ÇİLLİ BEGONYA

Biz Yaptık Oldu

13 Ağustos 2018 18:36


Yüzündeki çilleri birbirine bağlayıp, anlamsız, geometrik şekiller oluşturmak istiyordum. Kızıl saçlarını barındıran kafasının ön köşesinde beliren ve mahalledeki hemen herkesin müşterek bir kanaatle, “küçükken inek yalamış ondan böyle” diye ifade ettikleri döngülü saçının, geniş bir salınımla göğe sıçramasından korkuyordum hep. Cızırtılı bir pymaglas tabelada akan reklam yazılarına benzeş bu kızıllığa saatlerce bakıp, Adem’in taşımadığı onlarca anlamı Adem’e ekleyebilirdim. Ancak böyle anlamlı olabilirdi Adem. Çünkü konuşurken hep başkasının kelimelerini kullanır, başkaları gibi sevinir, başkalarına başkası gibi üzülürdü. Bunu bilirdim. O da bilirdi. O benim bildiğimi bilir miydi bilmiyorum ama ben onun benim onu bildiğini bilirdim. Bu aramızdaki sessiz uzlaşının ilk kuralıydı. İkimize de bu sessizlik güven verirdi. İnsanın kendini başkası sanmasında kötü bir şey yoktu çünkü. Sadece tuhaf bir durumdu bir başkasına bir başkası gibi davranmak.  Belki de birbirimizden vazgeçmek istemiyorduk da her şey bu yüzden çok olağandı.  Bu uzlaşmanın ilk kuralı da birbirimize bildiklerimizi söylememekti. Misal ben Rıfat Ilgaz’ın  o gün okuduğum herhangi bir öyküsünü Adem’e anlatırken benim ağzı açık hayranlığımı ve inatla “ Yazar olacağım oğlum Adem” deyişimin hemen ardından gözünü benden her kaçırışı bu sessiz uzlaşının belagate varmayan ilk belirtileriydi.

Bir başkasının yanılsamasıydı sanki Adem. Başka birinin dilini kendi diline görünmez bir dikişle bağlamış, başka birinin herhangi bir acıyı yaşarken yüzünde beliren kederi kesip, kendi yüzüne yamamıştı sanki. Televizyonda izlediği dizlerdeki esas oğlanlar ya da kadınlar nasıl üzülür, sevinir ya da şaşarsa, Adem de öyle yaşıyordu o anki duygusunu. Bu öyle bir hal alıyordu ki bazen yanı başımda Adem değil de, canlandırdığı karakterlerden biri oluyordu adeta. Fakat bunu öylesine kendini dışlayarak yapıyordu ki sanki kendi duygusundan çok o an o artist üzülmüş de ona üzülüyormuş gibi bir hal alırdı yüzündeki pymaglas tabela. Tıpkı  artistler gibi yumruk yaptığı ellerini ön dişlerine kadar götürüp, aynı anda yüzünde beleren bu benzeş acıyı avuçlarına akıtırdı.  Bir kere olsun sormadım. O da neden böyle üzüldüğünü hiç söylemedi. Belki de insan, nasıl üzülmesi gerektiğini bile başkalarından öğreniyordu. İnsanın içinde barındırdığı, çoğu zaman nedeni bilinmez onca hüznü yaşarken bile bir özgünlüğe ulaşamamasına o zamanlar karşı çıkmazdım. Anlamadığından değil, itiraz etmeyi öğreneceğim bir karakterin karşıma çıkmadığındandı. Adem’in de çıkmamış olacak ki, itiraz edişleri hep sıradandı.

Dayanılmaz bir sıcaklık vardı o yaz. Okulların tatil olmasıyla herkes köyüne kaçmış, bizim gibi köysüz göçmenler kendi boşluğunda azıcık kalmıştı. Evimizin arkasındaki tümsekte oturup, şehrin çirkin suretini izlerken gözüm sık sık o sıcaklığın içinde kalmış kerpiç evimize ilişirdi. O evin içerisinde topallayarak yürüyen annemin, evin çatısından çıkan saydam harelerin, yalımların arasında kaldığı için canının yanmasından korkardım. Bunun aptal bir yanılgı olduğunun farkındaydım.  Fakat bu korkudan kendimi alamazdım.

Yedinci sınıfa geçmiştim. Çocukluğumu özleyecek kadar büyümemiştim henüz. Hala büyümeyi isteyecek kadar çocuktum. Bazen Adem’in yüzündeki çizgilere odaklanır, acaba Adem büyüyünce çillerini ne olacağını merak eder mi diye onun adına endişelenirdim. Adem başkası olmaya o kadar alışmıştı ki, kendi olabileceğini hiç aklına getirmezdi. Adem’e "Lan oğlum kendin yaşıyorsun lan bunları, bunlar senin gerçekliğin, tamam yaşadığın şeyler sana bir dizi senaryosu gibi geliyor ama sen yaşıyorsun be oğlum, bunlar kanıyla canıyla senin" demek istesem de bunları söylemez, bunları kendinin kendisine söylemesini inatla beklerdim. Bunun nafile bir çaba olduğunu henüz bilmiyordum. İnsan en çok acılarını yaşarken başkası oluyordu. Bunu da bilmiyordum.

Ben çillerindeki geometri problemleriyle uğraşırken o anlatırdı.  En çok abisi Şükrü’yü anlatırdı. Çok korkardı Şükrü’den, ben de korkardım. Şükrü’nün çilleri ekseriya burnunun etrafında yoğunlaşmıştı. Hastalıklı yüzü, ölgün, ruhsuz, ela gözleri vardı. Burnundaki çiller, hastalıklı yüzü ve içindeki nefretin de katkısıyla gözlerindeki alalığı silerdi. Hep yana kaykılıyormuş gibi yürür, itinasız giyimiyle bir sokak çocuğunu andırırdı. Elinde sürekli gazeteyle dolaşır, birbirine geçmiş birkaç gazete içinde “ hürriyet “i en üstte taşırdı. Onu okumadığını, bir nevi kamufle aracı olarak kullandığını bilirdik; “bulvar” gazetesini saklamanın en kolay yolu buydu çünkü. Çok korkardık Şükrü’den. Şükrü Adem’i döverdi. Sadece dövse iyi... Adem de bir gün Şükrü’nün ona yaptıklarının karşılığı olarak onu dövmenin hayallerini kurardı. Ona yapacağı işkenceleri şimdiden planlıyordu. Öylesine sakin bir öfkeyle anlatırdı ki bu planları, belki de ben bu sakinliğinden korkardım. Adem, Şükrü’den bahseder bahsetmez bazen bir kuyruklu yıldız çizerdim yüzüne, bazen de yüzünde çilden yapılı bir “ş“ harfi arardım. Gözümü tekrar hareler içinde kalmış ve üzerinde saydam yalımlar gezinen evimize çevirir, annemin ruhunun o yalımlardan yukarı çıkıp çıkmadığını kontrol ederdim.

Ademlerin evi ile bizim ev arasında ancak bir insanın geçeceği, patikaya benzer bir yol vardı. Handiyse bitişik iki ev… Bir kez olsun kafamı hafif sağa çevirip onların evinin çatısında da saydam yalımlar var mı diye merak etmezdim. Benim derdim ev değildi zahir, içinde hayata aksak adımlarla tutunan annemdi.

Günün neredeyse her saatinde, kurulmuş, eski bir saat gibi "Yazar olacağım oğlum Adem" derdim. "Yazar olunca da bu –dedi’lere, -deyince’lere, bir çare bulacağım" DERDİM. Bulamadım. Zaten Adem de anlamazdı. O an kafasındaki kıvrım gözlerine iner de, tekrar yerine geçerdi sanki. Bana şaşkın şaşkın bakıp cevap vermezdi. Yüzündeki çillerle bilinmez bir hiyerografik düzen oluşturur "senden bir bok olmaz" manasına gelecek bir mesaj verirdi de, ben o an onları tekrar hizaya sokmak için bu sefer bir altıgen oluşturmaya çalışırdım, beceremezdim. Belki de sen ne yaparsan yap karşındakinin sana vereceği cevabı değiştiremeyeceğini o zaman anlamıştım da işime gelmemişti.

Babası dilenciydi Adem’in. Ama başka türlü bir dilenci. Ev ev dolaşırdı. Yol yol beklemezdi. Ev ev dolaşırken diğer dilencilerden ayrılırdı benim nazarımda; çünkü dilencilerin kuvvetli çoğunluğu açtığı avuçlarına düşen metalik paranın sesini beklerdi. Oysa ki Nurullah Dayı bu pasifliğe bir çare düşünmüş olacak ki, harekete geçmişti. Okulda Adem’e babasının mesleğini her soruşlarında "serbest" derdi. Farkında mıydı Adem bu cevabı doğruluğundan, yoksa babasından utandığı için mi böyle söylerdi, hiç sormadım. Fakat doğruluğu tartışılmaz bir gerçek varsa o da, Nurullah dayının "serbest" çalıştığıydı. Canı hangi mahalleye dadanmak istiyorsa, oraya dadanırdı. Bir nizamı yoktu mesleğinin, ve tam anlamıyla serbestti. Ama ben bunu da hiç umursamazdım. Adem’in tam peltek de diyemeyeceğimiz peltekliğine odaklanırdım. Çünkü hem S’leri hem de R’leri olduğundan başka, mutlak peltek olandan da başka bir yuvarlamayla çıkarırdı. "Yazar olacağım, oğlum Adem” derdim. Adem’in kendinden olmayan bakışları bir çakıla yönelir, sonra da o çakıllı elinde bir iki oyaladıktan sonra ihtiyatsızca savururdu. Bu tepkiyi de bir filmde mi görmüştü diye çok düşündüm. Çünkü ben okuduğum kitaplarda hiç böyle bir tepkiyle karşılaşmamıştım. Sinema oyuncularının farklı tepkileri edebiyatta yer bulamıyor muydu, ya da edebiyat sinemadan daha az tepkisel bir sanat mıydı, bilmiyordum. Adem’in çillerine sordum, onlar da bilmiyordu.

Şükrü derdi sonra : “ Şükrü dün otuzbir çekerken” derdi gözlerine parmak uçlarıyla dokunup devam eder, o an yüzünde bir “Ş” harfi arardım da, çilleri de tıpkı Adem’in özendiği artistler gibi ellerini yapmacık bir edayla başlarına koyup, Adem’inkine benzeş yapay hüzünler yaşardı. “otuzbir çekerken…”  Ben evimizin saydam yalımlarına bakmak için kafamı çevirirdim de, o an hiçbir şey göremezdim. Adem’in kıvrılmış ön saçlarına bakardım da, saçları dalgasız bir deniz, patiska çarşaflar gibi dümdüz olurdu. Sanki zaman dururdu. Annemin aksayan ayağı dışında her şey dururdu sanki. Zaman, sadece o kerpiç evin içindeki aksak anneme acımıyordu. Ben o an, Muzaffer İzgü’nün hikayelerinden birini hatırlamaya çalışırdım d,a bu hatırlamanın ortasında çaresiz kalır, tek kelime getiremezdim aklıma. Muzaffer Abi’nin kitaplarının arkasında gördüğüm kocaman bıyıklı resmini bile unuturdum. Ne yapacağımı bilemezdim o an. Adem’in düştüğü yeri anlardım fakat anlatmazdım. "Lan oğlum" deyip iç çekerdim. Adem’in zaten sulanmaya meyilli gözlerini görünce de kendimi şimdiki zamandan, belirsiz başka bir zamana atmak isterdim. Koşa koşa o patikaya girer, sırtımı bizim duvara yaslayıp, tüm gücümle Adem’lerin evini iterdim. Onlarla bizim evi ayıran o patikanın arasına geçip, tüm gücümle Ademlerin evini itip bizim evden ayırmak isterdim. Çok denedim. Ayaklarımın iki çelimsiz kemik yığınından ibaret olduğunu da o zaman anladım. Sonra orada yalnız başına bıraktığım Adem’in yanına dönüp "Her şey yoluna girecek Adem, hatta yüzündeki kızıl ışıltılar bile bir bakmışsın kuş olup uçmuş. Şükrü’yü de döveceksin. Hatta beraber döveceğiz. İstersen sen bütün planlarını bir kâğıda güzelcene yaz, ben sekmez bir dikkatle aynını uygulayacağım söz. Ha! Yok illa ben döveceğim dersen kabul. Ama yeter Adem, açık bir yara gibi gezmekten vazgeçelim artık. Zaten Şükrü çelimsiz, şimdi bile döveriz yok diyorsun, lan onun kendine hayrı yok ki” deyince,  Adem’in kişiliksiz yüzü, bir komedi dizisinde gördüğü sureti takınıp aptal aptal gülümserdi: "Nasıl döveceğiz ki o piçi, ikimizi de hacamat eder”  deyip eklerdi  "Zaten ben döveceğim, ama zamanı var. Neler edeceğim ona bir bilsen”. Ben de fırsattan istifade hemen yüzünde bir “Ş” harfi arardım.

Güneş sıcaklığını serin bir kızıllığa terk ederken, biz de gün boyu oturduğumuz tepeden ayrılırdık.  Ademler de tıpkı bizim gibi akşam yemeklerini balkonda yerdi. Biz nedenini asla bilmediğim sessiz bir kederle ekmeğimizi bölerken, yan balkondan bağırış çağırış hiç eksik olmazdı. Çatal kaşık sesleri de bu bağırışa ortak olur, bizim hiç bilmediğimiz bir lisanın anlaşılır ilk kelimelerini türetirdi. Annem sanki yan evle arasına görünmez bir cam çekmiş de, o camla soğurtmuştu sesleri. Hiç oralı olmazdı. Aile üyelerinin birbiriyle kavgaları, küfürleri, tekmeleri, yumrukları, o görünmez cama çarpıp geldikleri yere gidiyorlar da, bu hengâmeyi daha da artırıyorlardı sanki. Ben annemin duymadığı o sesler artınca bilenmiş, gözlerimi anneme diker, bütün hercümercin sorumlusunu annem bilirdim.

Yemekler yenince çaylarını içerlerdi. Biz çay içmezdik. Annem ışıkları kapatır, akşamın serinliğine bırakırdı kendini. Şehrin ışıklarını izleyip ağaçların hışırtısını dinlerdi. Ben yavaşça Ademler’in evinin önüne gidip Adem’e seslenirdim.  Evlerinin önüne gelir gelmez evlerindeki kesif koku burnumu sızlatırdı. Tıpkı Adem gibi kokardı evleri de. Ta o zaman anlamıştım, insan evi gibi kokardı.

Akşam olunca Adem’in karanlığı da artardı. Gözlerindeki ıslaklığın bir çavlan gibi akmasından korkardım. Adem’in evlerindeki tıpkı kokusu da akşam olunca artardı. Her “ öf” deyişinde bu kesif kokuyu daha fazla duyumsardım da, midesinin içinde evini taşıdığını düşünürdüm. Sanki evlerinin rutubetli, ekşi kokusu bir yol bulup Adem’in başkalarından işlenmiş siluetinden midesine inmişti. Adem’in yüzündeki çillere kadar işlemiş bu rutubet kokusunun içindeki çavlandan mı, yoksa Şükrü’nün kösnül hazlarından mı kaynaklandığını hiçbir zaman bilemedim. O kokuyla sarhoş olmuş, kendi belleğimin kapılarını aralamaya zorlarken Adem’in bir utanç gibi gezdirdiği cümleler akardı boynumdan. Adem, sönmeye meyilli göz yakan bir izmarit gibiydi. Ben onu söndürmeye çalışırken parmağımın yanmasından korkardım.

 “Çilli bir begonya” diyordum içimden . Adem duymuyordu. “Begonyalar“ diyordum, “Adem, begonyalar da rutubet kokar” yutkunurdu. Anlamazdı. “kokusunu yuttu” derdim, “evini kusacak”. O başkası gibi yutkunurken, ben başkalarınkine benzeş cümleler kurardım. Şehrin ışıkları yıldızları silerdi. Silmese de biz bir kez olsun dönüp bakmazdık. Evini küçültüp de içine almıştı Adem, yıldızları ne yapacaktık. Birbirimizin yüreğini hissetmeyecek kadar çocuktuk daha, bir kez olsun birbirimize sarılmamıştık. Oysa sarılmak, hatta burnumun dibinde çilli bir begonya göverene kadar da koklamak istiyordum.

 

 


etiketler: çilli begonya, avni kılıçgedik, öykü, deneme, kızıl saç, çil

Avni Kılıç

Avni KılıçYazar

1987 yılının ocak ayında Malatya'da dünyaya geldi. İnönü üniversitesi eğitim fakültesinden mezun oldu.  Çeşitli illerde öğretmenlik yaptı. Kitap okumayı hayatının meşguliyeti haline getirdi. Hala istanbulda bir devlet okulunda öğretmenlik yapmaktadır.

İlginizi çekebilir

Yorum Yap

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.

Gönder