Josephine Wall'un The Spirit of Flight adlı eseri

Anlamsız Bir İç Konuşma

Biz Yaptık Oldu

06 Ağustos 2018 15:08


"Düşündükçe var olduğumu sanmıştım, yanılmışım. Düşündükçe tüketiyorum, tükettikçe tükeniyorum. Olabilecek her şeyin hayalini kafamda kurup tek bir hevesle yok ediyorum sonra. Gerçekliğe hak tanımıyorum, benden ve benliğimden, aklımın sınırlarından bağımsız bir şekilde var olmasına izin vermiyorum. Olduğunda ise, inkara başvurup aksini kanıtlama cüretine girişiyorum, bıkmadan… Sanırım “Kaderimin efendisi benim/ Ruhumun kaptanı benim.” dizelerini çok ciddiye almışım ben. Freud olsa buna histeri derdi. Der tabi. “Peki ötenazi istediğinde hangi düşünceler içindeydin Freud'cum?” diye sorarım ben de. Neyse.

Sonunda gerçeklik ağır basıyor. Ve tüm benliğime bir yorgunluk çöküyor. Ve her seferinde bu yorgunlukla baş edebilmek için kendi kaleme çekiliyorum. Kararlar alıyorum. Kendime tavsiyeler veriyorum. Hep aynısı, sanırım periyodik olarak hatırlatılması gereken şey:

“Gerçekliğin acımasız güçlü varoluşuna, sınırlı bireysel varoluşunla meydan okuyamayacağını, okusan da işe yarayamayacağını öğrenmelisin.”

Nedir beni hayalperestlik ve idealizmin arasındaki ince çizginin varlığına tahammül etmek zorunda bırakan şey?

Sonra ‘kelime’yi suçluyorum. “İlk önce düşünce mi vardı yoksa kelime mi?” sorusuna cevap veren hiçbir fikre inandıramıyorum kendimi. Kelimelerle düşünüyorum, kelimelerden bağımsız bir şekilde düşünemediğimi düşündükçe kelimeleri suçluyorum, kelimeler suçu düşüncelere atıyor, düşünceler yarım yamalak, kelime haline gelmeden aklımdan geçip gidiyorlar, bu karmaşa arasında ruhum yoruluyor. Hayır ruhum acıkıyor; Hemen bir çalma listesi. Sonra birden Camus geliyor aklıma, bir fincan kahve alayım…

Şu zamana kadar karşılaştığım tüm insanlar ve okuduğum tüm kitapların bir ürünü olmam, beni ben olmaktan alıkoymadı mı? Sonra duramıyorum, koşuyorum… Bedenim koşuyor, zihnim de koşuyor. Ama ne kadar koşarsam koşayım bu ikilikten kaçamıyorum. Okuldayken ne diyorduk buna: binary oppositions.

Bir müddet sonra koşmanın bedenimde yarattığı kimyasal reaksiyondan dolayı olacak ki -yine gerçeklik kazandı iyi mi- zihnimdeki bütün kelimeler kayboluyor. Ben de kayboluyorum.Sonunda dizlerimin bağı kendiliğinden çözülüyor ama aklımın bağını çözemiyorum. Birden bir güvercin yaklaşıyor yanıma — gerçekliğin şirin minik ürünü. Yiyecek bir şeyler istiyor tatlı bir ürkeklikle. Ahh nasıl muhteşem bir hafiflik olmalı ihtiyaç duyduğun tek şeyin bu olması.

Biz ise bu ihtiyaç üzerinden başka ihtiyaçlar yaratıyoruz kendimize. Sonra Doktor Frankeinstein gibi kendi yarattığımız şeyle baş edemeyip, yaşam tarzı felsefelerine başvuruyoruz; Minimalizm falan filan… Bazılarımız bunu bile yapmıyor; varoluşsal sancılara dayanamayıp pes ediyor. Bu yüzden midir ki sessiz filmleri bu kadar çok seviyorum? Kelime yok. Dert yok. Peki nasıl oluyor da gerçekten sahip olduğum tek şeyin kelimeler olduğu gerçeğiyle avutuyorum kendimi?

"…gerçekten gerçeğiyle" mi? Peki.

Ne demişti adamın biri: Bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler…"

Biz sadece dinleyelim:


etiketler: Anlamsız bir iç konuşma, iç konuşma, monolog, idealizm, Freud

Eda

EdaYazar

Gerçek hayatın bir arka plan müziği olması gerektiğini düşünen, "neden" ve "nasıl" soruları arasında sıkışmış, bireyci bir kitap kurdu. Aynı zamanda sanattan büyük haz alan bir filolog.

İlginizi çekebilir

Yorum Yap

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.

Gönder