Hüzünlü Kadın

Annemi Babam Öldürdü

Hikaye

12 Aralık 2018 20:22

 

130

Paylaş:

"Hiç içinize taş gibi ağır, su gibi bir sevgi oturdu mu? Oturmamışsa
Allah aşkına vazgeçin şu yazımı okumaktan." 
-Sait Faik ABASIYANIK

Defin işlemleri, taziye ziyaretleri derken iyice sıkılmıştım. Hazır hiç kimse yokken sahile inip hava almak birazda rahatlamak istemiştim. Beşiktaş Çarşıdan iskeleye doğru ilerledim. Sahil kenarına dörtlüleri yakıp park etmiş arabayı saymazsak ortalık bomboştu. Şehrin gürültüsünü, kalabalığını gece silip süpürmüştü. Annemin ölümünün üzerinden altı gün geçmişti. Hala ağlamamış olduğuma şaşırıyordum. Nasıl oluyordu da içimden hiç ağlamak isteği gelmiyordu? Yoksa hala inanmıyor muydum annemin ölümüne?  Belirsiz bir boşluk birikmişti içime. Ne tam ölmüştü annem ne tam yaşıyordu. Boşluğu kapsayan farklı bir karanlıkta duruyordu sanki. Annemi o kapsayıcı karanlıktan çıkarmaya gücümün yetmediğini de biliyordum. İskeleye varınca kemiklerime kadar işleyen bir rüzgar beni delip geçti. İskele yakınlarındaki caddeye park etmiş aracın flaşörleri gözümde patladı. Hemen ardından benden kurtulan bu ışık boğazda haylaz haylaz gezen bir şilebin kara lombozlarını aydınlattı.   Bir bank bulup oturdum. Denizin ortasında bir mavna tembel tembel süzülüyordu. Bir martının çığlığı kulağımda patladı ardından süzülüp uzaklara gitti. Üzerime evden çıkarken aldığım yağmurluğun önünü çekip düşünmeye başlayacaktım ki yanıma oturan ben yaşlarındaki adamı görünce irkildim. Sigara ya da para isteyip gideceğini düşünmüştüm ama hiçbir şey söylemeden öylece ufku seyrediyor ufku seyreden alnında yıldızların parıltıları beliriyordu. Cebimden paketi çıkartıp ilkten ona uzattım. Dişlerinden çıkardığı bir “nıç” sesiyle geri çevirdi.  Ben paketten bir tane çekip yaktım. Mavna gitmiş şilep ise hala tembelliğini sürdürüyordu. Denizin üstündeki siyah boşluğa diktim gözümü. Annemi düşündüm.  Doğulu yüzünü, yanaklarının kurak topraklar gibi çatlayışını, küçük gözlerini, sivri çenesini, sigaradan sararan sarı dişlerini, incecik çıtkırıldım sesini. En çok sesini… Kulağıma ben uyurken fısıldayışlarını düşündüm. Ama hala içimden bir ağlamak isteği uyanmamıştı. Sanki birazdan beni arayacak “Oğlum neredesin eve gel diyecekti”

  “Annemi, babam öldürdü.” Sesini duyunca irkildim. Tam o saniye bir martının çığlığı da bu sesi duymuşçasına çığırdı. Ben yönümü yan tarafıma çevirince martı kanat çırpınışlarını hızlandırıp karanlıkta yok oldu.

“Öyle karşısına geçip, alnına silah dayayarak değil.”  Yanımdaki esrarengiz adam konuşmaya başlamıştı. Cebinden bir sigara çekti. Yaktı. Martının çığlığının bıraktığı yankıya üfleyip devam etti.

“Babam, annemin gırtlağına bıçak da dayamadı. Eline hiç kan bulaşmadı babamın. Elinin ayasıyla yüzünde biriken kanları silmedi. Bir uyku anında ani bir öfkeyle uyanıp, yüzünü dayadığı yastığı, annemim gül yüzüne hırsla, azimle, gayretle de bastırmadı. Annemim artık çırpınmayan bedenini görene kadar bu azmi devam da ettirmedi. Dünyanın en sorunsuz cinayetini işledi. Hatta belki ilk kez bir katil bir maktulden haberdar bile değildi.”

Sigarasından bir yudum daha alıp izmaritini yere attı.  Kafasına geçirdiği bereyi naif bir dokunuşla çekip çıkardı. Elinde iki kat yapıp dizlerinin üzerine bıraktı. Yönünü bana çevirince karanlığın bile örtemediği yeşil gözlerinin içine hüzün yağmurlarının oturduğunu gördüm. Delice bir rüzgar önce onu sonra beni yarıp geçti.

“Ne güzel kadındı annem. Düz ince saçlarını bir ’’öf’’ çekerek dalgalandırır, belli belirsiz ensesinde topladıktan sonra omuzlarına akıtırdı. Düz kesilmiş kâküllerinden yayılan ipil ipil ışık yeşil gözlerini elaya çalardı.“

“Hepimizden güzeldi annem, hatta evimizin o zamanki tek neşesi, peltek peltek konuşup, lop lop yürüyen kardeşim Aslıhan’ın uyku kokan koynundan, süt kokan boynundan bile güzeldi. Pembe dudaklarının bitimiyle başlayan yanağındaki çukurluklardan yalnızca yüzünü bize çevirince güller açardı. O gül-ü zardan yayılan hoş rayihayı yalnızca bize sunardı. Annemin bungun ve bekleyişli hayatındaki tek sevinç kaynağı ben ve Aslıhan’dı. O soğuk gecekonduyu ısıtmak için şafaktan çıkar, şehrin gürültüsüne karışır, o gürültüde ömür tüketen insanların evlerine girip-çıkarken pislettiği merdivenleri temizlerdi. Öğleden sonra yorgun argın dönerdi eve. Ben gelişini salon penceremizi süsleyen asmanın kıpırtılarından anlardım. O kıpırtıyı görür görmez içime annemin ellerinden yayılan arap sabunu kokusu düşerdi. Annem bizi görür görmez gözlerini açar dudağının kıyılarını gevşetirdi.”

Öksürerek boğazımı temizledim. Ben bir türlü baş edemediğim bilindik merakıma yenilip sordum:

“E o zaman nasıl ödü anneniniz?“

Benim varlığımdan haberdar değildi sanki. Şilep de merak etmiş olacak ki kesik bir korna sesi çıkardı. Martılardan hala ses çıkmıyordu, ince bir bekleyiş içindelerdi sanki. Bir müddet sustu. O da boğazını bir öksürükle temizleyip devam etti.

“Gün boyu Aslıhan’la bir o yana bir bu yana koşturur, yorulur, bir köşede uyuyakalırdık. Annemin üzerime örttüğü örtüyü üzerimden çekip” hadi küçük bey yatağa” sesini duyar duymaz gözlerimi daha fazla sıkar, kirpiklerimin benden menkul kıpırtılarına engel olmazdım. Bu kıpırtıların uyanıklığımı ele vermesinden çok korkardım. Ardından annem dayanamaz bir elini boynuma diğer elini de mabadıma dolayıp beni soğuk yatağa Aslıhan’ı da hemen yanıma yatırırdı. Ben soğuk yatağa uzanır uzanmaz gözlerimden birini açar salon penceremize dokunan asmada belirecek bir kıpırtı arardım. Eni sonu o kıpırtıyı görür daha sonra uyurdum. Meğer annem de ararmış o kıpırtıyı bu yüzden beklermiş. Bu yüzden uyumazmış. Kış geceleri, evimizin ortasına kurulu sobadan çıkan çıt çıt sesleri ile örgüsünün şişlerinden çıkan çıt çıt sesleri birbirine karışırken ha bire yokladığı saate bakarken almış ilk darbeyi. Salon penceremize dokunan asmanın, çıplak dallarında bir ayak basımıyla beliren kıpırtıyı beklerken, çürümüş gitmiş bedeni.”

Ayağıyla demin söndürdüğü izmaritin artık pörsümüş kalıntısına iskarpininin ucuyla defalarca bastı. Önümüzde duran çöpçü izmariti elindeki süpürgeyle küreğine attı. Ben bir süre çöpçünün arkasından boş gözlerle baktım. O anlatmaya devam etti.

“Ne bilirdim ki, babamın gür bıyıklarından dalga dalga yayılan gülüşlerin bu ölümü hazırladığını. Eve, Gözlerinin içinde balkıyan ay ışığıyla, dilinde eskitemediği ıslığıyla, ayakkabılarını birbirine sürte sürte bir neşeyle girerdi babam. Ben anlamazdım. Meğer gözlerinin içinde başlayıp, göz kırışıklarında balkıyan gülücükleri, ağzına doladığı neşeli türkülermiş bıçağı. Sabaha kadar uyumadan dönüp durduğu somyanın gıcırdayan paslı demirleri annemin yüreğine saplanan keskin hançerlermiş.“

Sabah ezanından önce kalkıp, köpüklediği suratında kaydırdığı jilet babamın esmer, kavruk tenini parlatırken, annemin bileklerinden kanlar akıtırmış.

Babam, daha çayından bir yudum almadan, limonla yatırdığı kırçıl saçlarına, sert dokunuşlar vurup, yana kaydırmaya çalışırken indirmiş ilk yumruğu annemin tepesine, ama en büyük darbesi, ne altına çektiği gri takım elbise, ne de mahalle pazarından aldığı caldion marka parfümmüş. Hatta esas darbe, babamın gri ceketinin içinde saklı duran, ince gülüşlü bu gülüşü tamamlayan sarı saçlı ve bu saçların aktığı payetli siyah gece elbiseli fotoğrafı, o fotoğrafın ardına yazılan ‘’sana dokununca dünyalar benim oluyor İsmet’’yazısı da değilmiş.     

Annemi asıl öldüren, o günlerden bir gün, babamın bir sevinç topu halinde evden çıkması, bir daha hiç dönmemesiymiş. Ardında bıraktığı belirsiz boşlukmuş annemi boğazlayan.

Yıllar, bir hüzün yumağı olup annemi içine almış.Evin içinde sadakatsiz bir jilet tıkırtısının ,ucuz bir parfüm kokusunun kalıntılarını, arayıp durmuş.Somyaların tekil gıcırtısı artık dayanamayıp annemin gırtlağına dayanana kadar da bıkmadan usanmadan beklemiş, dilinin fısıltısı susmuş.

İpileyen dalga dalga saçlarını siyah dolamalarla örtmüş yıllarca. Gözlerinin elalığı siyaha kaymış. Bir dua bitimi gibi ellerini yüzüne dayayıp, saatlerce durmuş. Ne evimizin salonuna dokunan asma, ne ben, ne de Aslıhan engel olamamış annemin ölümüne. Gözümüzün önünde ölüp gitmiş.”

Sarsılmıştım. Bu kez benim gözlerime hüzün yağmurları oturmuştu. Ne yapacağımı bilemedim. “Annem öldü” diyordum duyulur duyulmaz bir sesle. İçimdeki çığlıkları başımda dönüp duran martının kanadına bağlamak oradan da gökyüzüne uçurmak istedim. Oturduğum banktan kalktım. Çöpçünün süpürdüğü sahil boyunca koşmaya başladım. Nefesim kesilene kadar koştum. Kabataş iskelesine gelince durdum. Titreyen ellerimle telefona sarıldım. Defalarca çaldı. Açan olmadı. Tekrar aradım. Burnumda aşağı sarkan salyaları hırsla geri çektiğim bir an telefonun diğer ucunda ki uykulu, şaşkın sesi duyunca sordum:

“Baba, annemi neden öldürdün?”


👇 DAHA FAZLASI İÇİN BİZİ TAKİP EDİN, KATKI SAĞLAYIN!

etiketler: ÖYKÜ, ANNE, RESİM, BEŞİKTAŞ, İSKELE, ÖLÜM, MARTI

Avni Kılıç
Avni KılıçYazar

1987 yılının ocak ayında Malatya'da dünyaya geldi. İnönü üniversitesi eğitim fakültesinden mezun oldu.  Çeşitli illerde öğretmenlik yaptı. Kitap okumayı hayatının meşguliyeti haline getirdi. Hala istanbulda bir devlet okulunda öğretmenlik yapmaktadır.

Yorum Yap

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.

ya da üye olmadan yorum yap
Gönder

İlginizi çekebilir