinik evre 1’de bireylerde belirti olmayabilir veya süreklilik gösteren yaygın lenf bezi şişkinliği görülebilir.
  • Klinik evre 2’de açıklanamayan kilo kaybı, tekrarlayan solunum yolu enfeksiyonları, uçuk, ağız içinde yaralar, tırnaklarda mantar enfeksiyonlarına rastlanmaktadır. 
  • Klinik evre 3’te açıklanamayan şiddetli kilo kaybı, açıklanamayan uzun süreli ishal ve ateş, ağızda kandida (bir tür mantar) enfeksiyonu, akciğer tüberkülozu (verem), açıklanamayan anemi (kansızlık), şiddetli bakteriyel enfeksiyonlar, kronik trombositopeni (kanın pıhtılaşmasını sağlayan hücrelerin azlığı) görülmektedir
  • Son klinik evre olan 4’te bakteri, parazit, mantar ve virüs kaynaklı fırsatçı enfeksiyonlar ve sistemik enfeksiyonlar HIV/AIDS ile beraber görülürler ve bunlar hastalığın sınıflandırılmasında da kullanılmakta olan klinik durumlardır.

HIV enfeksiyonun tedavisinde virüsün çoğalmasını kontrol eden, antiretroviral tedavi (ART) olarak adlandırılan ilaçlar kullanılmaktadır. ART, HIV’in çoğalmasını önler ve vücuttaki virüs miktarını azaltır. Vücutta daha az virüs yükünün bulunması bağışıklık sisteminin etkinliğinin kuvvetlenmesini ve hastalığın AIDS’e ilerleyişinin önlenmesini sağlar. Tedavi edilmediği takdirde HIV, genellikle 10 yıl veya daha uzun bir süre sonrasında AIDS’e ilerlemektedir. Bu süre bazı bireylerde daha kısa olabilmektedir.

HIV Nasıl Bulaşır?

Cinsel yolla bulaşma

HIV infeksiyonunun en önemli bulaşma yolu cinsel temasıdır. HIV/AIDS her türlü cinsel temasla (homoseksüel, heteroseksüel, vajinal, oral, anal) bulaşmaktadır. Ancak semen veya kanla temasa neden olabilecek her türlü cinsel temasta bulaşma riski bulunmaktadır.

Kan ve kan ürünleri ile bulaşma

 Kanda virüsün yoğun miktarda bulunması nedeni ile, virüsü taşıyan kişilerden alınmış kan ve kan ürünleri ile hastalık bulaşabilmektedir. 1985 yılında antikor testlerinin bulunması ile dünyanın her yerinde kan ve kan ürünlerinin hastaya verilmeden önce HIV yönünden test edilmesi zorunlu hale getirilmiştir.

Anneden bebeğe bulaşma

 HIV gebelik süresince, doğum sırasında ve postpartum dönemde emzirmekle bebeğe %20-30 oranında geçebilmektedir. Ancak HIV pozitif anneye gebeliğinin son trimesterında, doğumdan sonra da bebeğe antiretroviral tedavi başlanır ve elektif sezaryen uygulanırsa bu oran düşürülmektedir.

Sağlık personeline bulaşma

Sağlık personeline HlV'nin geçişi iğne, enjektör batması ile, infekte vücut sıvıları ile bulaşmış mukozal temasla mümkün olabilmektedir. İğne batması ile bulaş riski, iğnenin lümen çapının geniş olmasıyla, derine batmasıyla ve iğne üzerinde kanın varlığında artmakta olup, ortalama risk %0.2-0.5'tir.

Enjektör ve diğer aletlerle bulaşma

 Damar içi madde kullananlar enjektörlerini, iğnelerini paylaşabildikleri için önemli bir risk grubunu oluşturmaktadırlar. Madde bağımlısı olanların ekonomik nedenlerle para karşılığı seks yapabilmeleri ve ilacın etkisi ile birden çok partnerle ilişkiye girebilmeleri nedenleri ile riskleri fazladır.

HIV’den Korunma

Cinsel yolla bulaşmaya karşı korunma

 En sık bulaş yolu cinsel temasla olduğu için bu yolla korunma büyük önem taşımaktadır. Cinsel aktiviteden tamamen kaçınarak veya infekte olmayan partnerle monogamik bir ilişki sürdürerek kesin olarak HIV infeksiyonunun bulaşı önlenebilmektedir. Cinsel temas sırasında prezervatif kullanılmasının koruyuculuğu, prezervatifin lateks olması, doğru ve devamlı kullanılması, yırtık veya delik olmaması kaydıyla ispatlanmıştır. Kadınlar için hazırlanmış olan intravajinal kondomlar da doğru ve devamlı kullanımla etkili olmaktadırlar.

Kan ve kan ürünleri ile bulaşmaya karşı korunma

 1985 yılında antikor testlerinin bulunması ile kan ve kan ürünleri hastaya verilmeden önce HIV yönünden taranmaya başlamıştır. Bu bir yasal zorunluluk olup, 1987 yılından beri de ülkemizde kan ve kan ürünleri HIV yönünden test edilmektedir. Organ ve doku nakilleri öncesinde gerekli serolojik testlerin yapılması HIV geçiş riskini minimuma indirmektedir.

Anneden bebeğe geçiş için korunma

 Anneden bebeğe geçişte önemli olan HIV prevalansı yüksek olan bölgelerde doğurganlık yaşındaki ve HIV infeksiyon riski belirlenmiş olan kadınlara tüm bulaş yollarını öğretebilmektedir. Eğer kadın HIV pozitif ise doğum kontrol yöntemleri öğretilmeye çalışılmaktadır. Buna rağmen gebe kalan HIV pozitif kadınlara erken dönemde kürtaj yapılması pek çok ülke tarafından kabul edilmektedir. Eğer anne adayı bebeği doğurmakta ısrarlı ise gebeliğin son trimestrında anneye, doğumdan sonra da bebeğe antiretroviral tedavi başlanmakta ve hasta yakın takibe alınmaktadır. Vajinal doğuma göre elektif sezaryenin uygulanmasının bebeğe HIV geçişini 4-5 kat daha azalttığı belirtilmektedir.

Sağlık personelinin korunması:  Sağlık personelleri anamnez ve fizik muayene ile infekte hastaları ayırt etme olanağına sahip olamadıklarından tüm hastaların kan ve diğer vücut sıvılarını potansiyel infekte kabul ederek üniversal önlemlere uyarak çalışmalıdırlar.

Kaynakça

HIV/AIDS Epidemiyolojisi ve Korunma, Dr. Aygen TÜMER , Prof. Dr. Serhat ÜNAL

Biyoloji Budur ve Evrim Nedir?, Ernst Mayr

https://aidsinfo.nih.gov/understanding-hiv-aids/fact-sheets/19/45/hiv-aids--the-basics

Genel Biyoloji, William T. Keeton

 

Gülşah Toyran
Yazar / 7 Yazı / 4,8K Okunma

1997 Bursa doğumlu. Moleküler Biyoloji ve Genetik mezunu.


Yorum Yap

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.

ya da üye olmadan yorum yap ve onaylanmasını bekle.
ÜST