metruk ev

ELLİK

Biz Yaptık Oldu

05 Ağustos 2018 13:49


"22.06.1986”

Az önce başını dizlerime koydun. Baharın sevinçli muştusuyla göveren gelinciklere konmuş kelebek kadar tedirgin yüzün. Coşkun bir denizin dalgaları kadar bukleli saçların terden sırılsıklam…

Hafif mırıltılarla uyuyup uyanabiliyorsun. Kimi çağırıyorsun? Kiminle konuşuyorsun? Oysa ne sen ne de ben konuşmayı biliyoruz. Aslında sen biliyorsun. Sadece susuyorsun biliyorum. Merhametin kuranderi yok, alfabesi belki de bir Ninova yangınında kehanetlere karıştı. Belki de ben, bu yüzden dilsizim. Belki de konuşamamanın bilinir bir düzeni vardır ya zamanın heyulasında kaybolan… Her neyse ben yalnızca bakıyorum. Gözlerimden bedenine akan merhametimi duyuyor musun? Sadece ikimizin anlamlandıracağı bir dille bana seslenmene olanak var mı? Gözlerimden diril bedenine akan merhameti ellerinde toplayıp boşlukta dönen bir aks yaratmaya yetin var mı? Hırıltılı sesin o kadar çaresiz ki, doğayla tek bağlantısı yüreklerindeki nefret olan insanlara hiç tesir etmiyor biliyorum. Gözlerindeki ışıltı, betonu delen bir sarmaşığın çaresiz görünmezliği gibi zaliminin gözlerine mıhlanmış insanlara bir an bile ilişmiyor biliyorum. Benim sözcüklerim hiç olmadı. Olsa olsa  birkaç kayıp heceydi. Sözlüğünü arayan gaip heceler. Şimdiden dilinde beleren birkaç heceyi duyarak ve senden alarak imlamı, ortak, güçlü yalnızca ikimizin algılayacağı bir dil yaratıyoruz. Kimsesizliğimde yani yeni yetmeliğimde başkalarının bana yönelttiği ve içime kesif bir sancı gibi giren, çıkaramadığım tüm kösnül hazları senden öğrendiklerimle birer birer çıkarmaya çalışıyorum. Oysa ben kendimi suskunluğumdan, yani bilinmeyen başka bir suskunluktan doğurmuştum. Utkun, gönenç, dik başlı…  Kösnül hazlar üzerime değdiğinde ilendiğim bir suskunluktu. Oysa duymuyorum şimdi o suskunluğun kayıp tek bir hecesini; doygun, erinç, eşsiz bir suskunluk şimdiki... Gözünde aniden beliren ela bir yalımla içimi tertemiz eden, o hoş yalımla içime işleyen, içimde çağıldayan sesin engel oluyor buna.

 Az önce başını dizlerime koydun.  İçimdeki tüm belirsizlikleri kesin bir nokta gibi sonlandıran saçlarında ellerimi gezdirince, bunca yılın pisliğini biriktirdiğim içimden çıkan bu mucizevi dirim belirtisine inanmak zorlaşıyor. Belki diyorum içimde, yani  o çöplükte, biriken onca şey, bu narin begonvil yaprağını sulamak için mi , benim bütün aydınlıklarımı çalıp senin gözlerindeki ışığa eklemek için mi benimle bu kadar uğraştılar. Belki de  sekmez bir düzenle, bunca kirli şeyin tepelendiği yerden senin çıkman olağandı. Kural bu yahut her neyse işte ,benim çöplüğümden sen belirdin. Pisliğim temizliği doğurdu.

Sıvışkan, kuzguni, siyah, kokuşmuş bir şey olarak doğmandan çok korkmuştum. İçimden söküp atamadığım  onca şeyin sana zarar vereceğinden , aklını çelip onlardan bir olacağından çok korktum.  Yahut onların hezimetine uğrayıp hep sıvışkan, cıvık bir tortu olarak içimde kalmandan. Karlı bir akşamdı dölütümün son halini ilk kez gördüğümde. Hastanenin perdesiz camlarında birikmiş nice kara odaklanmıştım. Sancılarım her an daha fazla artan bir korku gibiydi.  İçimde bir heyelanın tüm belirtilerini hissediyordum. bilmediğim bir buyruk kati bir emirle uygulanıyor içimde tuttuğum seni , benden ve içimdeki çöplükten söküp atmaya çalışıyordu. Çığlıklarım artıyordu. Heyelan büyüyor koca koca kayaları içinden sökülen yeryüzü kadar canım yanıyordu. Yeryüzünün de en az bir anne kadar Tanrı olduğunu o zaman anlıyordum. Tabiat ana da benimkiyle benzeş bir yazgıdan mı, benim gibi  içinde nice pisliği muhafaza ettiğinden mi artık nedense adeta ellerimden tutup beni teskin etmeye çalışan bir refakatçiye dönüşüyordu.. Arada ani uğuldamalar çıkartıyordu kara eşlik eden rüzgâr. Ben içimdeki sıvışkanı çıkarmaya çalışırken, rüzgâr sanki sana ilenmiş gibi zavallı kar tanelerini korkunç bir nefretle savuruyordu. Seni o çöplükten bu çöplüğe atarken biz, yani ben, tabiat ve ne varsa, hepsi benle hemhal olmuş ve bir an olsun beni yalnız bırakmıyordu. Belki de kendilerine yeni bir kurban arıyorlardı. Belki de bu kurbanın benden olması daha da hazlandırmıştı onları. Bilmiyorum; Yeryüzünün volkanları, dağları, okyanusları fırtınaları ne haldeydi acaba o gün. Benim şahit olduğum yalnızca benim çığlığımı dahi içine alıp uğuldayan, karları savuşturan rüzgârdı. Sona yaklaşırken daha inatçı, daha bıçkın bir hevesle artıyordu. Garibim kar taneleri tıpkı sen gibi tüm olan bitene bir anlam vermeye çalışıyordu.

İlk çığlını işittiğimde rüzgarla ben susup onca acının içinde sükun ettik. Volkanlar, depremler, yangınlar, seller, dağlar, okyanus dalgaları ve hatta zalim bir diktatör bile o an sükun edip seni dinledi. Sen çığlığını canhıraş bir mertlikle bizlere savurdukça saatlerdir bağıran bizler sükûna nişan ettik. Seni sarıp sarmalayan ebenin ellerinde kötülük var mı diye gözlerimi ebenin ellerine diktim. Sanki o an, beni susturmaya çalışan doğa, benle sessiz bir anlaşmaya varmış da tanrıdan aldığı inayetini bir yalvacın gözlerindeki nura ekleyip saatlerdir yaydığı beyazlığı ebenin ellerine toplamıştı adeta.  Bu mecburi belertmeden sonra seni bir müddet benden ayırdılar. Ben sakin kaldım. Sakin kalmayan, rüzgarını, hıncını ve tipisini artıran doğaydı. Yangının içinde kaçışan korkunç ürkek bir ceylan gibi çaresiz, çelimsiz bacaklarıyla bir o cama bir bu cama vurup senin kısacık yokluğunu anlamlandırmak istiyordu. Sonra kirli bir havluda getirip koynuma bıraktılar seni. Her yanını yokladım. Bir döl parçası aradım avuç içinde, bileklerinde, gıdında ve geri kalan neren varsa. Yoktu. Mememe yapışınca korktum. Ya içimdeki pislikler seni zehirlemek için bu anı bekliyorlarsa… Soluma baktım huzurla yağıyordu kar. Tipi terk edip gitmişti bizi. Ağzının içinde sıvışkan, acı, kesif bir zift birikintisi aradım. Yoktu. Kulağına dayadım kulağımı, içime işleyen işittiğim hiçbir küfre rastlayamadım. Kalbine dokundum. Kutsal bir suydun, içtim. Doydum.

 Asitli bir göl sandıydım seni ilkin. Acı  bir koku yayıp yağmadığına emin olmak için iyice kokladım. Kokunu içime çeker çekmez durulandım. Senin yanağının ortasında beliren çukurluğu gördüğümde tekrar korkmuş, o çukurlukta belirecek binlerce benzeş meyus hatıranın yeşereceğine inanmıştım. Benim lal yüzümde asla belirmeyecek olan bu zifir gölet, senin yüzünün tam ortasında belirerek benden hala almaya usanmadığı öfkesini senden alacak böylece hazzını artıracaktı. Öyle olmadı. Meğer kaynağından seni tutup çıkardığım o yer zifti, siyah bir gölet değil de bir gül bahçesiymiş. Her gün daha da pembe yayılan gülüşlerinden anladım.

Dilini pembe dudağına götürüp müthiş bir keyifle döngüler oluşturuyorsun şimdi. Bu döngüye eş, benzer bir çukur kaplıyor yanağını.  O yanağının içinde bozulmuş bir yemin gibi övünçle duran gamzende ne çok gezindim bir bilsen. Sütümle göverttiğim ilk dişin çıktığında tabiat anada ki sevinci görmeliydin. Her tarafa pembe, beyaz, incecik kanatlı, mutlu kelebekler yayıyor, gökyüzüne ferman gönderip kesin bir emirle bulutları istirahate yolluyor, tüm çorak topraklara çiçek açtırmak , bu çiçeklerden doğan kokuyu da senin burnuna eklemek için canhıraş bir çabaya giriyordu ki sorma.. 

Ya bu dünyayı çiğneyeceksin ya da un ufak edileceksin.  Un ufak edilmek kolay, zalimin tek sözü, kindarın tek gözü yeter buna. Elinde, yüreğinde ve belleğinde biriktirdiğin onca şey de un ufak edilecek bu hınç âleminde. Kalabalıklar çıkacak karşına sureti en çok insan. Gözlerinde kutsal kitapların yanlış anlaşılan tüm sözleri… Onların gözlerine dikeceksin gözlerini. Bu lüzumsuz çabadan doğan nefret, ta bileklerine kadar işleyecek. Kendine kızıp, küsüp, onlardan kaçıracaksın boşlukta saydam yalımlar oluşturan gözünü.  Sonra, bir umut naklinin imkânsızlığı gibi bir zamanlar bir dölüt olarak belireceğine inandığım bedenine kaçıp, tıpkı benim gibi anlamsız cümleler türeteceksin kim bilir. Sesini yitirmiş bir annenin, hiç olmayan sözlerinde aradığını bulunca da affedeceksin onları. Affetmezsen sözünü yitirirsin çünkü. Sesini yitirmek kolay, peki sözcükler yiterse,  gittikçe azalan ölgün bir ışık gibi… İşte o ışıktan el alıp eklersen kalemine ya da yüreğine çiğniyorsun yavru.

Bir yaşın geçti, yetişkin bir adamı gibi sert bakışlar var yüzünde. Yılgın, yorgun, karasız… Yani ilerde küfredeceklerine şimdiden ediyorsun küfrünü. Olsun. Yanağında biriken güllücükler bu öfkeni uysallaştırıyor, Bir dua gibi örtüyor. inanmamış birinin inanmak zorunda olduğu bir inanç gibi de değil. Sahi, belirgin. Özgür bir bilinç gibi... Bu bağdan yetişen tüm çiçekler tüm güzelliklerini birleştirip mucizevi bir şifaya dönüşüyor. Seni doğururken, seni huzursuz edeceğime inandığım bütün kuruntularım yine senle durulanıyor. Sütümden akan zehir senin içindeki gül bahçesinin şifasıyla paklanıp tekrar içimi döllüyor. Benden olanın bakışıyla iyileşiyorum.

Ben kendi çocukluğumu hatırlarım sen de hatırla. Zaten çocukluğunu unutanların zalimleştirdikleri bir konukluk ya bura.  Bukleli saçlarımla atmosfere yaydığım sükûnetim asla bir bütünlük oluşturmadı. Ayağımı bastığım toprak millenmeye meyilli bir bataklık gibi beni kendine çekerken, olmayan sesim olmayan dilimle üflerdim tüm figanımı. Çocukluk belirsizliğimizin ilk imgesi, saflığımızın ilk lekesi… saçlarım sık kirpiklerime karışınca menhus yaşamımın ilk merhalesini de bulmuştum. Kösnül hazlar bedenime bir ok gibi saplandığında ve bende manasız salınımlarla hayat bulduğunda işte o kayganlıkta  çocukluğum da boğulmuştu.  Ergin bir çocuktum artık. Din, iman, kitap, her şey, herkes öyle söylüyordu. Bir asker mektubu gibi hassas ve bir örümceğin girişini perdelediği mağara gibi kutsal ve bu  mağara ya giren ışık gibi yırtılan çocukluğum ve bu yırtılışla beliren kan da öyle söylüyordu. İçimdeki kayganlıkta  boğulan çocuğun sesini duyuyordum durmadan. Başkalarının haz odağından yükselen boğuk sesler… Mağaramın kutsal  bir örümcekle ördüğü ağ yitip gitmişti. Benim saçlarımı düzeltecek, tarayacak, terli sırtımın sızısına engel olacak ve süt dişlerimin düşüşüne şahit olacak bir ebeveynim yoktu. Aslında vardı var olmasına yoksa bu sükûnet bana eklenmezdi. Yani dilsiz dilim olmazdı o zaman. Yalnızca ben görmedim. Heyulamda da görmedim.  Benim heyulamı yaratan başka bir heyuladan gelsem de o heyulanın sahibini görmedim.

       Kalem tutmayı henüz öğrenmiş elleri ve okumayı yeni sökmüş gözleriyle bu anlamsız mektubu anlamlandırmaya çalışan bilinci, annesinin üzerinde biten koyu gölgesiyle kesildi. Küçücük gözleri bir  bu karaltının kaynağına yöneliyor bir de içinde bir karınca duası kadar küçük yazılmış yazılar barındıran ve ellerinde anlamsız salınımlar sergileyen deftere yöneliyordu.

Annesi, her işitenin bir kapı gıcırtısı hissettiren o ince, tiz sesiyle” nerden buldun bu defteri “ deyince, tedirginliği daha da artmış olacak ki gözlerini artık ellerinin titremesiyle salınımı artırmış deftere tekrar yöneltti.  Annesi ilkinden de beter bir tizlikle “ nerden buldun bunu” deyince, bizimkinin bir pencere önü çiçeğinin kimsesiz bir yaprak düşüşünü andıran çenesi, çaresiz bir yalnızlıkla üzerinde oturduğu kanepeyi gösterdi. Bir devrim muhafızının zalimliği gibi gittikçe kararan gölge , bir hışımla elinde tir tir titreyen  deftere yönelince zavallıcık neye uğradığını şaşırmış öylece kaldı.  Bu anlamsızlığa anlam vermeye meyillenmiş bilinci, kesin bir kararlılıkla adeta özensizce, daha birkaç gün önce kör bir makasla kestiği  burgaçlarının kıvrımından bir yol arayıp bir an önce gün yüzüne çıkmak istiyordu. Bizim yavrucağın zaten biçimsiz burgaçları öyle bir salınım aldı ki, bilinci her şeyi bir anda çözmüş de, öyle güzel bir aydınlanma yaşamış gibi manasız salınımlarını daha da artırmış boşlukta manasız imgelerin sevincini yayıyordu adeta. Fakat bu nafile bir çabaydı. Bilinci , örgütlenmesini tamamlamış ve cahilliklerinden beslenen, kanan, kandıran karşıt düzen yanlıları gibi bir o yana bir bu yana saldırıp duruyordu da yine  de hiçbir şey anlamıyordu. Bulduğu defterin içinde ki küçücük harflerle yazılmış yazıları sadece okuyabilmişti. Elleri, boşlukta asılı küfürler gibi öylece kaldı.  Biraz önce gözleriyle anlamlandırmaya çalıştığı imgeler, yerini başka ve daha belirgin manasız boşluklara bırakmıştı. Bir evvelki boşlukta anlamlandırmaya çalıştığı anlamla, ondan sonraki karaltıda yani annesinin belirtiği karaltı aynı anlamı mı taşıyordu. Birinden hiçbir şey anlamasa dahi içine yayılan hoş seda diğerinde ise daha görür görmez beliren ve bir benzerini bir idam mangasının yüzünden yayılan zalimlikte görebileceğimiz karaltı benzeş miydi? Ellerini boşluktan arındırıp Cebindeki bilyeleri yokladı. Hepsi yerindeydi.

Kavrukluğundan silinen ela gözlerini ufka dikmiş saatlerdir oturduğu biçimsiz kayalıkta öylece duruyordu.  Bir yol kafasını eğip artık yeşilliğini kaybetmiş, boza çalan çimenlerden bir ot parçası alıp ağzının köşesine iliştirdi. Nihat hala gelmemişti. Saati olsa da anlayamazdı ya saatin kaç olduğunu. Daha zar zor okuma yazma öğrenmişti de saatlere bir türlü kafası yatmıyordu. Ama fena da olmazdı ya Fikret’in saati gibi fiyakalı bir saati olsa. Hem herkes biliyor muydu ki sanki saati okumasını. Gerçi Seher’in annesinin okuma yazmasının olmadığını geçen gün Seher söylemişti ama anasının altın gibi sapsarı saati vardı. Olsa ne olacaktı. Altın da gerçek altın değil ki. Ona Nihat’ınki gibi iki yanından basınca ışık yanan siyah derili saat yakışırdı.

Gözlerini ufuktan ayırıp bir muştu gibi öten trenin gürültüsüne yöneltti. Başı dumanlı, kara bir haber gibi geliyordu tren. Nihat burada olsa, hepsinin kafasını çeler de tren tam onlara yaklaşırken “ karşıya geçelim” derdi. Fikret de korkak ya , “ ya bizi ezerse “ diye söylenip uymazdı Nihat’a. Nihat da durur mu, hemen Fikret’e “ süt çocuğusun sen oğlum, bisküvi çocuğusun” der bizimki de bu atışmayı fırsat bilip bir cesaret atardı da trenin önüne kendini, diğer ikisi şaşkın şaşkın bakardı da aralarına giren trenin azgın bir yılan gibi kıvrılan siluetinden mi artık kulakları sağır  eden gürültüsünden mi bilinmez bizim ki kaybolur da nihayet tren, rüzgarını, tozunu, dumanını alıp gittikten sonra bizim yanağı gamzeli belirir pişkin pişkin diğer ikisine gülerdi.

“ Nihat niye gelmedi ki” diye iç geçirdi. “ ne vardı yani, sıcak da değil kafasına güneş de geçmezdi. Ne biçim ortaktı bu, nasıl üteceğiz o muhallebi çocuklarının bilyelerini” yanaklarında beliren çukurlukla anlaşılan gülüşü, yüzünün tamamına yayılıyordu, kavrukluğundan silinen ela gözleri bu yayılmadan el alıyormuşçasına bir an çakmak gibi yanıp söndü, elalığın kavından mı yoksa bu elalığın yanağında ki çukurluğa olan sevdasından mı artık nedense bizim ki bu gülüşün keyfini çıkara çıkara  düşünmeye devam etti. “ Gerçi ben tek başıma üterim ya, ortak olduk bir kere şimdi tek gidip de tüm mahallenin bilyesini ütmek olmaz”  gülüşü yüzünden de taşmış boynuna, boynunuyla göğsünün birleştiği noktada ki çukurluktan dar saltolarla yüreğine kadar inmişti adeta. Keyfine diyecek yoktu ya bıçak gibi kesildi bu şölen. Yanağında hare şeklinde beliren çukurluk keskin bir dönüşle yok olmuş, bu yok oluşu gören bizimkinin yanağına sevdalı ela gözlerse bir yas âlemine girmiş de bütün rengini yitirip kaybolmuştu sanki. Bir karınca duasından farksız o kargacık burgacık yazıları okusa ne olacaktı. Zaten  Hem niye kızdı ki annesi  defteri elinde görünce hep demiyorlar mıydı “ sen hiç okumuyorsun” diye.

Gözlerini tekrar ufka dikti. Sağlam, kıpırtısız, narin kanatlarıyla bulutlara değip dönen ve yer yer bulutlardan birini sırtına alıp ufkun şemasını değiştiren, arştan dönüp arşa değen, çizdiği aksdan adeta yalımlar saçıp güneşe meydan okuyan; alaca kanatlı, kestane rengi, güvercin büyüklüğündeki, kafası çakmak, gözleri demir gibi keskin karakuşun kesintisiz bir rüya gibi süzülüşüne dalıp gitti.  Kuş, ani bir inişle bizimkinin üstündeki kubbeden süzülerek aşağılara döndü. Kanatları mı yoruldu yoksa bizimkinin az evvel gözünde beliren ela yalımı mı merak etti artık neyse ne, demiryolunun karşısında bulunan dut ağacının tepesinde sündü. Bizimki atıldı hemen o yöne. Ağacın koyu gölgesinden göğe doğru bakınca yaprakların sığlığı bizimkinin harelenmeye müsait elalığında bir karşılık bulamadı. Kuşu göremeyince bir iki adım geri çekilip güzelim dut ağacının tepesinde aradı kuşu. Kavrukluğundan silinmiş gözleri dut ağacının yeşil yapraklarını görünce bir cana geldi ki yüzünün kavrukluğunu unutan gözler öylesine canlı bir yeşile çaldılar ki az daha canım kuş, dut ağacını bırakıp bizimkinin gözlerine konacaktı. Bir iki adım daha geri çekilince gördü güzelim gözler güzelim kuşu. Garibim izlendiğinin farkındaydı ya bizimkinin olduğu tarafa bakarsa tedirginliğinin artmasından mı korktu yoksa ağırbaşlılığından mı kaybedeceğini düşündü artık neyse ne hiç bakmadı bizimkinden taraf. Bizimki de zaten çelimsiz bacaklarını ağacının koyu gölgesinin kesilip güneşle buluştuğu yere mıh etti de bir heykeli andıran ancak dizinde beliren yaralarla o heykelden ayırt edeceğimiz gövdesini bir an olsun kıpırdatmadan izlemeye koyuldu kuşu. Kuş, ara sıra bizimkini ufacık gözleriyle süzüyor bir an buluşunca da gözleri, dargın, nazlı bir sevdalı gibi hemen öte yana çevirip ağırbaşlılığını korumayı da ihmal etmiyordu.

Demir raylardan kara bir haber gibi gelen trenin sesiyle irkildiler. Ceplerinde biriktirdiği demirden, camdan bilyeler bu irkilişle birbirlerine çarpıp trenin çıkardığı sese karıştı. Ortalık trenin yaydığı dumanın kokusuyla kavrulunca bizimki buzdan bir heykelin çözülüşü gibi yavaş yavaş ayağa kalktı. Tren bir hışımla geçti. Bizimkinin o an ortalığı yayılan dumanla kavrukluğu artmış ve zaten silinmeye meyilli ela gözleri iyiden iyiye esmere çalmıştı. Tren geçip gitti.  Kısa-özensiz kesilmiş burgaçlı saçlarını barındıran kafasını göğe uzatınca kuşun sündüğü dalda olmadığını gördü.  Kuşun onun terk edişine üzülerek az önce kuşu seyre daldığı yere tekrar çömünce bu sefer bugün zorla okuduğu o kargacık burgacık yazı geldi yine gözlerinin önüne. “Lal ne demekti ki ? Nihat bilir ya o da gelmedi” gelir gelmez, Nihat’ın soluklanmasını bile beklemeden soracaktı “ ne demekti lal?”. Düşünüyor düşünüyor da bir türlü anlam veremiyordu okuduklarına.

Dut ağacının düşürdüğü kuru dutları biriktirdi elinde. Sonra onları bir nizam önüne dizip cebinden çıkardığı ellik bilyesiyle, dizdiği dutları hedef aldı. Keskin nişancıydı ha! Yeni gelin çeyizi gibi dizilmiş bilyeleri çatlamış elleriyle bir baştan vururdu ki anında atılırdı tüm bilyeleri toplamaya. Bir keresinde yirmi beşlik dizmişlerdi de  ta on beş adım öteden  hedeflemişlerdi vurmaya. Yirmi beş o yirmi beş de Kara Mamo dizince tam elli bilye ediyordu. Önce Kara Mamo attı da yetiştiremedi bile elliğini bilyelere. Bizimkine gelince sıra, bir güzel uzanmış toprağa, önce gözünü kısmış, elliğini baş parmağıyla işaret parmağı arasına  iyice sıkıştırıp, tak atınca baştan vurmuştu da bir kaplan gibi atılmıştı tüm bilyeleri toplamaya. Tabi bizim Kara Mamo da kızıkçı  ,yaşı da büyük dörde gidiyor ya bu sene beşe geçti, hemen bizimkine bir tekme atıp elindekileri almaya yeltenmişse de Nihat,Kara Mamo’nun elini ısırmış da kurtarmıştı cam gibi tertemiz bilyeleri o tipsizin elinden. Zaten sonra ortak olmuştu Nihat’la. “Nihat da beceriksiz ya olsun.  Saati var. Yandan basınca lamba yanıyor , ses de çıkarıyor hem. Lambası da benim gözlerim gibiymiş. Nihat öyle söylüyor ya yalan söylüyor.

Bizimki dutlarla bilye oynamaktan sıkılınca elliğini cebine atıp saatlerdir oturduğu kayalığa yöneldi.  Oturduğu kayalığa gelince tekrar dikti ufka gözlerini. “Acaba sızmış mıdır Nihat? “ diye geçirdi içinden.  Annesi, babası için  hep öyle söylüyordu ya. Sonra bilye oynamaktan çatlamış parmaklarıyla kafasında koyu bir damla gibi duran, artık nizamını bozmuş burgaçlı saçlarını kaşıya kaşıya düşündü. Nihat’ın anası bizimkini ne zaman görse yüzüne zaten eklenmiş öfkeyi öyle bir harlıyordu ki bilindik bilinmedik tüm küfürleri bizimkinin yüzüne vura vura sövse o kadar acıtmazdı bizimkinin canını. Tren deminkinden daha korkunç bir öfkeyle sesini işittirince bizimki yine doğruldu. Dut ağacının tepesini yokladı. Kuş hala yoktu.

Mahalleye gelince karanlık iyiden iyiye çökmüştü. Fikretlerin evinin önüne gelince, ailece  evlerinin müştemilatında akşam yemeklerini yediklerini gördü. Demin bizimkine bakan kuş gibi o da Fikret’e baksa da Fikret ona bakmadı. “ Korka ya Fikret zaten görse de annesinin korkusundan görmemiş gibi yapardı.” Yasaklamıştı annesi Fikret’in bizimkiyle görüşmesini. Hatta Fikret’in okul kaydını alıp başka bir okula yazdıracaktı. Hoş, bizimkinin çok da umurundaydı ya, “ Kız gibiydi Fikret, annesi hala ağzına zorla lokma koyuyordu” “ bu ne biçim mahalleymiş” diye de her gün Sabri Amca’ya bağırıp çağırıyormuş. Nihat duymuş. Geçen gün Fikret’in uzaktan kumandalı arabasıyla oynarken duymuş. Kumandaya basınca araba ileri-geri gidiyormuş. Bilye oynamak zevkliymiş ama o arabayla oynamak da zevkliymiş. Bir yol Nihat’a vermiş de kumandayı hemen cadaloz anası almış Nihat’ın elinden.

 

Az ilerde Nihatların evinin önüne gelince durdu.  Mahallenin onca dökük evinden biraz daha dökük bir evdi. Ev dediysek de öyle ev gibi bir ev değil daha çok bir gecekondunun kötü bir taklidi gibiydi. Evin dış cephesi biçimsiz ve uyumsuz taşlarla örülmüş ve bu biçimsiz taşların aralarına birbirlerine sıkıca tutunsunlar diye kırmızı topraktan yapılmış kerpiç sıkıştırılmıştı. Bu haliyle terkedilmiş bir virane gibi görünse de aslında nice umutları, sevinçleri ve yoklukları barındıran bir evdi. Bu duvarların ortasında kötü bir şaka duran pencerelerin camları kırıktı. İki göz evin tuvaleti evin ise evin hemen yanındaydı.  Tuvaletin etrafı suntalarla örülmüş tepesinde bulunan  ve zeytin, yağ ve peynir tenekelerinden bozma sac ise artık paslanmıştı. Bizimki kırık camın önüne gelip içeriden gelebilecek sesleri yokladı. Yok çıt yoktu. Daha önce neleri işitmişti ya bu camın önünde de  sanki şimdi  evin ahalisi aralarında sessiz bir anlaşmaya varmışçasına susmuş ve çıt çıkarmıyorlardı. Bir keresinde Fikret’in babası Nuri, Selime Ablanın biriktirdiği üç beş kuruşu zorla almaya çalışmış da, Selime Abla da vermemeye inat edince sofrada duran bıçağı önce Selime Ablaya sonra vazgeçip de  Nihat’ın  boğazına dayayınca  garibim Nihat’a bir şey olur diye korkmuş da söylene söyle saymıştı parayı eline. Nuri parayı elinde görünce sevinçten ne yapacağını şaşırmış o sevinçle Nihat’ı alıp fırlatmış Nihat’ta evi ev gibi gösteren tek şey olan cama çarpınca cam olduğu gibi Nihat’ın üzerine devrilmişti. Nihat’ın canı çok yanmış ama geçmiş. Anası da cam parası bulamayınca, naylonla örtmüş camı ya o naylonda iki güne bir sökülüp gidiyormuş, gitse ne olacak hırsız neyim de girmezmiş ne çalacakmış ki evden. Televizyon bile yokmuş.  “Ama hırsız girerse çok korkardı Nihat. Fikret’e diyordu ya o da korkaktı. Bir kere kara Mamo’yu dövdü diye hemen cesur mu olacaktı. Altına işiyordu hem.  Ben de işiyorum ya, Nihat başka işiyordu. Bir kere gösterdi de bana ben inanmadım”

Ceplerindeki bilyeleri yokladı. Kırık pencerenin önünden ayrılırken karanlık iyiden iyiye yayılmıştı ortalığa. Dut ağacının tepesine sünen kuşu yad edercesine kaldırdı burgaçlı kafasını.  Şehrin ışıllarının silemediği birkaç yıldız gördü.  Koşmaya başladı. Kafasını bir an bile yıldızlardan ayırmadan koşuyordu.  Kararlıydı bu kez yıldızları geride bırakacaktı.  Daha hızlı koşmaya başladı.  Yıldızlar olduğu yerde duruyordu. Kızdı. Bilendi. Anlamıyordu. Onca yol gitti yıldız bir adım dahi geride kalmadı. Çivi çakmışlardı sanki melununa orada duruyordu işte. Mecbur indirdi kafasını semadan. Nihatların evinden görece daha ev olan evlerinin arka bahçesine gelince bahçe duvarına oturmuş kızları gördü.  Rukiye, Remziye ve Nurcan.  Bizimki onları görmeden bahçe duvarının merdivenden uzak kısmından atlayıp eve gitmeye niyetlendiyse de tam yekinip duvardan atlayacağı sıra Remziye’nin göz radarına takıldı. Bizimki hiç oralı olmayı osuruk ağaçlarının tünediği tümsekten eve doğru gitmeye çalışırken Remziye’nin” şşş nereye” sesiyle irkildi. Bizimki gözlerini karanlıkta belli olmayacak şekilde Remziye’ye belertip  birkaç saniye bekleyince Remziye içinde birazda şefkat barındıran bir sesle “ gel biraz çekirdek vereyim sana” deyince bizimkinin beleren gözleri aydınlığa kavuşurcasına eridi. Ürkek adımlarla üçünün tünediği bahçe duvarının altına, onların ayak uçlarına denk gelecek şekilde yekindi. Durdu. Bir eli belinde diğeri de dilenci vari Nurcan’ın elinde tuttuğu üzerinde Çinli bir kadının kötü bir portresi bulunan çekirdek poşetine uzanınca Nurcan, iki parmağıyla poşetten çıkardığı en fazla on tek çekirdeği bizimkinin bilye oynamaktan pörsümüş avucunun içine uzattı. Bizimki de bir gayret uzatan ele yönelince azıcık çekirdeği görüp içlense de ilkini dişleri arasına götürüp çitlemeye başlamıştı bile. Nurcan geçen sene yedinci sınıfa geçmiş, babası Erzurumlu Rıza “ okuyup da ne olacak evde kalsın da kardeşlerine baksın “ deyiverip Nurcan’ı okuldan almıştı. Nurcan da okulu bıraktıktan sonra kapanmış kafasına büyük gelen yazmaları acemice kafasına dolayıp olduğundan büyük görünmeye başlamıştı. Her ne kadar bu örtünme onu olduğundan büyük gösterse de dikkatli bakanın çenesindeki ayva tüylerinin acemice yalımı, yaşını ele veriyordu. Fakat Onu hala çocuk gibi gösteren ve ona inatla olgunluk eklemeye çalışan yazmayı silen ise burnuydu. Nurcan’ın henüz oturmamış ve yüzünün ortasında bir vaha gibi beliren ucu pembe müthiş geometrik burnu yanaklarından ve gözlerinde ani bir kesilmeyle ayrılıyor , dilinden peltek pelten çıkan sesler bu buruna çarpıp onu olduğundan normal gösteriyordu.  Akşam olunca bir yolunu bulup eski sınıf arkadaşları Remziye ve Rukiye ile buluşuyor hatta zaman zaman ip bile atlıyordu.  Birkaç kez bizimkine ipin ucunu zorla verip, çevirmesini istemişlerdi de bizimki bir iki yol çevirip sıkılınca ipi oraya atmış bilye oynamaya koşmuştu.  Zaten o gün kuyu oynayacaktı. Sözleşmişlerdi. Şahin gibi sokuyordu bilyeleri kuyuya. Nihat demişti”  sen Türkiye bilye kuyusu şampiyonluğuna girsen birinci olursun diye” ne diye ip atlayacaktı.

Zaten bitmeye meyilli çekirdeklerin sonuncusunu çitlerken Rukiye, biraz da sırıtarak” okumayı öğrendin mi” deyince bizimki gönenç “ öğrendim, kırmızıyı bile taktı öğretmen bana” deyince Remziye oradan atılıp

“ hadi oku o zaman, al bu çekirdeğin üstünde ne yazıyor oku”

“karanlıkta nasıl göreyim, elime verirsen okurum” deyince, Nurcan yekinip konuyu değiştirtti. “ senin saçını kim kesti?” bizimki yine gönenç” ben kestim. Bit neyim de girmedi. Canım istedi kestim.  Babamın makası var ya keskin, onunla kestim” Nurcan yanındakinin yanlarına vura vura gülüp “ güzel olmuş güzel , aferin”  deyince Remziye Nurcan’ınkinden ucuz bir alayla” çok güzel olmuş bundan böyle hep böyle kes” deyince diğerleri de kahkahayı patlattı. Ardından Rukiye biraz da işveli “ ay neşem yerine geldi” deyince Rukiye,” ee bilye oynamaya devam mı?” diye sorunca bizimki erinç “ Kara Mamo’yu bile üttüm”

Bizimki boşluğa yayılan kahkahalara ne anlam yükleyeceğini bilmeden o kahkahalara arkasını döndü. Başını son bir kez semaya çevirince demin kapıştığı yıldızın gökyüzüne çivilendiğine kesin kanaat getirdi.  Evlerinin ön bahçesine gelince babası ve annesinin evin balkonunda yere serdikleri hasırın üzerinde akşam yemeğini yediğini gördü. Kurt gibi acıkmıştı.  Bizimkinin demin çitlediği çekirdekten ağzında bir tutam tuzun tadı kaldıysa da hiç doyar mıydı doymazdı. Terliklerini merdivenin yarısında ayağından fırlatıp ceplerindeki bilyelerin mevcudiyetinden emin yanaştı ter kokulu babasının hemen yanına. Nereden geldiğini anlamadığı bir şaplakla oracığa kapandı.  Burğaçlı, biçimsiz saçları muhafaza eden kafası bir salınım alıp yere kapananınca ela gözlerinden yayılan acı, kırmızı siyah geometrik desenler barındıran plastik ipten örülü hasıra hüzünlü bir volkanın ani bir iç geçişiyle yayılan lavlar gibi yayılmaya başladı. Elleri, ceplerinde duran tıka basa duran bilyelere gitti. Hala güvende olduklarının ayırdına varınca gözlerinden hasıra yayılan acıyı bir vakum gibi çekip tekrar ela gözlerine işledi.  Neler olup bittiğini anlamaya çalıştı.  Hafif doğrulup kapıştığı yıldızın hala semada olup olmadığını ve mümkünse akşamüzeri gördüğü alaca kuşu görmek umuduyla başını semaya çevirince annesinin biçimsiz suratını gördü. Başında bir alacaklı gibi duruyordu. Annesinden gözlerini kaçırıp evin dış kapısının hemen üstünde balkonu aydınlatan yetmişlik ampulün etrafında aptalca dolaşan kelebeklere ilişti gözü. Annesi bizimkinin kirli penyesinden tutup kapaklandığı yerden kaldırmaya yekinince bizimki zaten bir an olsun ellerini ayırmadığı ceplerine daha sıkı tutundu. Kelebeklerin az ötesinde duvara asılmış ve kutsallığından bir an şüphe duyulmayan kutsal bir kitap gibi kıpırtısız duran kertenkeleye ilişti gözü. Kertenkelenin hemen sağında da bir örümcek ağı ve içinde de zaman zaman ördüğü ağdan başını uzatıp dünyanın pisliğini yoklayıp sonra da küfürlerini insanlığın yüzüne vura vura zulasına kaçan bir örümcek vardı ya hiç ona bakmadı. Kertenkeleye dikti sulanmaya direnen ela gözlerini.  Babası hiç oralı değildi. Yaydığı ter kokusunun içinde eliyle dertop ettiği yufka ekmeği yemeğe bandırıyor yine yaydığı ter kokusuyla beraber bir güzel mideye indiriyordu.  Derken sağ yanağına bir sille daha indi bizimkinin.

” Neredeydin kız sen?”

Ceplerindeki bilyelere daha sıkı tutundu elleri. Az kalsın bütün o canım cam bilyeler bu sıkışla kırılacaktı.  Bizimki ayırmıyordu ellerini ceplerinden. Yalnız onun bilyeleri değildi ki , Nihat’ın da bilyeleri vardı. Annesi ilkinde daha asabi bir sesle

“ Neredeydin kız sen”

Biliyordu. Öğlen okuduğu defter yüzünden kızgındı ya annesi ona.

“ neredeydin”

“ lal ne demekti? “


etiketler: ellik, avni kılıçgedik, öykü, edebiyat, kız çocuğu, misket

Avni Kılıç

Avni KılıçYazar

1987 yılının ocak ayında Malatya'da dünyaya geldi. İnönü üniversitesi eğitim fakültesinden mezun oldu.  Çeşitli illerde öğretmenlik yaptı. Kitap okumayı hayatının meşguliyeti haline getirdi. Hala istanbulda bir devlet okulunda öğretmenlik yapmaktadır.

İlginizi çekebilir

Yorumlar

  • Eda

    Eda

    "Nurcan yanındakinin yanlarına vura vura gülüp “ güzel olmuş güzel , aferin” deyince Remziye Nurcan’ınkinden ucuz bir alayla” çok güzel olmuş bundan böyle hep böyle kes” deyince diğerleri de kahkahayı patlattı. " Bu cümleleri okuduktan sonra kendimi tutamadım ben de güldüm :) Sanki okumadım da, oradaydım. Film gibi izledim. Kalemine sağlık 👏
    05 Ağustos 2018 - 19:13:00        0

Yorum Yap

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.

Gönder